21.1.26

Mütalaa Ders notları 61: Musibet-i âmme, ekseriyetin hatasından terettüb eder.

 

Musibet-i âmme, ekseriyetin hatasından terettüb eder. Musibet; cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddimesidir….

 

Hayat fizyolojik ve psikolojik kanunlarla planlanıp idare edilen keyfiyete sahiptir.

Her şey sebep ve sonuç ilişkisinde hareket eder.

 

Üstadın bu ifadesinde musibet-i amme denilen “Umûmî musîbet, genel olan, herkesi etkileyen belâ, âfet..” anlamına gelen bir kavram ve hadisenin doğuşu ile ilgili sebep ciheti ele alınmış.

 

Ve Musibet-i âmme’nin meydana gelişini zorunlu kılan kaderi bir çekim yasasını “ terettüb “ kelimesi içindeki mana ile zikrederek cümleyi tamamlamış.

 

Terettüb : Gerekmek. Lâzım gelmek. Netice olarak çıkmak. Zuhura gelmek. Muayen (kesinleşmiş) sebeblerin, muayyen (kesin) ve mukannen ( kanunlaşmış, şaşmaz, muntazam olarak ) tertip edilmiş, olan neticeler vermesi anlamına gelen ve her tavrın, niyet ve faaliyetin sonucunu kader planında takdir edilmiş karşılığı ile ortaya çıkartan gereklilik demektir.

 

Bu cümle de özetle : Umumi bir belanın  ortaya çıkış sebebinin ekseriyetin (çoğunluğun) hatasın bir sonucu olarak söylemiş.

 

Umumi musibetler toplumun genelinin katılımı ile ortaya çıkan bir hatanın iyi şeylerin önüne geçmesi, hayrı ve güzelli baskılaması , istila eğilimi yayılarak geniş alanları tehdit etmesi, geleceği etkileyecek tahrip oluşturacak olmasıyla birlikte genel olarak ortaya çıkan taşkınlığın dengelenmesi için sebep olanları ,etkilenenleri ve “ Bir bela, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zâlimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar." (Enfâl, 8/25)” buyrulduğu gibi   ilgisi olmayanları da içine alarak zuhur eder. (Haşiye)

 

"Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücahededir. İmtihan ve teklif iktiza ederler ki, hakikatlar perdeli kalıp, tâ müsabaka ve mücahede ile Ebubekirler a'lâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebucehiller esfel-i safilîne girsinler. Eğer masumlar böyle musibetlerde sağlam kalsaydılar, Ebucehiller aynen Ebu Bekirler gibi teslim olup, mücahede ile manevî terakki kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif bozulacaktı."…….. Sözler, On Dördüncü Söz'ün Zeyli. ( bu haşiye konusunu başka bir zaman ayrıca mütalaa edebilirsiniz ,kendi başına  çok ehemiyetli bir konu)

 

Risale-i Nurda Musibet-i Amme ye ait çokça meselenin değerlendirildiği konu var. Onlardan birkaçını buraya ekleyelim İnşâallah…

 

1-      Üçüncü sual: Bazı eşhâsın (şahısların) hatasından gelen bu Musibet bir derece memlekette umumî şekle girmesinin sebebi nedir?

 

Elcevap: Umumî Musibet, ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın (insanların çoğunun) o zalim eşhâsın (şahısların) harekâtına fiilen veya iltizamen (taraf olarak) veya iltihaken (katılarak) taraftar olmasıyla mânen iştirak eder, Musibet-i âmmeye (umumi musibet) sebebiyet verir….Sözler

Aşağıda paylaşılacak olan Sünûhât nam eserden alıntıladığımız konu, bahsimiz olan cümlenin sebep ve sonuç ilişkisini ve akabinde bu terettübe “kefaretle” terettüb  edecek (Musibet; cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddimesidir)  olan mükafat sadedini gayet harika izah eder…

 

2-      1335 senesi Eylül’ünde, dehrin (asrın) hadisatının verdiği yeisle (ümitsizlikle), şiddetle muztarip idim (ızdırap içindeydim). Şu kesif zulmet (karanlık-zulüm) içinde bir nur arıyordum. Mânen rüya olan yakazada (uyku ile uyanıklık arası bir hal) bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya-yı sâdıkada (peygamberimizin de olduğu bir rüyada) bir ziya (ışık) gördüm. Tafsilâtı (ayrıntıları) terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim.

 

Şöyle ki:

 

Bir Cuma gecesinde nevm (uyku) ile âlem-i misale (her şeyin görüntüsünün alındığı âleme) girdim. Biri geldi, dedi: “Mukadderat-ı İslâm (islamın geleceği) için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor.”

 

Gittim, gördüm ki, münevver (nurlu), emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden (geçmiş âlimlerden) ve a’sârın (asırların) meb’uslarından her asrın meb’usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip(utanıp) kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki:”Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et.”


Ayakta durup dedim: “Sorun, cevap vereyim.”

 

Biri dedi: “Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak; galibiyette ne olurdu?” (Birinci Dünya Savaşı için soruluyor)


Dedim: “Musibet şerr-i mahz (
hakiki şer) olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar.

 

Eskiden beri i’lâ-yı kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm (İslam’ın geleceğinin devamı için) için, farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücut olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle (gelecekteki saadetiyle) telâfi edilecektir.

 

Zira, şu Musibet, maye-i hayatımız (hayat kaynağımız) ve âb-ı hayatımız (hayat suyumuz) olan uhuvvet-i İslâmiyenin (İslam kardeşliğinin) inkişaf ve ihtizazını (ortaya çıkmasını) hârikulâde tacil (acele) etti.

 

Biz incinirken âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki-üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz bu mağlûbiyetle bir saadet-i âcile-i muvakkate (geçici saadeti) kaybettik. Fakat bir saadeti âcile-i müstemirre (gelecekte kararlı bir saadet) bizi bekliyor.

 

Birden o meclisten tasdik emareleri tezahür etti.


Dediler: “Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!”

Tekrar biri sordu: “Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir (başlangıcıdır). Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti? Musibet -i âmme (umumi musibet) ekseriyetin hatâsına terettüp eder (bakar). Hazırda mükâfatınız nedir?”

 

Dedim: “Mukaddemesi (başlaması) üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki (İslam’ın şartlarındaki) ihmalimizdir: salât, savm, zekât.

 

“Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nevi namaz kıldırdı.

 

Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu.

 

Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim(birikmiş) zekâtı aldı. El cezâu mincinsi’l-ameli (ceza amelin cinsindendir)

 

“Mükâfat-ı hâzıramız (hazır mükafatımız) ise: Fâsık, günahkâr bir milletten, humsu (üçte biri) olan dört milyonu velâyet (şehitlik-velilik) derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek (toplu) hatâdan neşet eden (çıkan) müşterek Musîbet, mâzi (geçmiş) günahını sildi….. Sünûhât

 

Aşağıda verilecek 3 ve 4’ncü  Örnekte musibetin meydana gelmesine neden olan başka misaller nazara verilece....

