7.1.26

Mütalaa Ders notları 32: İhsan-ı İlahîden fazla ihsan, ihsan değildir. Her şeyi, olduğu gibi tavsif etmek gerektir.

İhsan-ı İlahîden fazla ihsan, ihsan değildir. Her şeyi, olduğu gibi tavsif etmek gerektir.

Mektubat

Söz konusu vecize mübalağanın fenalığını ve denge noktasının esasını nazara vermektedir.

Biz içeriğe nüfuz edebilme niyetiyle, öncelikle konunun esasını teşkil eden MÜBALAĞA kavramına nazar edeceğiz.

Giriş sadedinde meseleye  MUHAKEMETTAN bir çatı oluşturalım İnşâallah:

Orada demiş;

MÜBALÂĞA İHTİLÂLCİDİR.  (karıştırıcı bozgunluk çıkarıcıdır)

ŞÖYLE Kİ:

BEŞERİN SECİYELERİNDENDİR: ( karakteristik yapısı, huylarındandır) 

TELEZZÜZ ETTİĞİ ŞEYDE ( lezzet aldığı şeyde)  MEYLÜ'T-TEZEYYÜD ( abartılı anlatma arzusu ) VE VASFETTİĞİ ŞEYDE ( niteliğini, özelliğini  anlatacağı şeyde)  MEYLÜ'L-MÜCAZEFE  ( gerçekte olanı gizleyerek, söz ile karşısındakini aldatma, etkileme isteği ) ve hikâye ettiği şeyde meylü'l- mübalâğa  ( abartma, büyütme  arzusu ) İLE, HAYALİ HAKİKATE KARIŞTIRMAKTIR. BU SECİYE-İ SEYYİE ( kötü karakter, huy)  İLE İYİLİK ETMEK, FENALIK ETMEK DEMEKTİR.

- Demek ki Mübalağa bir beşeri karakter hadisesi olup, istikamet kazandırılması ve denge noktasının oluşturulması gereken bir mahiyete sahiptir. Eğer terbiyeden yoksun olsa, İnsandan bir refleks olarak çıkması, ölçüyü kaçırması ve durma yerini kontrol edememesi kaçınılmaz olduğundan;

*BİLMEDİĞİ HALDE*, TEZYİDİNDEN ( çoğaltmasından) NOKSAN, ISLAHINDAN ( düzeltmesinden ) FESAT, MEDHİNDEN ZEMM,(yerme)  TAHSİNİNDEN ( güzelleştirme gayretinden  ) KUBH ( çirkinlik)  TEVELLÜD EDER.

- Bu galip hissiyat konuya müdahil olduğunda , muhakeme zaafa uğrayacağından;

ZİRA MUVAZENET  ( denge) VE TENASÜPTEN  ( uyumdan ) NÂŞİ OLAN ( kaynaklanan)  HÜSNÜ, ( güzelliği) MİN HAYSÜ LÂ YEŞ'UR ( nerden ne sebeple geldiğini bilmeden, beklemediği şekilde, farkında olmadan)  İHLÂL EDER.

- Bununla birlikte ifade edilecek ve aktarılacak konunun meydana çıkış kaynağı ve tezahür ve teşekkül şartları hakkında bir bilgi bulunmuyor ve bu nedenle kaynak korunması sağlanamıyorsa; 

NASIL Kİ, BİR İLÂCI İSTİHSAN EDİP ( güzel bularak)  İZDİYAD ETMEK, ( fazla kullanmak) DEVAYI DÂ'E ( ilacı hastalık giderici değil, hastalığa sebep hale) İNKILÂP ETMEKTİR.


Evet MÜBALAĞA kavramının  konuyu bağlayıcılığı nedeniyle, 

Biz vecizeye Hakikat Çekirdeklerindeki yerinden değil, Sözler / Lemaat penceresinden bakalım İnşâallah. 

Lemaatta geçen şekliyle , bir şeyi olduğu gibi vasf etmekle (onu nitelendirme ,özelliğini ifade etme ) ilgili bir  cümle ilavesi var.

O cümle,  MEDHİN MÜBALÂĞASI BENCE ZEMM-İ ZIMNÎDİR.. diye ifade edilmiş cümledir..

Konunun bu yerdeki bütünsel tavsifi ise:

başlık olarak :  MÜBALÂĞA ZEMM-İ ZIMNÎDİR.

içerikte ise:  HANGİ ŞEYİ VASFETSEN, OLDUĞU GİBİ VASFET. MEDHİN MÜBALÂĞASI BENCE ZEMM-İ ZIMNÎDİR.

İHSAN-I İLÂHÎDEN FAZLA İHSAN, İHSAN DEĞİLDİR. …Şeklindedir.

Bu bağlamda : 

Konu Başlığımız : *MÜBALÂĞA ZEMM-İ ZIMNÎDİR*.


MÜBALÂĞA  (Bir şeyi gerçekte olduğundan daha fazla, daha büyük göstererek abartmak) ZEMM-İ ZIMNÎDİR. ( Yani gizliden gizliye ayıplama, dolaylı ve üstü kapalı kötülemedir).

Çünkü bir şeyi – bu bir eşya ise- kendinde olmayan vasıflarla övmek onun gerçek mahiyetiyle karşılaşıldığında hayal kırıklığı, o şeyin gerçekte olduğu değerden aşağı düşürülmesi, pespaye olmasını netice verecektir.

Ticari alışverişlerde bunun örneğini görürüz.  Eğer ürün anlatıldığı gibi çıkmadığında hem ürün, hem satıcı, hem de varsa aracıya yönelik tüm hüsnü zannımızı kaybederiz.  Görüldüğü gibi ürün niteliğinden, beşeri ilişkilere, oradan da psikolojik birçok olumsuzluk meydana gelmektedir.

Aldatan bizden değildir.. Yalan malı sattırır lakin bereketini kaybettirir.. Emtianın ayıbı saklamamak gibi Kur’ani ve nebevi ölçüler ,durumun olduğu şekliyle arzını teklif etmektedir.


- İnsan özelinde ise abartılı övgü, övülen kişi tarafında tasannu ve tekeffüle kapı açtığından, kişide kendinde olmayan meziyetler ile görünme meylini ve sevimsizliğini meydana getirir. Öven tarafında riyaya inkılap etme tehlikesi vardır.

Kur’ani ve nebevi prensiplerde, ilişkilerin değişkenliğinden, düşmanlığın muhabbete, muhabbetin ifrat ve tefritle adavete dönebileceği salık verilirken denge noktası beyan edilmiştir.

Savaştan barışa tüm muamelatta bu dengeyi görürüz.

Burada olan hassas nokta ilişkilerde kaçınılmaz değişimlerdir.

İnsanların aralarındaki münasebetleri iyi iken bir birlerini sena ederler. Sonra araya bir sınanma girdiğinde bu sena ve övgüler , su-i zan ve gıybet gibi çok olumsuz bir duruma evrilir. Dolayısıyla hem şahsi hem içtimai bozulmanın meydana gelmesinde önemli role dönüşür.

Birde “MÜBALÂĞA ZEMM-İ ZIMNÎDİR” cümlesine sonuçları bağlamında değil de psikolojik kasıt anlamında bir tevil ile bakarsak;

Abartılı övgü, yermenin bir tarzı olarak izlenebilir. 

Bunu bir ana başlık altında toplarsak, HASETTEN KİNAYE ÖVGÜ diyebiliriz.

Bu direkt olarak övülmeye muhatap olanın bildiği, öveninde onun bildiğini bildiği zaaf noktalarına yönelik ima yollu övmeler bu kategoridendir.

Bu övmenin kişinin mahcubiyet ve boyun eğmesini talep etmesi yanında, kendini iyi niyetli gösterme veya başkalarının müdahalesi ile gelişecek suçlamaya bir tevil kapısı açık bırakma gibi bir amaçta saklanabilir.

Bir başa açıdan , bir menfaatin tahsili noktasında medihle karşılaşmak, sitayişlerle büyüklendirilmek arkasında bulunan amacın alçaklığı , bu yönlü övgünün niyeti bağlamında bir çirkinliği ve sonuca ulaşması noktasında övülenin aldatılması ile ortaya çıkan eza ve ruh ezintisi ayrı bir manevi yıpranmadır.

Özetlersek; bir şey denge noktasının dışına çıkıyorsa, masum da olsa sonucu itibariyle risk oluşturabilir. Eğer kasıt taşıyorsa haddi zatında zarara uğratıcı bir plan ve girişimdir.

İkinci Ve Konuya Giriş Cümlemiz: HANGİ ŞEYİ VASFETSEN, OLDUĞU GİBİ VASFET. Cümlesidir.

Çünkü işin görünmeyen yönü, görünen da daha fazladır.

Çünkü bütünün İhata edilmesi mümkün değildir.

Hem zahirden maksat, karşılamanın evvel gerekliliği, muhatabiyet ve anlamanın girişin iktizasıdır. 

Hem sorumluluk daire vukuat dairesi olduğundan , vukuu bilinmeyen, tezahürü kestirilemeyen , niyeti ve mahiyeti meçhul şeyler hakkında bir dürtü ve sanı ile hareket etmek zanni bir hareket olacağından menfi bir sonucun ortaya çıkması gayet mümkündür.

Bu nedenle insan bir şeyi vasfederken, o şey hakkında  muttali olduğu hakikati ile vasfetmelidir.

Hem Her şeyi, OLDUĞU GİBİ TAVSİF ETMEK GEREKTİR.

*ÇÜNKÜ İCMALDE, ( kısaca ifade etmede) FEZLEKEDE ( özette)  OLAN KIYMET VE GÜZELLİK TAFSİLÂTINDA ( o şeyin ayrıntılarında ) YOKTUR*. Menevi-i Nuriye

- Buraya üstadın hatıratından nazar ve muhavereye ait  bir denge fıkrası koyuyoruz:

Bundan kırk sene evvel, büyük kardeşim Molla Abdullah (rahmetullahi aleyh) ile bir muhaveremi hikâye ediyorum.

O merhum kardeşim, evliya-i azimeden Hazret-i Ziyaeddin'nin (k.s.) has müridi idi. Ehl-i tarikatça, mürşidinin hakkında müfritane muhabbet ve hüsn-ü zan etse de makbul gördükleri için, o merhum kardeşim dedi ki:

" *HAZRET-İ ZİYAEDDİN BÜTÜN ULÛMU BİLİYOR. KÂİNATTA, KUTB-U ÂZAM GİBİ HERŞEYE ITTILÂI VAR* ." Beni onunla raptetmek için harika makamlarını beyan etti.

Ben de o kardeşime dedim ki:

 "Sen mübalâğa ediyorsun. Ben onu görsem, çok meselelerde onu ilzam edebilirim. HEM SEN BENİM KADAR ONU HAKİKÎ SEVMİYORSUN. ÇÜNKÜ KÂİNATTAKİ ULÛMLARI BİLİR BİR KUTB-U ÂZAM SURETİNDE TAHAYYÜL ETTİĞİN BİR ZİYAEDDİN SEVERSİN. YANİ O UNVAN İLE BAĞLISIN, MUHABBET EDERSİN. 

EĞER PERDE-İ GAYB AÇILSA, HAKİKATİ GÖRÜNSE, SENİN MUHABBETİN YA ZÂİL OLUR VEYAHUT DÖRTTE BİRİSİNE İNER. 

Fakat ben, o zât-ı mübâreki senin gibi pek ciddî severim, takdir ederim. 

Çünkü, SÜNNET-İ SENİYE DAİRESİNDE, HAKİKAT MESLEĞİNDE, EHL-İ İMANA HÂLİS VE TESİRLİ VE EHEMMİYETLİ BİR REHBERDİR. 

Şahsî makamı görülse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksan olmak, bilâkis daha ziyade hürmet ve takdir ile bağlanacağım. Demek ben hakikî bir Ziyaeddin'i, sen de hayalî bir Ziyaeddin'i seversin."

………..

Üçüncü cümlemiz: MEDHİN MÜBALÂĞASI BENCE ZEMM-İ ZIMNÎDİR. ( yukarıda giriş sadedinde örneklendirilmiş olduğunda burada tekrar etmiyoruz)

*HAŞİYE*:

*Edebiyatta ve sanatta olan mübalağa ; bir manayı, bir hissi, bir coşkuyu veya bir vurguyu aktarmada tezyinat  sayılabildiğinden kısmen, bir ikaz durumunda ise tehdidat , bir olguyu tesis etmekte tahşidat gibi gerekçelerle  aslen kabul edilebilir* … (  *Evamiri Kur’aniyeye imtisal , İkazat-ı Sübhaniye itaat, Talim-i Nebeviyede ihtarat konularında çok örnekleri bulunabilir.*)

Dördüncü ve son cümlemiz:*İHSAN-I İLÂHÎDEN FAZLA İHSAN, İHSAN DEĞİLDİR*.

Bu konu temel olarak yine Mübalağa kavramı içine dâhilidir. 