 

3-      “Mânevî bir ihtarla bir iki ince meseleyi size yazıyorum.

Geçen Ramazan-ı Şerifte, Ehl-i Sünnetin selâmet ve necatı 
(kurtuluşu) için edilen pek çok duaların şimdilik âşikâre kabulleri görünmemesine hususî iki sebep ihtar edildi.

 

Birincisi: Bu asrın acip bir hassasıdır (husisiyetidir). Bu asırdaki ehl-i İslâmın fevkalâde safderunluğu (saflığı) ve dehşetli cânileri de âlicenâbâne (alçakgönülle) affetmesi; ve bir tek haseneyi (iyiliği), binler seyyiatı (günahı) işleyen ve binler mânevî ve maddî hukuk-u ibâdı (kulların hakkını) mahveden adamdan görse, ona bir nevi taraftar çıkmasıdır. Bu suretle, ekall-i kalîl (azın da azı) olan ehl-i dalâlet ve tuğyan (zalim ve kafirler), safdil taraftarla ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatâsına terettüp eden Musibet -i âmmenin devamına ve idamesine, belki teşdidine (şiddetlenmesine) kader-i İlâhiyeye fetva verirler; “Biz buna müstehakız” derler.

 

Evet, elması bildiği (âhiret ve iman gibi) halde, yalnız zaruret-i kat’iye suretinde şişeyi (dünya ve mal gibi) ona tercih etmek ruhsat-ı şer’iye var. Yoksa, küçük bir ihtiyaçla veya hevesle veya tamâh ve hafif bir korkuyla tercih edilse, eblehâne bir cehalet ve hasârettir, tokata müstehak eder… Kastamonu Lâhikası

 

4-      Sual: Üstadım, yağmur duası ve namazın neticesi görünmedi, faidesiz kaldı; iki-üç defa bulut toplandı, yağmur vermeden dağıldı. Neden?

 

Nimet ve rahmet-i İlahiyenin fiatı, şükürdür. Biz, şükrü hakkıyla vermedik. Evet rahmetin fiatını şükürle vermediğimiz gibi; zulmümüzle, isyanımızla gazabı celbediyoruz. Şimdi zemin yüzünde ZULÜM ve TAHRİBAT, KÜFÜR ve İSYAN ile nev'-i beşer, tam tokada kendini müstehak etti ve dehşetli tokatlar yedi. Elbette bir parça HİSSEMİZ de olacak………. Emirdağ Lâhikası

 

Evet, anlaşılacağı üzere sistemin işleyişi üzere insanların yaşam tarzları, niyetleri, fiilleri, taraftarlıkları gibi durumların kaderde hem bireysel hem de toplumsal karşılıkları var.

 

Kanunlar şeklinde tanzim edilmiş bu kurallar hayatı kuşatarak tüm varlık alanını içine alarak, hayata bir hareketlilik ve işlevsellik veriyor.

 

Sıkıntılı süreçler olmasına rağmen kefaret ,mükafat ,yenilenme ,yeniden başlama gibi istek ve iradeyi tetikleyen kazanımları da içinde barındırabiliyor.

 

Yine de burada asl olan güzel şeylerin terettübünü mümkün kılacak ön hazırlıkların olmasıdır.

Yine öneli olan bir başka husus musibetlerin gelmesi  önleyici tedbirlerin ön görülmesi ile manevi bir tertip alınma irade ve çalışmasını sahaya sürmektir.

 

Örneğin Lemalar’da geçen şekliyle ele alırsak:………. Hadis-i şerifte vârit olmuştur ki, 'Bazen bela nazil oluyor; gelirken karşısına sadaka çıkar, geri çevirir.' Şu hâdisin sırrı gösteriyor ki, mukadderat, bazı şerâitle vukua gelirken geri kalır………..

 

Yine mesleğimiz penceresinden hizmetler ve okumalara terettüp eden açıdan  bakarsak:

“Evet, Risâle-i Nûr, sefine-i Nuh gibi Anadolu’yu Cebel-i Cûdî hükmüne getirip, küre-i arzın yangınından ve tokatından kurtulmasına bir sebeptir. Çünkü, zaaf-ı imandan (iman zaafından) gelen tuğyan (bozgunculuk), ekseri Musibet-i âmmeyi celb ettiği gibi (çoğunlukla umumi musibeti çektiği gibi), imanı fevkalâde kuvvetlendiren Risale-i Nur, o Musibet-i âmmeyi dairesinin haricine bırakmaya rahmet-i İlâhiye tarafından vesile oldu………… Kastamonu Lâhikası

 

Hülasa ,  madem böyle bir gerçeklik var. Ve madem bu kanun her daim caridir. O zaman her birimiz hem kendi hayatımızı hem toplumsal hayatımızın sağlıklı devam edebilmesi noktasında hayırlı işler yapmak   için gayretli olmalıyız.

 

Cenab-ı hakkın ihsanını ,rahmetini ,merhameti celp edecek güzel ahlaklar,külli niyetlerle edilen dualarla ,genel ve özel ibadetlerle, maddi ve manevi sadakalara ekserin bozduğu manevi havaya keyfiyetli mukabellerde bulunmalıyız..ki, musibet-i ammenin yaş kuru ayırt etmeden gelen tokadından kendimizi, ailemizi ve halkımızı sakındıracak bir vaziyet almış olalım…

Rabbimiz hususi ve umumi her türlü semavi, arzi, maddi ve manevi musibetlerden muhafaza eylesin…… Hazreti Musa’nın (A.S) kavmi ile arasında geçen bir hadise de …. Şimdi içimizden birtakım beyinsizlerin işledikleri günah sebebiyle bizi helâk mı edeceksin? Bu, sırf senin bir imtihanındır. Onunla dilediğin kimseyi saptırırsın, dilediğini de doğruya iletirsin. Sen, bizim velimizsin. Artık bizi bağışla ve bize acı. Sen, bağışlayanların en hayırlısısın” ( A’râf Suresi 155 ) …………dediği gibi bizde deriz..

 

Yâ Rabbi, içimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helâk etme….. Sen, bizim velimizsin. Artık bizi bağışla ve bize acı. Sen, bağışlayanların en hayırlısısın………..

 

“Fallahu hayrun hafizan ve hüve erhamurrahimin” (Yusuf suresi, 64)  ………….Velhamdulillâhi rabbi-l'âlemîn………….

 

..

.

Mütalaa Ders notları 60: İMAM HÂKİM’İN MÜSTEDREK’İNİN ASHAB-I KÜTÜB-Ü SİTTE’DEN olduğu belirtilmiştir. Oysa, MÜSTEDREK KÜTÜB-İ SİTTE’DEN değildir.