BU CÜMLE İLİŞİĞİNDE RİSALE-İ NURDAN MENFİ VE MÜSBET ÇIKARIMLAR YAPABİLECEĞİMİZ ÖRNEK BAHİSLERE RASAT EDELİM.

İ'lem eyyühe'l-aziz! İnsanı havalandırıp baş aşağı felâkete atan şöyle bir hâl var:

İSTİHKAK NAZARA ALINMAYARAK, HAKKIN TAKDİRİ HAKKINDA TEFRİT VEYA İFRAT YAPILIR. Ve kuvvetine, kıymetine bakılmayarak küçük veya büyük bir yük altına alınır gibi gayr-ı insanî haller insanı insaniyetten düşürür, ya zulme, veya kizbe sevkeder.


Meselâ, bir fırka askerin mümessili bir nefer, bütün askerlik umûrunu bilmek; veya bir katre sudaki timsalinden, şemsin azametini göstermek talebinde bulunmak, en yüksek bir insafsızlıktır. Çünkü, vasıfla ittisaf arasında fark vardır. Meselâ, Katredeki timsal, şemsin evsâfını gösterir; ama o evsaf ile muttasıf olamaz…..Mesnevi-i Nuriye

ONU CEHENNEME ATMAMAK, BİR YERSİZ MERHAMETE MUKÀBİL, HUKUKLARINA TAARRUZ EDİLEN HADSİZ DÂVÂCILARA HADSİZ MERHAMETSİZLİKLER OLUR..Şualar

Acaba fâni ve muvakkat bir vücudun gitmesiyle, onun yerine bir nevi bekàya mazhar binler vücut kalsa, denilir mi ki "Ona yazık oldu" veyahut "Abes oldu" veyahut "Şu sevimli mahlûk neden gitti" şekvâ edilebilir mi? Belki onun hakkındaki rahmet, hikmet, muhabbet öyle iktiza ediyorlar ve öyle olmak gerektir. Yoksa, birtek zarar gelmemek için, binler menfaati terk etmek lâzım gelir ki, o halde binler zarar olur…..Mektubat

Kabiliyetsizliğinizden hayrı şerre kalb ettiğiniz halde, Hâlıkınızla güya iştirak edersiniz! Demek nefisperest, tabiatperest gayet ahmak, gayet zalimdir… Sözler

Hem esbab-ı zahiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız şekvâları ve bâtıl itirazları Âdil-i Mutlaka tevcih etmemek için, o şekvâlara, o itirazlara hedef olacak esbab vaz edilmiştir. Çünkü kusur onlardan çıkıyor ve onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor… Sözler

Aynen öyle de, cinnî ve insî şeytanlar ve muzır maddelerin umur-u şerriyede ve ademiyede istimalleri dahi, yine kudret-i Sübhâniyeyi gadirden ve haksız itirazlardan ve şekvâlara hedef olmaktan kurtarmakla takdis ve tesbihat-ı Rabbâniyeye ve kâinattaki bütün kusurattan müberrâ ve münezzehiyetine hizmet ediyorlar. Çünkü, bütün kusurlar ademden ve kàbiliyetsizlikten ve tahripten ve vazife yapmamaktan—ki birer ademdirler—ve vücudu olmayan ademî fiillerden geliyor. Bu şeytanî ve şerli perdeler o kusurata merci olup itiraz ve şekvâları bi'l-istihkak kendilerine alarak Cenâb-ı Hakkın takdisine vesile oluyorlar…. Şualar

Evet, nasıl ki umum kâinatın bağistanında ayrı ayrı hadsiz mevcudatı, çiçekler misillü, Fettâh ismiyle her birisine münasip bir tarz-ı muntazam ve bir şahsiyet-i mümtâze kudret-i fâtıra açmış, vermiş… Şualar

Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki:

Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nispeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye mâsumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.. Emirdağ L.

Şefkat-i insaniye, merhamet-i Rabbaniyenin bir cilvesi olduğundan, elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmetenli'l-Âlemîn zâtın (a.s.m.) mertebe-i şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sakam-ı kalbîdir.

Meselâ, kâfir ve münafıkların Cehennemde yanmalarını ve azap ve cihad gibi hâdiseleri kendi şefkatine sığıştırmamak ve tevile sapmak, Kur'ân'ın ve edyân-ı semâviyenin bir kısm-ı azîmini inkâr ve tekzip olduğu gibi, bir zulm-ü azîm ve gayet derecede bir merhametsizliktir.

Çünkü mâsum hayvanları parçalayan canavarlara himayetkârâne şefkat etmek, o biçare hayvanlara şedit bir gadr ve vahşi bir vicdansızlıktır. Ve binler Müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i imanın su-i âkıbetine ve müthiş günahlara sevk eden adamlara şefkatkârâne taraftar olmak ve merhametkârâne cezadan kurtulmalarına dua etmek, elbette o mazlum ehl-i imana dehşetli bir merhametsizlik ve şenî bir gadirdir… 

Risale-i Nur'da kat'iyetle ispat edilmiş ki, küfür ve dalâlet, kâinata büyük bir tahkir ve mevcudata bir zulm-ü azîmdir ve rahmetin ref'ine ve âfâtın nüzulüne vesiledir. Hattâ, deniz dibinde balıklar, cânilerden şekva ederler ki, "İstirahatimizin selbine sebep oldular" diye rivâyet-i sahiha vardır.

O halde kâfirin azap çekmesine acıyıp şefkat eden adam, şefkate lâyık hadsiz mâsumlara acımıyor ve şefkat etmeyip ve hadsiz merhametsizlik ediyor….Kastamonu

Elhasıl, nasıl şükür nimeti ziyadeleştiriyor; öyle de, şekvâ musibeti ziyadeleştirir. Hem merhamete liyakati selb eder…. İlâhir

Evet, hadiseyi okumak, herşeyin tasarruf ve idaresinin  Allah’ın elinde olduğunu bilmek. Onun hikmetine ve adaletine itimad etmek ve insaniyet alakadarlığı ve İslamiyet yükümlülüğü ile dengeli bir şekilde elinden geleni yapmak , kadere itiraz eder tarzda, takdiri tenkid eden bir vaziyette bulunmamak gayretinde olmak, suçlayıcı ve mübalağalı tavırlardan kaçınmakla olmamız gerektiğimiz yeri kulluk ve aidiyet bilinci ile korumuş oluruz.

Çünkü ihsanı ilahiye istihkak ve adalet noktasında işlediğinden, hem hadisenin evveli ve ahiri olduğundan , hem beka ve mizanla ilişkisi bulunduğundan , hem tayin edilen durum ve sonucun Halika bakan veçhi ve kaderi remzi bize meçhul olduğundan bu noktadaki ifrat ve tefrih gayet sakıncalıdır.

Rabbimiz cümlemizi istikamet ve istihdam dairesinde muhafaza etsin.

Âmin 

*HAŞİYE 2* : 

MÜBALÂĞA ZEMM-İ ZIMNÎDİR.

HANGİ ŞEYİ VASFETSEN, OLDUĞU GİBİ VASFET. MEDHİN MÜBALÂĞASI BENCE ZEMM-İ ZIMNÎDİR.

İHSAN-I İLÂHÎDEN FAZLA İHSAN, İHSAN DEĞİLDİR.

Konusu hakikatte İRŞAD EHLİNE bakan yönüyle gayet ehemmiyetlidir.

Bu Meyanda Ölçüde Sadet ve Tefekkür Cümlemiz: 

"ÂLİM-İ MÜRŞİD KOYUN OLMALI, KUŞ OLMAMALI. KOYUN KUZUSUNA SÜT, KUŞ YAVRUSUNA KAY’ VERİR." Cümlesidir.

Kur’ân âyine ister, vekil istemez…Lemaat

O dua, nasıl ki zât-ı Ahmediyeye baktığı vakit mübalâğadan münezzeh ve ayn-ı hakikat oluyor. …Emirdağ L.

İHSAN-I İLÂHÎDEN FAZLA İHSAN, İHSAN DEĞİLDİR. Konusunu da , Konuyu da aşağıdaki atıfla bağlayalım  İnşâallah :

*Öyle de, Sultan-ı Ezel ve Ebed dahi, küre-i arz gemisinde ehl-i hidayetle beraber bulunan, ehl-i dalâlet olan hizbüşşeytanın zâhiren cüz'î hatîatlarıyla ve isyanlarıyla pek çok mahlûkatın hukukuna tecavüz ettikleri ve mevcudatın vezâif-i âliyelerinin neticelerinin iptal etmesine sebebiyet verdikleri için, onlardan azîm şikâyet ve dehşetli tehdidat, ve tahribatlarına karşı mühim tahşidat etmek, ayn-ı belâgat içinde mahz-ı hikmettir ve gayet münasip ve muvafıktır. Ve mutabık-ı mukteza-yı haldir ki, belâgatin tarifidir  ve esasıdır. Ve israf-ı kelâm olan mübalâğadan münezzehtir* ….Lem’a lar



Mütalaa Ders notları 31: İBADET

 

KONUYA  , ÖNCELİKLİ OLARAK İBADET VE İHLÂS KAVRAMLARINA DEĞİNEREK BAŞLANACAKTIR.

 

İBADET: Kulun Allah’a olan imanının gereği olarak fiili alanında din ile tayin edilmiş konularda gerçekleştirdiği eylemlerdir.

 

Bu bağlamda kişinin kendi âleminde şehadet ederek Rab olarak ilan edip, İlahı bildiği,  hâkimiyet ve kudretini, ilmi ve iradesini onadığı, emrini uhdesine alıp itaat ile sadakat gösterdiği malikine karşı, kendi farazi iktidarını terk etmesi, nefsinin zararlı isteklerine karşı direnmesi, itiraz ve isyandan beri durmasının yanı sıra, bağlılığını; boyun eğerek, vazifelerini titizlik, saygı ve sevgi ile yerine getirerek alçak gönüllük göstermesi, sadece Allah’ın rızasını gözeten davranış ve çabalar içinde bulunması makbul bir ibadet ve mukabele bilincini ifade etmektedir.

 

Bununla birlikte:

 

   *Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım* ”. (Zariyât Suresi /56. Ayet ) hakikatini muvafık hareket etmek,

 

“ *Ey insanlar! Hem sizi, hem de sizden önceki insanları yaratan Rabbinize ibadet ediniz. Böyle yapmakla her türlü zarardan korunabilesiniz. O Rabbiniz ki yeryüzünü size bir döşek, göğü de bir kubbe yaptı. Gökten yağmur indirip, onunla size rızık olarak çeşitli mahsuller çıkardı. Öyleyse siz gerçeği bilip dururken sakın Rabbinize eş koşmayın*."  (Bakara Suresi /21-22. Ayet ) emrine uygun bir şekilde karşılık vermek ile Rububiyet ve ubudiyet dairesinin sınırlarını korumanın hassasiyetini göstermektir.

 

Hülasa İbadet:  Fatır ve Fıtrat arasında bir hilkat ahdinin tezahürü olarak; Allah’tan hayat, nimet ve ihsan, Kuldan ise mün’imi bilmek, marziyatı dairesinde işlemek, hamd ve şükür ile mukabele etmekle  kurulan ulvi bir mukabele rabıtasıdır.

 

Bu rabıtanın üssü'l-esası, en temel güç kaynağı,onu zarardan koruyan ve faydalı kılan , kabul olmasını sağlayan yegâne şart ; İman ,Marifet, Muhabbet, Niyet, Tefekkür, Takva  gibi kalbi,

 

Namaz, Oruç, Hac, Tesbih, Dua , Ebeveynlere  Hürmet, İnsanlara İyilik, Mahlukata Şefkat, Akrabalar Beyninde  Sıla-İ Rahim, Cihad  gibi bedeni,

 

Zekât, Sadaka, İnfak gibi faaliyetlerle gerçekleştirilen mali ibadetlerde İHLAS’IN bulunuyor olmasıdır.

 

İHLÂS:  Kulun fiili ve kalbi tüm davranışlarında yalnızca Allah’ın rızasını gözetmesi, başkalarının değil, O’nun hatırını âli tutması, amelini değer düşürücü olan riya, amaç ve hedef saptıran çıkar ve dünyevi kaygılardan arındırması, iyi niyetini ve hüsn-ü zannını koruyarak ibadete taalluk eden eylemlerini saf ve temiz bir şekilde içtenlikle gerçekleştirmesidir.

 

Bu nokta İHLÂS hakkında hatıra gelen birkaç önemli  noktayı arz edelim.

 

Birinci Nokta:

 

Bir Hadis-i Kutside Cenab-ı Hak Buyurmuş:  “ *İhlâs sırlarımdan bir sırdır, onu sevdiğim kulumun kalbine tevdi  ederim* ” ( HAŞİYE)

 

(HAŞİYE)  Tevdi: verme, bırakma, emanet etme anlamlarına gelir. Emanet edilme anlamı dikkat çekicidir. Çünkü ihlâs kişinin samimi, içten, istekli olduğu amaline terettüp eder. İhlâs her hangi bir dâhili ve harici etkenle zedelendiğinde onu kaçırmak ve ondan hâsıl olan neticeyi de kaybetmek gayet mümkündür.