“Her yüz senede Cenâb-ı Hak bir müceddid-i din gönderiyor” Hasisinin sıhhati   hakkında ...

Bu tür konuları dolaylı araştırmak ve doğrulamak için İnternet yeterli kaynak sunmamaktadır. ( risale siteleri dâhil)

Bunun birlikte bazı meselelerde ihtilaf oluştuğundan görüşler karışmaktadır.

Böyle durumlarda yapılan araştırmalar ve kaynak araştırmaları kendine has teknikler gerektirir ki sahih habere ulaşılsın. ( bununla birlikte internet her konuya kaynak oluşturamaz. Binlerce yıllık bir birikim söz konusudur) Duyduğumuz ve karşımıza gelen her bir konuya temkinli yaklaşmalı belki de birileri bir şey karıştırıyor diye bakmalıyız.

Meselâ bu konuda münekkitler , NUR TALEBELERİNİN HADİS BİLGİSİ İŞTE BU KADAR DEMİŞLER. vs.

Şimdi konuyu taharri ederken nasıl etmeliyiz bunu örnekleyerek ,soruya da cevabımızı verelim İnşâallah.

Barla lahikasında şamlı Hafız Tevfik Ağabeyin mektubu içinde geçen:

Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den  İmam-ı Hâkim 'Müstedrek'inde ve Ebu Dâvud 'Kitab-ı Sünen'inde, Beyhakî 'Şuab-ı İman'da tahriç buyurdukları: (...)

Burada öneli bir kelime var. Bu kelime TAHRİÇ kelimesidir. Hadis ilminde kullanılan bu yöntem hakkında bilgi aktaracağız ki, özellikle – aşağıda açıklanacak olan - MÜSTEDREK çalışmalarını ne olduğunu anlamaya yardım edecektir.

TAHRİÇ : Sözlükte “çıkmak” anlamındaki hurûc kökünden türeyen ve “çıkarmak, hüküm elde etmek” mânasına gelen tahrîc kelimesi hadis ilminde üç anlamda kullanılır.

1. Bir hadisi isnadıyla birlikte bir kitaba alıp nakletmek. Bu anlam, daha çok ilk dönem müelliflerinin derledikleri hadislerden kitap oluşturma faaliyetlerini ifade eder.

2. Belirli kitaplardan seçilen hadislerle yeni bir kitap meydana getirmek.

3. Bir eserde Hz. Peygamber’e veya sonraki iki nesle isnad edilen rivayetlerin temel kaynaklardaki yerlerini göstermek, bunların isnad ve sıhhat açısından durumuna işaret etmek.

İfadeyi baştan alıyoruz:

*Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den  İmam-ı Hâkim 'Müstedrek'inde ve Ebu Dâvud 'Kitab-ı Sünen'inde, Beyhakî 'Şuab-ı İman'da tahriç buyurdukları* : (...)

“ *Her yüz senede Cenâb-ı Hak bir müceddid-i din gönderiyor*  ” hadisi şerif hakkında  şöyle bir iddia oluşturulmuş :

İddia:

Şamlı Hâfız Tevfik’in mektubu, Said Nursî tarafından Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî’ye alınmıştır.

Bu mektupta *İMAM HÂKİM’İN MÜSTEDREK’İNİN ASHAB-I KÜTÜB-Ü SİTTE’DEN*  olduğu belirtilmiştir. Oysa, *MÜSTEDREK KÜTÜB-İ SİTTE’DEN*  değildir.

Hâkim’in Müstedrek’ini hiçbir hadisçi altı kitaptan saymamıştır. Said Nursî ve şakirtlerinin hadis ilimlerinde ne kadar ehliyetli oldukları görülmektedir...

Bu iddiaya ise hissiyata :

Bediüzzaman’ın bir talebesinin bir sehiv eseri olması kuvvetle muhtemel olan “el-Hâkim”in kitabını Kütüb-ü Sitte’den addetmesi meselesini; bir yandan büyük bir ilmî mesele imiş gibi velveleye vermek, diğer yandan bu hatanın talebesine ait olduğunu bildiği hâlde onu Bediüzzaman Hazretlerine de mal etmeye çalışmak, hatta bile bile ona iftira etmek, gerçekten izah edilmesi güç bir psikolojik saplantıdır….. böyle  cevap verilmiştir:

Oysa Hafız Tevfik’in (R.H) kurduğu cümle yapısıyla iddia cümlesi aynı anlamı içermemektedir.

Hafız Tevfik  ( R.H ) ;   Kütüb-ü sitte ashabı olarak bilinen , meşhur altı sahih hadis kitabı olan Sahih-i Buhâri, Sahih-i Müslim, İbn-i Mâce, Ebu Davud, Tırmizi ve Neseî'nin yazarlarının eserlerinden derlenen  Kütüb-ü  Sitte eserinden 1  ( *DEN VE DAN ŞARTK EKLERİNDEN SONRA VİRGÜL KULLANILMADIĞINDAN BU KELİMEYİ ÖNÜNDEKİ KELİMEYLE BAĞLI OLARAK ANLAMAK- KASIT YOKSA-  YANLIŞ BİR YAKLAŞIMDIR*)  İmam-ı Hâkim 'Müstedrek'inde 2, Ebu Dâvud 'Kitab-ı Sünen'inde 3, Beyhakî 'Şuab-ı İman'da 4, tahriç buyurdukları… şeklinde SAHİH OLDU SENETLERLE TESBİT EDİLMİŞ söz konusu Hadis-i Şerifi beyan etmiştir.

*YANİ İMAM-I HÂKİM MÜSTEDREKİ KÜTÜB-Ü SİTTE İÇİNDEDİR DENİLMEMİŞ, AKTARILMAK İSTENEN MANAYA YÖNELİK İMLA KAİDESİ İÇİNDE CÜMLE KURULUMU YAPILMIŞTIR.*

Bununla birlikte MÜSTEDREK nedir buna da bakılması önemlidir.

MÜSTEDREK hadis literatüründe : “bir şeyin devamını yapmak, ona zeyil yazmak, tetimme meydana getirmek” anlamına gelmektedir.

Örnek olarak Müstedrek Türü Çalışmalar.

1. el-Müstedrek ʿale’ṣ-Ṣaḥîḥayn. Bu türün en meşhur çalışması olan eserde Hâkim en-Nîsâbûrî, Ṣaḥîḥayn’da yer almamakla birlikte ikisinin ya da ikisinden birinin şartlarına uyan sahih hadisleri toplamaya çalışmıştır. (I-IV, Haydarâbâd 1334-1342; nşr. Mustafa Abdülkādir Atâ, I-IV, Beyrut 1411/1990).