 

Bu hadis-i Kutside sevdiğim kulum tabiri, kulun belirli bir aşamaya geldiği, Allah’ın rızasına muvafık hareket edebildiği, iradesini onun istek dairesine uygun kullanmakla mazhar olduğu bir kalbi safiyeti ifade ediyor. Ki bu bağlamda ihlâsın muhafaza edilmesinde yardım görüyor ve istihdam oluyor.

 

Yani ihlâslı davranış, duruş ve ameller ,  Allah’ın lütfu ile kişiyi MUHLİS (kendi iradesi ve gayretiyle ihlâsa kavuşan)  olmaktan , MUHLAS ( Allah tarafından kendine İhlâs bağışlanan kişi) olmaya namzet eder, çıkartır. Yukarıdaki Kutsi Hadise mazhar kılabilir.

 

Bu durumu İhlâs Risalesinin sonundaki duada bir talep olarak görmekteyiz.

 

Mealen:  *Allahım*!  *İhlâs Sûresinin hakkı için, bizi kendi iradesiyle  ihlâs sahibi (Muhlis) olan ve senin tarafından  ihlâsa eriştirilen (Muhlâs) kullarından eyle*. Âmin, âmin.

 

İkinci Nokta:  Allah’ın hayır murad ettiği kulunda ihlası perdelemesidir.

 

Bu konuda  bir lahika:

 

" *Aziz, sıddık kardeşlerim; Kastamonu’da ehl-i takvâ bir zât, şekvâ tarzında dedi: “Ben sukut etmişim. Eski halimi ve zevkleri ve nurları kaybetmişim* .”

 

*Ben de dedim* : “ *Belki terakki etmişsin ki, nefsi okşayan ve uhrevî meyvesini dünyada tattıran ve hodbinlik hissini veren zevkleri, keşifleri geri bırakıp, daha yüksek makama, mahviyet ve terk-i enâniyet ve fâni zevkleri aramamakla uçmuşsun*.”

 

*EVET, BİR EHEMMİYETLİ İHSAN-I İLÂHİ, İHSANINI, ENÂNİYETİNİ BIRAKMAYANA İHSAS ETMEMEKTİR; TÂ UCUB VE GURURA GİRMESİN*.

 

*Kardeşlerim; Bu hakikate binaen, bu adam gibi düşünen veya hüsn-ü zannın verdiği parlak makamları nazara alan zâtlar, sizlere bakıp içinizde mahviyet ve tevazu ve hizmetkârlık kisvesiyle görünen şakirtleri âdi, âmi adamlar görür ve der: “Bunlar mı hakikat kahramanları ve dünyaya karşı meydan okuyan? Heyhât! Bunlar nerede, evliyaları bu zamanda âciz bırakan bu kudsî hizmet mücahidleri nerede?” diyerek, dost ise inkisâr-ı hayâle uğrar, muarız ise kendi muhalefetini haklı bulur*."

 

(Şualar, On Üçüncü Şuâ)

 

ŞİMDİ İZAHLA İLGİLİ PARAGRAFI BURAYA ALALIM:

 

*İbadetin ruhu, ihlâstır*.

 

Yukarıda şerh edilen ibadetlerin her türüne hayat veren , onları canlı tutan, meyvedar kılan , makbuliyetle  sahibine hayırlar kazandıran , kulu Allah indinde sevimli ve sevgili yapan en temel kaide , olmaz ise olmaz düstur –yukarıda şerh edildiği vecihle- İHLÂS’tır.

 

 

*İhlas ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır*.

 

Bu bağlamda ihlâsı ihlâs yapan , onu ibadete hayat verecek niteliğe kavuşturacak unsur-u manevi ise , mükellef kılınan dini emirler ve insanın ihtiyarına bırakılan ahlaki ilerleyişe ait tüm ibadet ve ubudiyete tanımlanmış fıtrat ve hakikat vazifelerini Allah’ın emri olduğu bilinci ve sadece onun memnuniyeti tahsil etme niyetiyle yapmaktır.

 

*Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır*.

 

Evet,  Allah’ın rızası gözetilmeyen her iş , riya, ucb ve birçok manevi maraz bir nevi şirk içerdiğinden makbul olmaz. Allah’ın razı olmadığı davranışlar, uydurma ritüeller, bidatler hem dinen hem de itikaden ret edilmiş şeylerdir. ibadetler ile amaç edinilen gayeler  Allah’ın rızasını değil , kişinin nefsi çıkarlarını gözetmesi olduğundan batıldır. Şahsi hevadır. Şahsi hevasını gayeyi maksadı yapanlar , Allah ile arasına kendi arzularını koyduğundan firavunlaşmış ,bu çarpık  istekleri sebebi ile hak ve hakikat sarayından uzaklaştırılmışlardır.

 

ANCAK İBADETE TAALUK EDEN VE KARŞILIK İÇİN SÖYLENEN   :

 

*Faideler, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar*….. İşârât-ül İ'caz

 

Yani, ibadetlerin gerçekleştirmesi, vazifelerin yerine getirilmesinde asıl sebep, teklif, davet ve emir edilen şeylerin  Allah’ın emri olmasıdır. Yine o ibadetlere vaat edilen ve çoklukla beyan edilen hayır ve güzellikler ( illete ) uygun hareket etmekle, yani ibadeti gerekli kılan asıl sebebe riayet ederek, emr-i ilahinin hukukunu gözeterek, yaratılış nimetine karşı saygıyı koruyarak ulaşılacak nimetlerdir.

 

Bu bağlamda ibadetin bereketinden faydalanma, feyzinden istifade etme, Allah’tan peşin bir ecir bekleme gibi bir vaziyet alma durumu ise , ancak bu ibadetleri yapmak için şevk verici vesileler ( tercih ettirici nedenler)  olabilir. Eğer illet yerine konulsa , yani bizzat o faydalar kast edilse o ibadetin Allah’ın rızasından uzaklaşmasını netice vereceğinden makbul olmaz.

 

Bu satırın  geniş ve tam izahını yine eserlerden aktaralım.

 

" *Ubudiyet (ibadetler), emr-i İlahîye ve rıza-yı İlahîye bakar. Ubudiyetin dâîsi (sebebi) emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı Hak'tır. Semeratı ve fevaidi (meyve ve faideleri), uhreviyedir. Fakat ille-i gaiye (asıl maksad) olmamak, hem kasden istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faideler ve kendi kendine terettüb eden (ortaya çıkan) ve istenilmeyerek verilen semereler (meyveler), ubudiyete münafî (zıt) olmaz. Belki zaîfler için müşevvik ve müreccih (teşvik edici ve tercih sebebi) hükmüne geçerler*.