2. el-İlzâmât ʿale’ṣ-Ṣaḥîḥayn (ʿalâ Ṣaḥîḥayi’l-Buḫârî ve Müslim). Dârekutnî, Buhârî ve Müslim’in şartlarına uyduğu halde Ṣaḥîḥayn’da yer almayan yetmiş hadisi bu çalışmasında bir araya getirmiştir.

3. Kitâbü’t-Tetebbuʿ. Dârekutnî, bu cüzünde Ṣaḥîḥayn’da illetli olduğunu iddia ettiği 218 hadisi ele almıştır. Irâkī de el-Müstedrek ʿalâ Müstedreki’d-Dâreḳuṭnî adlı bir çalışma yapmış (Kettânî, s. 16) ve bu risâle el-İlzâmât ile birlikte yayımlanmıştır.

4. el-Müstedrek ʿalâ Ṣaḥîḥi’l-Buḫârî ve Müslim (el-Müstedrekü’l-müstaḫrec ʿale’l-İlzâmât). Ebû Zer el-Herevî, Dârekutnî’nin İlzâmât’ındaki yetmiş hadisi kendi senedleriyle tahriç etmiştir.

5. el-Eḥâdîs̱ü’l-muḫtâra mimmâ lem yuḫrichü’l-Buḫârî ve Müslim fî Ṣaḥîḥayhimâ (el-Eḥâdîs̱ü’l-ciyâd). Ziyâeddin el-Makdisî tarafından kaleme alınmıştır (nşr. Abdülmelik b. Abdullah b. Dehîş, I-II, Mekke 1412).

6. el-Müstedrek mine’n-nuṣûṣi’s-sâḳıṭa. Muhammed b. Hârûn er-Rûyânî’nin el-Müsned’i için Emîn Ali Ebû Yemânî’nin hazırladığı zeyildir (I-III, Kahire-Riyad 1416/1995).

Bu bağlamda : İmam Hakimim Müstedrek çalışmasın bir başka geniş açıdan açıklaması şöyledir:

El-Müstedrek ya da Müsned-i Hâkim, Hâkim en-Nişaburi'nin Buhârî ile Müslim’in el-Câmi-us sahih'lerine almadıkları sahih hadisleri bir araya getiren eseridir.

El-Müstedrek’te yer alan hadislerin büyük çoğunluğu Buhârî ve Müslim’in sıhhat şartlarına uygun rivayetler olup bu yönüyle eser Sahiheyn'in zeyli durumundadır. ( DOLAYLI OLARAK KÜTÜB-Ü SİTTEYE DAHİLDİR)

“Kitâbü’l-Îmân” ile başlayıp “Kitâbü’l-Ehvâl” ile sona eren elli iki kitaptan oluşmuştur. Eserde sahâbe ve tâbiîn kavilleriyle birlikte 8803 rivayet mevcuttur.

Şimdi konuya bu hakikat penceresinden baktığımızda söz konusu hadis-i şerif:

Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır :

"Şüphesiz ki, Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinî işlerini yenileyecek bir müceddid gönderecektir"

 (Ebu Davûd, Mişkât, 1/82 , K. Melahim, Bab 1, Hadis no: 4291; Ebu't-Tayyib Muhammed Şemsu'l-Hak b. Emîr Alî ed-Diyânuvî el-Azîmâbâdî , 11 / 387, 389)

Şimdi hadisin sıhhati rivayeti, taşıdığı anlam, işaretler, gösterdiği yol gibi hususlar , mütemmim manalar gibi hususlar her hadis tahlininde devreye girer. Burada ravinin saki oluşu yani güvenilirliği ile bir çok mutabakat sağladıktan sonra kabul edilir.

ŞİMDİ BUNUNLA İLGİLİ İKİ DEĞERLENDİRME ÖRNEK SUNACAĞIZ:

 ÖRNEK 1: (Ebû Davud diyor ki: Abdurrahman b. Şureyh el - İskenderanî hadisi Şerâhil aşmadan -Ebu Alkame ve Ebu Hurayra'yi anmadan- rivayet etti)

(Bu hadis iki yoldan rivayet edilmiştir. Birisi metinde olduğu gibi musneddir. Öbüründe ise Abdurrahman b. Şureyh, Ebu Alkame ve Ebu Hurayra'yi anmadan, sanki Şerahîl Rasullullah'tan duymuş gibi rivayet etmiştir. Bu şekilde aynı yerde iki veya daha çok ravi düşürülerek rivayet edilen hadislere Mu'dal Hadis denilir. Ancak Abdurrahman sika bîr ravidir. Buhari ve Muslim onunla ihticac etmişlerdir. Bu hadisi sadece Ebû Davud rivâyel etmiştir.

Hakim, Beyhaki, Zeynu'l-Irakî ve Hafız İbn Hacer gibi alimler bu hadisin sahih olduğunu ifade etmişlerdir. Mu'dal oluşu bir açıdan sakıncalı değildir. Çünkü hem başka bir yoldan musned olarak rivayet edilmiştir, hem de adi yapan Abdurrahman b. Şureyh el- İskendereyanî sika bir ravidir.

Ebu Alkame'nin, "Bildiğim kadarıyla Ebu Hurayra hadisi Peygamberden nakletmiştir." demesi, hadisin merfu oluşu konusundaki şubhesini ifade etmektedir. Yani ravi hadisin mevkuf mu yoksa merfumu olduğunda şubhe etmiş, ancak ağırlıklı kanaatinin merfu olduğu (Hz. Muhammed tarafından söylendiğine emin olunan sözlerdir)  istikamette olduğuna işaret etmiştir.

Diğer versiyonda ebu Hurayra şu açıklamayı yapar: "Bildiğim kadarıyla O aslında Peygamberden geliyor" İbn Hâcer, Tevali, sf: 47; *EL HAKİM, 4 / 522)*

GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE  *EL HAKİM, 4 / 522)* MÜSDETREKİNDE KONU 4/522 KONU NUMARASI İEL YER ALMAKTADIR.

*İKİNİNCİ ÖRNEĞİMİZ ARAP HADİS ALİMLERİNİN ÇALIŞMASINDAN ÇEVİRİ YAPILARAK  AKTARILACAKTIR*

4291 - Ebû Hüreyre'den, bildiğim kadarıyla, "Allah bu ümmete her yüz senenin başında dinini yenileyecek birini gönderir" Ebu Davud / Sünen

Rivayetleri sahihtir ve bu hadis Ahmed bin Hanbel tarafından delil olarak kullanılmıştır.

El-Hafız, Ahmed bin Hanbel'in otoritesindeki yollardan "Tawali al-Ta'sees" sayfa 46-49'da bundan bahsetmiş ve sonra şöyle demiştir: Bu, hadisin o dönemde iyi bilindiğini hissediyor, bu nedenle, adamlarının güveninden dolayı güçlü olmasına rağmen, yukarıda bahsedilen raviler zincirini güçlendiriyor. Molla Ali el-Kari de "Murqaat al-Mafatih" 1/248'de bunu doğruladı.