 

*Eğer o dünyaya ait faideler ve menfaatlar; o ubudiyete, o virde veya o zikre illet (gerçek sebeb) veya illetin bir cüz'ü olsa; o ubudiyeti kısmen ibtal eder. Belki o hasiyetli (özelliği olan) virdi akîm (neticesiz) bırakır, netice vermez*.

 

*İşte bu sırrı anlamayanlar, meselâ yüz hasiyeti ve faidesi bulunan Evrad-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendî'yi veya bin hasiyeti bulunan Cevşen-ül Kebir'i, o faidelerin bazılarını maksud-u bizzât niyet ederek okuyorlar. O faideleri göremiyorlar ve göremeyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünki o faideler, o evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasden ve bizzât istenilmeyecek. Çünki onlar fazlî (fazladan ihsan olarak) bir surette, o hâlis virde talebsiz terettüb eder. Onları niyet etse, ihlası bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer*.

 

*Yalnız bu kadar var ki; böyle hasiyetli evradı okumak için zaîf insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O faideleri düşünüp, şevke gelip; evradı sırf rıza-yı İlahî için, âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbuldür. Bu hikmet anlaşılmadığından; çoklar, aktabdan ve selef-i sâlihînden mervî olan (rivayet edilen) faideleri görmediklerinden şübheye düşer, hattâ inkâr da eder*…." (Notalar)

 

Demek ki; o faideler ve hikmetler bizzat kast edilmeyecek, edilse neticesidir.

 

Hem  ( istidraç olmaz ise) hakikatiyle gerçekleşmeyeceğinden talibini ümitsizlik ve şüpheye düşürebilir.

 

Velev tam muvafık olsa, bazı faideler elde etse  durum imtihana dönebilir.

 

Hem anlaşılıyor ki, kişinin evradı,ezkarı,tebihatı ve duası ibadet şuuru ve niyetiyle yapıldığında , maksadının alâsı, daha fazlası veya tam yararlısı, yahut gerçek olarak lazım olanı, hem bedelsiz ve külfetsiz olarak kefaret gerektirmeyeni, şükre vesile olma hasiyetiyle devam edecek olanı olması Allah’ın kendi rızası ile  vermesine bağlıdır.

 

Ayrıca bu terettüp meselesi çok sırlı bir meseledir. ( Marifetullah için bakınız Lem’alar Notalar / Onuncu Nota)

 

İhsan sisteminin en risksiz olanı bu olduğu gibi, amel ve ceza uygulaması da bu kanunla işler.

 

İyilik iyilik getirir. Fenalıklar fenalık.

 

Evet, hakikat her ne kadar böyle olsa da ekser insanlar şevke muhtaçtır. İhsanın acil olanına müşteridir. Aceleci fıtratı nedeniyle peşincidir. Tahammüllü azdır. İnsanın bu mahiyeti bile bu konunun bir parçasıdır.

 

Yani insan tevekkül ile  Allah’a güvenmeyi öğrenmelidir.

 

Onu vekil tayin ettiğini söylediğinde şüpheden çıkmalıdır.

 

Allah’ın işitip bildiğini ifade ettiğinde kendi hakkında tereddüttü terk etmelidir.

 

Kuvve-i maneviyesini rencide edecek , muvaffakiyetsizlikle sonuçlanacak, kendisini ikilem içinde bırakması muhtemel çelişkili girişimlerden uzaklaşmalı ve beklenti içinde olmamalıdır.

 

Böyle ikircikli durumlar ve bu durumlardan doğan duygular adeta Allah’ın inayet, ihsan ve lütfunun ispat edilmesini istemek gibi ağır yüklü vaziyetlerdir. Kırılganlığı arttırma ve sürekli yenilgiye uğrama dışında hiçbir karşılığı yoktur.

 

Peki zaif olan ve teşvik isteyen , bir anlamda zırlamayı kesmeyen duygulara karşı pratik olarak ne yapacağız.

 

1-      Nefsimizi bizi nasıl istismar ederse etsin, niyetimizi Allah rızası kasdı ile yapacağız.

 

 

2-      Evrad, ezkar, teşbih ,tahmid, okuma vs faaliyetlerimizi makul ölçülerde,her zaman yapılabilirlik düzeyinde tutacak ve o amelde devamlı olacağız.

 

 

3-      Beklenti vehmine önem vermeyecek, devam etttiğimiz hayırlı işleri sürdürebilecek alışkanlığı kazanmaya gayret edeceğiz.

 

……….. "Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz." Fâtiha Sûresi, 1:5……… *cümlesini, o üç cemaatin ve o büyük ve küçücük arkadaşlarım hesabına da söylemeye alıştım*…Şualar

 

 

4-      Hiçbir şeyin ziyan olmadığını, kaybolmadığını bileceğiz ve hiç bir şey olmasa bile amel defterimizde berekete vesile satırlar yazdırdığımızı düşüneceğiz.

 

Sonuç olarak her şeyin hakikatte olması gereken yere geldiği bizzat müşahede edilecek, ibadet ve ubudiyetlerin hakiki mana feyzine ulaşılacaktır.  İnşâallah…

 

 

5.1.26

Mütalaa Ders notları 30: Hüsn-ü niyeti ,Hüsn-ü zan, Hüsn-ü haslet, Hüsn-ü fikir...

 

Evvelkisinin nefs-i emmaresi, ona bir manevî cehennem ihzar etmiş. Ve ötekisinin hüsn-ü niyeti ve hüsn-ü zannı ve hüsn-ü hasleti ve hüsn-ü fikri, onu büyük bir ihsan ve saadete ve parlak bir fazilete ve feyze mazhar etmiş.

 

Konuya dersin başlangıç noktasından nazar edilmesi, söz konusu edilen bölüme intikaldeki süreç gelişimini göz önüne almak noktasında ehemmiyetlidir.

 

Bu ders bir fıtrat ve münasebet atfı ve iki iddia ile başlamaktadır.

 

Tanım: Şu Dünya ve dünya içindeki RUH-U İNSANÎ………. ( buna dair bazı hususiyetler konu içinde verilecektir)

 

İddiaları :

 

1-      ve insanda dinin mahiyet ve kıymetlerini; ve eğer din-i hak olmazsa dünya bir zindan olması; ve dinsiz insan en bedbaht mahlûk olduğunu……….