Bu hadisi doğru sahih kabul eden ve nakl ve şerhi hakkında çalışma kaynaklarından bazıları:

"El-Awsat" (6527), İbn Adi "El-Kamil fi'd-Dufa'a" 1/123, *EL-HAKİM 4/522*  ve Ebu Amr ed-Dani "El-Fiten" (364), ve Al-Beyhaqi “Ma'rifat al-Sünen wa'l-Eshar” (422) ve “Menaqib al-Shafi'i” 1/53 ve Al-Khatib “Tarih H” 2/61-62 ve İbn Asaker “Tarih Şam” 51/338 ve “Tabiyeen Kadhib Al-Muftri” s.51 ve 51-52 ve Al-Mazzi, Sharaheel bin Yezid Al-Ma'afari'nin çevirisi 12/412'de “Tahdheeb Al-Kamal”da ve Muhammed bin İdris Al-Shafi'i'nin çevirisi ve Muhammed bin İdris Ekselansları tarafından “Tawali Al-Tas'ee” s. 45-46'da İbn Hacer….

YİNE GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE HAKİM’İN  MÜSDETREKİ 4/522 NOLU BÖLÜMÜNDE BU HADİSİ NAKLETTİĞİ GÖRÜLMEKTEDİR.

Şimdi iddiaya tekrar bakalım:

İMAM HÂKİM’İN MÜSTEDREK’İNİN ASHAB-I KÜTÜB-Ü SİTTE’DEN olduğu belirtilmiştir. Oysa, Müstedrek Kütüb-i Sitte’den değildir. KÜTÜB-Ü SİTTEDE OLAN SAHİH HADİSLER EL HAKİMİN MÜSTEDREKİNDE YER ALMIŞTIR.

HÂKİM’İN MÜSTEDREK’İNİ HİÇBİR HADİSÇİ ALTI KİTAPTAN SAYMAMIŞTIR.

Asıl problem bu iddiadır. EL- HAKİMİN ESERİNİ RED ETMEK TÜM ONDAN GELEN NAKİLLERİDE İTİBARSIZLAŞTIRMAYA ÇALIŞMAKTIR.

OYSA YUKARIDA SAHİH KAYNAK ÇALIŞMALRINDA EL-HAKİM’İ GÖRMEKTEYİZ. DEMEK Kİ BELİRLİ BİR ZÜMRE (HADİS İNKARCILARI) BU İDDİA İLE KENDİ ZEHİRLERİNİ RİSALE-İ NUR’A ,TALEBELERİNE VE ÜSTADA BULAŞTIRMAK İSTEMİŞLERDİR.

Bu da şu sözlerinden açıkça anlaşılmaktadır: *SAİD NURSÎ VE ŞAKİRTLERİNİN HADİS İLİMLERİNDE NE KADAR EHLİYETLİ OLDUKLARI GÖRÜLMEKTEDİR*...

Hülasa : “Her yüz senede Cenâb-ı Hak bir müceddid-i din gönderiyor” Sahih Hadisi : 

1-Ashâb-ı Kütüb-i Sitteden  (olan Sahih-i Buhâri, Sahih-i Müslim, İbn-i Mâce, Ebu Davud, Tırmizi ve Neseî'nin yazarlarının eserlerinden)

2- İmam-ı Hâkim, Müstedrek’inde

3-Ebu Dâvud, Kitab-ı Sünen’inde;

4-Beyhakî, Şuab-ı İman’da tahriç (Hadislerin aslî kaynaklarını ve isnadlarını belirleme şeklinde)

 buyurmuşlardır.

Yine Konula ilgili Risale-i Nurda Ayet ve Hadis lerin açıklandığı kitapta kaynak olarak :  el-Hakim, el-Müstedrek, 4:522; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 2:281, hadis no: 1845..Gözterilmiştir……….

El Hasıl Üstadın tasrihinden geçmiş olsun veya bir sehiv karışmış olsun , ifade etmekte bazı noksanlıklar olabilir. Bu mümkündür.

Burada üstadın tavsiyelerinden , Bir tevili vardır de ilişme……  Fikrim karışmış hatalar olabilir…….Neşrettiği nura bak……mananın delaleti gibi hususlar nazara gelmelidir.Çünkü  ifadeye kaynak olan beyanın sahihliği o ifade noksanlığını örter.

Örneğin bu tartışma sahih bir hadisin, doğru bir konuda irtibatı nazardan gizlenmiş, kaynaklarından birisi inkâr edilerek konu setredilmeye çalışılmıştır.

işte bizim nazarımız birden geniş alana çıkmaz ve hariçten bakamaz ise, bir tırnak bir dağı setreder manasının muhatabı olabiliriz.

Bazen imlalarda olan gözden kaçmalar da başka çağrışımlar yapabilmektedir.

Mesela burada bir bilgisizliği de söz konusudur.

Yukarıda ilgili konu içinde ifade edilidği gibi;

Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den İmam-ı Hâkim 'Müstedrek'inde ………. derken

, DEN VE DAN  şart eklerinden sonra virgül koyulmadığından dolayı bir nefeslik ara verilse mananın :

 Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den şekliyle Ashab-ı Kütüb-ü Sitte olarak müstakil görülecektir. Birleştirerek anlama yanlışlığından kurtulmak mümkün olurdu….

 

 

Mütalaa Ders notları 59: Muhakemat Notu

Kelâmın elbise-i fahiresi –göz alıcı iftihar sebep olan esvabı-- veyahut cemali ve sureti, güzelliğini ilan eden suretinde ki hüsnün görünmesi- üslûb –ifade estetiği ve hakikatini izhar eden anlatım tarzı -iledir.

Yani kalıb-ı kelâm iledir. Söz ve ifadelerin içine döküldüğü mana kalıplarıdır ki kelam o kalıba göre suret alır, vücut bulur ve görünür.

Şöyle ki:

Ya dikkat-i nazar – titiz ve incelikli bir bakışla,

veya tevaggul – derinleşme ve nüfuz ile,

veya mübaşeret – dokunarak,temas etmekle

veya san'atın telakkuhuyla hedef manaya isale edecek sevk efkarını dölleyip,aşılamasıyla idrakin rahim duvarına tutulan hücrenin,

hayalde tevellüd eden mana kodları açılmaya başlayan,

temayülatın hususiyatından , meyillerin yapısal –dna- özellikleri ile şekillenip teşekkül eden suretlerden bir araya gelip ,bütünleşerek terekküb eden, istiare-i temsiliyenin,teşbihlerinden  parçaları telahuk bir birine katılıp eklenerek bir vucud dizini meydana getirerek  kendilerini ifade  ettiklerinden tenevvür,nurlanıp parlama ve teşerrüb,iç içe girerek,bir birlerini hasiyetini özümseyerek ve teşekkül edenniteliklerle oluşan  üslûb, kelâmın muhtevi olduğu illetin kalıbı olduğu gibi, cemalin madeni eşssiz güzelliğin kaynağı ve o göz alıcı ,cennet asa hulel-i fahirenin dokunduğu tezgahı, bedii bir destgâhıdır. 