 

2-      ve şu âlemin tılsımını açan, ruh-u beşerîyi zulümâttan kurtaran Yâ Allah ve Lâ ilâhe illâllah olduğunu ……….

 

Şeklinde beyan eder.

 

Dersin girişinde bu kısma delalet için 2 ayet belirtilmiştir.

 

1 : “Allah Teâlâ ki, Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. Hayy Odur (Hayatı ezelî ve ebedî olan ve bütün varlıklara hayat veren Odur). Kayyum Odur (Bizzat kâim olan Odur. Varlığı sonsuza kadar devam eder, bütün varlıklar Onunla ayakta durur ve varlıkları Onunla devam eder).” Bakara Sûresi, 2:255.

 

Bu ayet “ŞU ÂLEMİN TILSIMINI AÇAN, RUH-U BEŞERÎYİ ZULÜMÂTTAN KURTARAN” iddiasının temel bürhanını oluşturmaktadır.

 

Bu delilin tazammun ettiği  hakikatin muhteviyatı ; Allah’ın varlığında birliği ve rububiyetinde kendisinden başka bir ilah bulunmadığı…. Ezeli zatıyla diri, canlı olan; ölmek  ve zeval bulmak şânından olmayan ve tüm hayata mazhar ettiği varlıklara hayat veren sıfatıyla Allah’ın Hayy olduğu … Bizâtihi mevcudiyetiyle,   ezelî ve ebedî ve Kâim olan, her şeyin varlığı kendisine bağlı olup, kâinatı tümüyle idare eden , mevcudata kıyam verip ayakta tutarak hikmeti gerçekleştiren Kayyum olan Allah’tır… manasıyla ifade edilerek hayata , içindekilere ve tüm ef’ale  evvelden ahire ..zahirden batına Allah’ın hâkimi mutlak olduğu ifade edilerek ,ihata dairesi nazar-ı imana  verilmiş…

 

2 : “Şüphesiz ki Allah katında makbul olan din İslâm dinidir.” Âl-i İmran Sûresi, 3:19.

 

Bu ayet ise; EĞER DİN-İ HAK OLMAZSA DÜNYA BİR ZİNDAN OLMASI meselesinin  esasını oluşturmaktadır.

 

Bu esas özelinde iddia edilen dinin Allah katında makbul olan İslâm dininin muhteviyatında olan ahkam ve içtimai ve ahlaki öğretilerin ….BUGÜN SİZİN İÇİN DİNİNİZİ KEMALE ERDİRDİM, SİZE NİMETİMİ TAMAMLADIM, SİZİN İÇİN DİN OLARAK İSLÂMİYET’İ BEĞENDİM.. Maide /3 ……..  Şeklinde Rabbimizin beyanıyla sabit olan keyfiyetinin İnsanın dünya ve ahiret saadetine medar olduğu hakikatidir. Çünkü bütün kuralları, önerme ve davetleri bizzat fatırı tarafından fıtrata en muvafık şekliyle tanzim edilmiştir. İnsanlığın gelişim süreçleri, tarihsel birikimleri, idrak seviyeleri, ihtiyaçlar, problemler ve adaletin tesisi gibi bir çok evreyi içinde zaman ve zemin muvakatında hikmeten olgunlaştırılmış şekliyle , Ahkam-ı Kur’aniye ile efendimizin A.S.M eline teslim edilen ve beşere talimi emredilen bir mükemmel sistem tesis edilmiştir.

 

Bediüzzaman Hazretlerinin dini İslamın hasiyeti bağlamında birkaç sözünü mütemmim mana olarak buraya alalım..

 

-          Mevcudiyetimizin hâmisi islamiyet...

 

-          Hakikat-i İslâmiyettir ki, asıl insaniyet-i kübrâ denilen şey odur. İnsaniyet-i suğrâ denilen mehâsin-i medeniyet, onun mukaddemesidir.

 

-          En bedihî ve zarurî bir hakikat ise İslâmiyettir.

 

-          Hakiki ve manevi hakim olacak ve beşeri dünyevi ve uhrevi saadete sevk edecek yalnız islamiyettir...

 

-          Doğru fenlerle teçhiz edilmiş olan ve hiçbir kuvvet onu kıramayacak bir mahiyette bulunan hakikat-i islamiyettir

 

-          Hakiki milliyetimizin esası, ruhu ise islamiyettir.

 

-          Ve devahiye karşı nokta-i istinadınız, muhabbetle ittihadı, marifetle imtizac-ı efkarı, uhuvvetle teavünü emreden nokta-i islamiyettir..,

 

-          Birincisi: mecmaü'l-mesakin, melceü'l-fukara, hakkı himaye, hakikatı muhafaza, gururu men, tekebbürü def eden, yegane islamiyettirevet, kemal ve şerefin mikyası islamiyettir.

 

-          Kıt'alarında hakiki ve manevi hakim ve beşeri, dünyevi ve uhrevi saadete sevk edecek yalnız islamiyettir ...

 

Dersimiz özelinde ve direkt ilgisi münasebeti sebebi ile  Efendimizin A.S.M  şu sözünü nakledip devam edeceğiz: “DİN GÜZEL AHLAKTIR.”

Evet ders temel olarak insanda bulunan iman ve marifet ile birlikte Dinden gelen güzel ahlakdan südür eden; farkındalık, Hüsn-ü zan, istikamet çizgisinde hareket, selim düşünce, doğru algı, isabetli yorum ve mazhariyetler arsındaki bağ ve intikallerden bahseder.

 

Muhalif olarak da söz konusu iman ve Terbiyeyi diniyeden  hissesi olmayan bir zihniyetin; gabaveti, ahmaklığı, su-i zannı, algısal zaafı, idraki yoksunluk ve düçar olunan akıbet bağlamında bir fiil ve fikir silsilesinin işleyişi hakkında bilgi verir.

 

Bizde bu pencereden baktığımızda, her iki örnek arasındaki farkı ve görerek iradi tercihimizin istikamet yönlü meylinin irademizde istencini ,kalbimizde temayülünü temin edebilme imkanı buluruz.

 

Şimdi bu manzarayı ders üzerinden rasat edelim:

 

Eski zamanda, iki kardeş uzun bir seyahate beraber gidiyorlar.

Git gide ta yol ikileşti.

O iki yol başında CİDDÎ bir adamı gördüler.

Ondan sordular: "HANGİ YOL İYİDİR?"

 O dahi onlara dedi ki:

-          Sağ yolda kanun ve nizama tebaiyet mecburiyeti vardır. Fakat o külfet içinde bir emniyet ve saadet vardır. Sol yolda ise serbestiyet ve hürriyet vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve şekavet vardır.