Güya aklın borazanı denilmeye şâyan olan irade ses etmekle, kalbin karanlık köşelerinde yatan manalar çıplak, yalın ayak, baş açık olarak çıktıklarından mahall-i suver olan hayale girerler.

Haşiye : Yukarıda kelime anlamlarını ibarelere eklemek yoluyla,aşağıdaki mananın olgunlaşmasını istedim.Asıl aldığım ders aşağıda başka renkle belirttiğim yerlerdir.Çalışma taslağımı olduğu şekliyle paylaşmış oldum.

Güya akılda,tasavvurda olan olanı hayatlandırmak için ,İsrafil misal  sur’a üfüren mürid,istidat ve muyülat toprağı altında ihyayı bekleyen ve berzahi bir uykuda olan mevtalud manalar ifade-i merama ait cesedi ve kendini mehasini ile gösterecek hülleyi giymek için adeta Ba'sü ba'de'l-mevt mazhar olup bulundukları hücrelerden hüşyar olup dirilirilerek,mananın mahşer meydanı  olan  hayale doğru harekete geçerler. Ve fısk ile bozulmamış,bedî’ şeylerler tezyin edilmiş,ahlâk-ı ilahiye ile müzeyyen,hakikat-ı muhammediye ile mülevven,marziyat-ı rabbaniye ile muvafık,merhameti ilahiye ile tamir edilmiş,rıza-ı ilahiye hoşnutluğu ile lebalep dolu,

O hazinet-ül hayalde buldukları sureti giyerler.

En ekall bir yazmayı sarar. Veya bir pabucu giyer, lâakal  bir nişan ile çıkar. Hiç olmazsa bir düğme ile veya bir kelime ile kendinin nerede terbiye olduğunu gösterir.

Kametince kendine takılmış, istidadınca mas ettiği mana Ahsen-i suretine yazılmış, edebi edibiyetiyle teveccüh aynasıyla parlaklık kazanmış, sanat veçhi ile görünür ve ihsan ve tahdis-i nimet cihetiyle saniî gösterir bir levha olur…

 

Vesselam


Mütalaa Ders notları 58: Mevlid Kandili Dua

Ya Rabbi, muhtaç olduğum şeyleri senden istemek için kalbime nazar et.

Razı olacağın kelimeleri gönlüme düşür.

Gölgelerin perdesini arala.

Sadrıma genişlik ver.

Dilime hoşnutluğunu celb edecek sözler iliştir.

Düğümlerimi çöz.

Kilitlerimi aç.

Zorluklarımı kolaylaştır.

Ayaklarımı doğru yolunda sabit kıl.

Ellerimi deste-i inayetine tutundur.

Bildiğimle işlettir, Bilmediğimi öğret…

Azımı çoğalt, çoğumu bereketlendir.

Matlubumu maksudun yap,

Maksudunu gayem.

Aczime kuvvet ver.

Yetemediğime yettir.

Fakirliğime acı..

Erimediklerime erdir.

Her nerede tıkanıp kalsam, beni sana getir.

İçime sevgi ver, şefkatini derinleştir.

Karanlıklarımı aydınlat, ışığımı parlattır.

Sürçmelerimi, zanlarımı, haddi aşmalarımı bağışla, ölgünlüğümü dirilt.

Taze bir hayat bahşet, bahçemi der, beni sende  topla, kesrette dağılmış lığımı birliğinde bir araya getir.

Uzaklığıma yakınlığını ihsas et…

Kuruntularımdan, saplantılarımdan, vehim kuyularından, endişe harabelerinden kurtar.

Her türlü esaretten koru.

Sana sevimsiz gelmekten, tarafında sevilmemek cehenneminden halas eyle.

Bende istemediğin şeyleri benden uzaklaştır.

Canıma can ol,

İmanıma nur…

Beni emanına al, düşmanlarıma karşı hıfz et.

Senin için sevdiklerimi sevgilin kıl.

Ya Rabbi, Ümmet-i Muhammedî merhumeyi, Muhammedine ( A.S.M ) bağışla..

O ki, seni bize bildirdiğin habibindir…

Onun kalbi bize çok rikkatli ve endişelidir.

Bizim yüzümüzden onun üzülmesine izin verme, bizi ona göz aydınlığa yap, bizimle onu sevindir.

Onun gözünden bize bak, bizi onun gözüyle de gör.. bize olan ihsanını ziyadeleştir.

Efendimizsin, sultanımızsın. Senden başka hiçbir şeyimiz yok.. sen her şeyimizsin.. biricik Rabbimizsin.

İyi ki, varlığını ve   huzurunu bize ihsan ettin…

Ne olur kaybolup gitmemize, değersizleşip bitmemize izin verme.

Senin dostluğun bize ebediyen kafidir…

Mütalaa Ders notları 57: Ülfet Örtüsü

...Bugün bu meyanda bir sohbetimiz de konunun girişi ile bir tevafukat olmuş.. Orada şöyle bir bahis geçmiş..

 

İnsanların alel-ekseri, hangi millet ya da inançta olursa olsun, dünyada görünen güzellikleri inkâr etmiyorlar.Çiçekler , gökyüzü,yıldızlar, ağaçlar,bahar ,yağmur vs.. manayı ismi ile de olsa takdir edilmektedir.

 

Hatta bir yaratıcıyı isnad edilse yine genel itibariyle umumun makbulüdür.

 

İhtilaf, takdir etmenin akabinde gelen ve şükr-ü külliyi iktiza eden ubudiyete ait muemelatta ortaya çıkmaktadır.

 

Nefsin yapısı, aklın besleniş şekli, nazarın istidadı, muhakemenin itidali ,taraftarlık, taassup,ülfet  gibi bir çok olgunun örfi ve mizansız müdahalesi, muamelatın iktiza ettiği mukabeleyi istikamet dairesinden uzaklaştırmaktadır. 

 

Bu manada intibaha vesile olacak önerme ve davetler tehdit olarak karşılanmakta, inat ve temerrüt ile kasden olumsuz karşılık verilmektedir.

 

Yani delil ne kadar açık olursa olsun , nefis-i emmarede  bulunan zandan mürekkep  bir siyah nokta ,tırnak kadar bir perde, alışkanlıkların direnişinden ortaya çıkan   nokta kadar bir şüphe , değişime karşı ayak sürten bahane bulma , mevcutla iktifa ve bundan neşet eden gayretsizlik ve malumatın zahiri ile ünsiyet  insanı hakikatten uzaklaştırmaktadır.

 

Teklifin asliyeti bu envait çeşit hicabın arkasındaki hakikati görmek ve hak sahibi olan hak ve Hâlık-ı Zül celâlin uluhiyet ve Rububiyet hakkını vermektir…

 

Ancak durum yukarıda da kısmen değinildiği gibi gafletin mütevafit envaı nedeniyle , bu fıtrat vazifesi yapılamamakta hakikat perdelenmektedir.

 

 Bu meyanda :  " *En büyük hidayet, hicabın kaldırılmasıyla hakkı hak, bâtılı bâtıl göstermektir*."……. İşarat-ul İ'caz

 

Evet, konu sadetine gelirsek…

 

İ'LEM EYYÜHE'L-AZİZ!

 

İNSANLARIN ARZA AİT MALÛMAT VE MÜSELLEMAT-I BEDİHİYATLARI ÜLFETE MEBNÎDİR.

 

İnsanların dünyaya ait olan bilgileri ,  herkesçe bilinen şeyler  nev’inden ve  gayet açık olduğundan itirazsız kabul edilir ve bu meyandaki tanımlar herhangi bir derinliğe inmeden, sathi nazarla,hikmet ile bilinmekten maada  alışkanlıklar üzerine  bina edilmiştir.

 

Oysa :

 

ÜLFET İSE, CEHL-İ MÜREKKEB ÜSTÜNE SERİLMİŞ BİR PERDEDİR.

 

Yani hiçbir hakikatten neşet etmeyen ,yüzeysel bir anlayışla müsademesiz ve mücadelesiz bir şekilde sıradan bir biçimde sahip olunan alışkanlıklar, hem bilmemek hem de bilmediğini bilmemenin farkındalığını gizleyen bir perdedir.

 

HAKİKATE BAKILIRSA ZANNETTİKLERİ İLİM, CEHİLDİR.

 

Bu noktada bilgi zannedilen şeyler hakikatte cahillikten ibarettir.

 

Halbuki bilmek, bir şeyin hakikatine dair mahiyetini anlama, niteliğinin farkına varma, ilgili konu hakkında  yeterli öğrenim ve birikime  sahip olma süreçlerinden oluşan ve tahkiki olarak elde edilen ilimdir.

 

Meselenin hakikatine dair Nur eserlerinden bazı bablar:

 

….. *yazılan Sözler tasavvur değil, tasdiktir. Teslim değil, imandır. Marifet değil, şehadettir, şuhuddur. Taklit değil, tahkiktir. İltizam değil, iz’andır. Tasavvuf değil, hakikattir. Dâvâ değil, dâvâ içinde burhandır*……Mektubat

 

………….*aradığımız hakiki tevhid, yalnız tasavvurdan ibaret bir marifet değildir*.

 

*Belki, ilm-i mantıkta tasavvura mukàbil ve marifet-i tasavvuriyeden çok kıymettar ve burhanın neticesi olan ve ilim denilen tasdiktir*.

 

*Ve tevhid-i hakiki öyle bir hüküm ve tasdik ve iz’an ve kabuldür ki, herbir şeyle Rabbini bulabilir. Ve herşeyde Hâlıkına giden bir yolu görür. Ve hiçbir şey huzuruna mâni olmaz. Yoksa, Rabbini bulmak için her vakit kâinat perdesini yırtmak, açmak lâzım gelir*………..Şualar

……………..

*Şimdi, İstanbul’da, daha dehşetli bir fikirde, anarşi fikirli küfr-ü mutlaka düşmüş bir kısım münafıklar, Risale-i Nur gibi, ekmek ve suya ihtiyaç derecesinde herkes muhtaç olduğu imanî hakikatlerine ihtiyacı düşürmek desisesiyle diyorlar ki: “Her millet, herkes Allah’ı bilir. Onu, daha yeni ders almaya ihtiyacımız çok yok” diye mukabele etmek istiyorlar*.

 

*Halbuki Allah’ı bilmek, bütün kâinata ihata eden rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz’î ve küllî herşey Onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat’î iman etmek; ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve Lâ ilâhe illallah kelime-i kudsiyesine, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa, “Bir Allah var” deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnat etmek—hâşâ—hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci tanımak ve herşeyin yanında hâzır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah’a iman hakikati onda yoktur. Belki küfr-ü mutlaktaki mânevî Cehennemin dünyevî tazibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler*.

 

*Evet, inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır. Evet, kâinatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahidleri bulunan Hâlik-ı Zülcelâl’i inkâr edemez... Etse, bütün kâinat onu tekzib edeceği için susar, lâkayd kalır*.

 

*Fakat Ona iman etmek, Kur’ân-ı Azîmüşşânın ders verdiği gibi, O Hâlıkı, sıfatlarıyla, isimleriyle, umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek; ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa, büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir. Her neyse*………..... Emirdağ Lâhikası

 

Kısaca ülfet ile elde edilen malumat ilim değildir. İlmin sahip olduğu tahkik ile elde edilme ,delil ile kuvvet bulma gibi içtimalardan bir araya gibi keyfiyetten mahrumdur.

 

Evet,

 

*İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanları fikren dalâlete atan sebeplerden biri, ülfeti ilim telâkki etmeleridir. Yani melûfları olan şeyleri kendilerince mâlum bilirler. Hattâ, ülfet dolayısıyla âdiyâta teemmül edip ehemmiyet vermezler. Halbuki, ülfetlerinden dolayı malûm zannettikleri o âdi şeyler, birer harika ve birer mu’cize-i kudret oldukları halde, ülfet sâikasıyla onları teemmüle, dikkate almıyorlar; ta onların fevkinde olan tecelliyat-ı seyyâleye im’ân-ı nazar edebilsinler*…….Mesnevi-i Nuriye

 

………..*Fakat cehl-i mürekkebin hemşiresi ve nazar-ı sathînin annesi olan ülfet, mübalâğacıların gözlerini kapatmıştır. Böyle gözleri açmak içindir: Me’lûf olan âfâk ve enfüste dikkat-i nazara, Kitab-ı Hakîm emreder*.

 

*Evet, gözleri açan, yalnız nücûm-u Kur’âniyedir. Öyle nücum-u sâkıbedirler ki, cehlin zulmünü ve nazar-ı sathînin zulümatını def ettikleri gibi; âyât-ı beyyinat, yed-i beyzâ ile, ülfet ve sathiyetin hicaplarını ve zahirperestliğin perdesini parça parça ederek, ukulü, âfâk ve enfüsün hakaikine tevcih edip irşad etmişlerdir*…….Muhakemat

 

Evet,

 

BU SIRRA BİNAENDİR Kİ, KUR'AN ÂYETLERİYLE İNSANLARIN NAZARINI MELUFATLARI ( ülfet ettikleri alıştıkları, kaynaştıkları için sıradanlaşmış)  OLAN ŞEYLERE ÇEVİRİYOR.

 

Örneğin:

 

 “ *Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina edip süsledik*.” Kaf Sûresi, 50:6.

 

…. *Sonra göğün yüzüne bak, nasıl sükûnet içerisinde bir sessizlik, hikmet içerisinde bir hareket, haşmet içerisinde bir parıldama, zînet içerisinde bir tebessüm göreceksin. Bunlar intizam-ı hilkat, ittizân-ı san’at ile beraber olmaktadır. Kandilinin parlaması, lâmbasının ışık vermesi, yıldızlarının parıldamaları akıl sahiplerine sonsuz bir saltanatın varlığını ilân eder*…. Bu parça, âyetin Üstad tarafından yapılmış Arapça tefsiridir. Sözler Otuz İkinci Söz’de arabaç olarak aslı bulunmaktadır)…..

 

……….*Yeryüzüne döşedik, onda sabit dağlar yarattık, onda her güzel çiftten bitkiler yeşerttik*.

 

*Hakka yönelen herbir kul için bunlar görüp ibret alınacak delillerdir. Gökten de bereketli bir su indirdik ve kullar için rızık olsun diye onunla bağları, daneli ekinleri, salkımları üst üste binmiş yüksek hurma ağaçlarını bitirdik. O suyla ölü bir beldeye can verdik. İşte kabrinizden çıkışınız da böyle olacaktır*." Kaf Sûresi, 50:6-11.

 

………. ﴾63﴿ Ektiğiniz tohumu düşündünüz mü?

﴾64﴿ Onu siz mi bitiriyorsunuz yoksa biz miyiz bitiren?

﴾65﴿ Dileseydik onu kuru bir çöpe çevirirdik de şaşırır kalırdınız:

﴾66﴿ “Doğrusu çok zarara uğradık!

﴾67﴿ Daha doğrusu büsbütün mahrum kaldık” (derdiniz).

﴾68﴿ İçtiğiniz suyu düşündünüz mü?

﴾69﴿ Onu buluttan siz mi indirdiniz yoksa biz miyiz indiren?

﴾70﴿ Dileseydik onu tuzlu yapardık. O halde şükretmeli değil misiniz?

﴾71﴿ Tutuşturmakta olduğunuz ateşi düşündünüz mü?

﴾72﴿ Onun ağacını siz mi yarattınız yoksa yaratan biz miyiz?

﴾73﴿ Biz onu çöl yolcularına ve açlık çekenlere bir işaret ve nimet kıldık.

﴾74﴿ Öyleyse ulu rabbinin ismini tesbih et..Vakıa Suresi……….. " *Sübhanallahi ve bihamdihi sübhanallahi'l azim*"

 

Gibi…………. ÂYETLER, NECİMLER GİBİ ÜLFET PERDESİNİ DELER ATAR.

İNSANIN KULAĞINDAN TUTAR, BAŞINI EĞDİRİR.

O ÜLFETİN ALTINDAKİ HAVARİK-UL ÂDÂT MU'CİZELERİ O ÂDİYAT İÇERİSİNDE GÖSTERİR. Mesnevi-i Nuriye

 

Kur’an-ı Hakîm’in Ülfet perdesini yırtılması , Uluhiyet Ve Rububiyetin İcraat-ı hâkimane-i Sübhaniyesini  setredecek hicapların kaldırılması bağlamında Mütemmim manası niyetiyle aşağıdaki parçayı da ekleyip hatime veririz…….

 

*İşte, dünya, dünya itibarıyla hem fenâya gider, hem ölmeye koşar, hem zelzele içindedir. Hakikatte akarsu gibi rıhlet ettiği halde, gafletle sureten incimad etmiş, fikr-i tabiatla kesafet ve küduret peydâ edip âhirete perde olmuştur. İşte, felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar lehviyatıyla, sarhoşâne hevesatıyla o dünyanın hem cumudetini ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem küduretle bulanmasını taz’îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor*.

 

*Amma Kur’ân ise, şu hakikatteki dünyayı, dünya cihetiyle* ;

 

·         “Çarpacak olan felâket. Nedir o çarpacak olan felâket?” Kària Sûresi, 101:1-2.

·         “Kıyamet koptuğu zaman.” Vâkıa Sûresi, 56:1.

·         “Yemin olsun Tûr’a ve satır satır yazılı kitaba.” Tûr Sûresi, 52:1-2…. âyâtıyla pamuk gibi hallaç eder, atar.

 

·         “Onlar göklerin ve yerin ifade ettiği mânâlara bakmazlar mı?” A’râf Sûresi, 7:185.

·         “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina etmişiz?” Kaf Sûresi, 50:6.

·         “İnkâr edenler görmedi mi ki, gökler ve yer bitişik idi?” Enbiyâ Sûresi, 21:30…. gibi beyanatıyla o dünyaya şeffafiyet verir ve bulanmasını izale eder.

 

·         “Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir oyalanmadan ibarettir.” En’âm Sûresi, 6:32.

·         “Allah göklerin ve yerin nurudur.” Nur Sûresi, 24:35……… gibi nurefşan neyyirâtıyla câmid dünyayı eritir.


·         “Gök yarıldığı zaman.” İnfitar Sûresi, 82:1.. ve ……..“Güneş dürülüp toplandığında.” Tekvir Sûresi, 81:1……ve …. “Gök yarıldığında.” İnşikak Sûresi, 84:1…. “Sûra üfürülür. Ve Allah’ın dilediklerinden başka göklerde kim var, yerde kim varsa düşüp ölür.” Zümer Sûresi, 39:68……… mevt-âlûd tabirleriyle dünyanın ebediyet-i mevhumesini parça parça eder.

 

·         “O, yere gireni ve yerden çıkanı, gökten ineni ve göğe yükseleni bilir. Nerede olsanız O sizinledir. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görür.” Hadid Sûresi, 57:4.

 

 

·         “De ki: Hamd Allah’a mahsustur; O size delillerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. Senin Rabbin, işlediklerinizden habersiz değildir.” Neml Sûresi, 27:93…… Gök gürlemesi gibi sayhalarıyla, tabiat fikrini tevlid eden gafleti dağıtır.

 

*İşte, Kur’ân’ın baştan başa, kâinata müteveccih olan âyâtı şu esasa göre gider. Hakikat-i dünyayı olduğu gibi açar, gösterir. Çirkin dünyayı, ne kadar çirkin olduğunu göstermekle, beşerin yüzünü ondan çevirtir, Sânie bakan güzel dünyanın güzel yüzünü gösterir, beşerin gözünü ona diktirir. Hakikî hikmeti ders verir, kâinat kitabının mânâlarını talim eder, hurufat ve nukuşlarına az bakar. Sarhoş felsefe gibi çirkine âşık olup, mânâyı unutturup, hurufatın nukuşuyla insanların vaktini mâlâyâniyatta sarf ettirmiyor*…… Sözler