ŞİMDİ İNTİHAPTAKİ İHTİYAR SİZDEDİR.

 

Evet, iki kardeş birlikte çıktıkları yolculukta hem yol hem yolculuk hakkında , o yol ve yolculuğu bilen CİDDi, yani aldatmaz ve sıdk sahibi  birinden bu sülük hakkında bir yol tarifi ve bilgi aldılar. Bu bilgi ve tarife olan ihtiyaç fıtridir. Yani insanın yaratılışı hayat yolculuğuna dair sualleri yaratılışı itibariyle gerek aşikare gerekse gizli şekilde içinden sorar bunlara cevap arar.

 

Bu fıtri harekete geçirici saik iradeyi işlettirerek tercihsel özgürlüğün önünü açar. Tercihler ise iradi olduğundan mesuliyet ihtiyar edenindir.

 

Bu  bölümde bu manayı ifade eden cümle: *ŞİMDİ İNTİHAPTAKİ İHTİYAR SİZDEDİR* ….cümlesidir. Yani bu yolda yapacağı yolculuğun şeklini iradeniz ve tercihiniz belirleyecektir.

Bunu dinledikten sonra, *GÜZEL HUYLU* kardeş sağ yola  *TEVEKKELTÜ ALÂLLAH*  deyip gitti ve nizam ve intizama tebaiyeti kabul etti. ……… ( bu noktada 3 haslete dikkat ediyoruz 1- Güzel huy, 2 Tevekkül sahibi olmak, 3- Tebliği anlayıp  ahkamı kabul etmek)

….

*AHLÂKSIZ* ve serseri olan diğer kardeş, *SIRF SERBESTLİK* için sol yolu tercih etti. Zahiren hafif, *MÂNEN AĞIR* vaziyette giden bu adamı hayalen takip ediyoruz: ………. (Bu noktada 3 dikkat noktası var.. 1- Ahlak yoksunluğu, 2- Nefsin rahatına olan düşkünlük zile zahmetten kaçma, 3 - görüntüde hafiflik gibi algılanan yolculuğun dinin ve imanın vaat ettiği çizgide olmamasından meydana gelecek olan fena akıbetin oluşum süreçlerinin gelişim başlangıcı..)

………

İşte bu adam, dereden tepeden aşıp, git gide ta hâli bir sahrâya girdi. Birden müthiş bir sada işitti. Baktı ki, dehşetli bir arslan, meşelikten çıkıp ona hücum ediyor. O da kaçtı, ta altmış arşın derinliğinde susuz bir kuyuya rast geldi.

 

KORKUSUNDAN. ( korku kader planında musap olunan olaya bağlı amacın gerçekleşmesi için muhrik bir sebeptir. Kişinin bilgi, inanç gibi donanımına göre etki ve tepki gösterir)  kendini içine attı. Yarısına kadar düşüp elleri bir ağaca rast geldi, yapıştı. Kuyunun duvarında göğermiş olan o ağacın iki kökü var. İki fare, biri beyaz, biri siyah, o iki köke musallat olup kesiyorlar. Yukarıya baktı, gördü ki, arslan, nöbetçi gibi kuyunun başında bekliyor. Aşağıya baktı, gördü ki, dehşetli bir ejderha, içindedir. Başını kaldırmış, otuz arşın yukarıdaki ayağına takarrüp etmiş. Ağzı kuyu ağzı gibi geniştir. Kuyunun duvarına baktı, gördü ki, ısırıcı muzır haşarat, etrafını sarmışlar. Ağacın başına baktı, gördü ki, bir incir ağacıdır. Fakat, harika olarak, muhtelif çok ağaçların meyveleri, cevizden nara kadar, başında yemişleri var.

İşte, şu adam, SÛ-İ FEHMİNDEN, AKILSIZLIĞINDAN ANLAMIYOR Kİ, BU ADİ BİR İŞ DEĞİLDİR. Bu işler tesadüfî olamaz. Bu acip işler içinde garip esrar var. Ve PEK BÜYÜK BİR İŞLEYİCİ VAR OLDUĞUNU *İNTİKAL ETMEDİ*.  

Şimdi bunun KALBİ VE RUH VE AKLI ŞU ELÎM VAZİYETTEN GİZLİ FERYAD Ü FİGAN ETTİKLERi halde, NEFS-İ EMMÂRESİ, GÜYA BİRŞEY YOKMUŞ GİBİ TECÂHÜL EDİP, RUH VE KALBİN AĞLAMASINDAN KULAĞINI KAPAYIP, KENDİ KENDİNİ ALDATARAK, BİR BAHÇEDE BULUNUYOR GİBİ, O AĞACIN MEYVELERİNİ YEMEYE BAŞLADI. Halbuki o meyvelerin bir kısmı zehirli ve muzır idi.

……….Yani su-i fehm, akılsızlık, gabavet, gaflet, intibahtan yoksunluk ve nefsi emareye olan itimat ve sevgi öyle bir körlüktür ki, içinde bulunulan durumun mahiyetini görebilmekten külfetli bir mahrumiyettir………………

Bir hadis-i kudsîde Cenâb-ı Hak buyurmuş: …………."KULUM BENİ NASIL TANIRSA, ONUNLA ÖYLE MUAMELE EDERİM." ………(Allahı bilmek ve o bilmek içinde tesis edilecek bir ubudiyetin ehemmiyetini ve münasebetin yakineyet bağlamında tesisinde çok ciddi bir ehemmiyete sahiptir…İşte insan eğer Hâlıkı ile bir nisbet kurmak ve bir alış veriş geliştirmek istiyorsa Marifetullahı elde etmeli ve elde ettiği marifeti geliştirme yolunda ciddi bir hassasiyete sahip olmalıdır…………)    

  

İŞTE BU BEDBAHT adam, SÛİZAN VE AKILSIZLIĞIYLA, GÖRDÜĞÜNÜ ADİ VE AYN-I HAKİKAT TELÂKKİ ETTİ ve ÖYLE DE MUAMELE GÖRDÜ VE GÖRÜYOR VE GÖRECEK. Ne ölüyor ki kurtulsun, ne de yaşıyor; böylece azap çekiyor. Biz de şu meş'umu bu azapta bırakıp döneceğiz. Ta öteki kardeşin halini anlayacağız.

 

………….İşte Allah hakkında bir marifeti ve rububiyeti hakkında hüsnü zannı olmayan bedbahttır. Zahirperest nazarı ile imanın şuaından mahrum olarak kainat ve hadisata bakan kendi aynasına akseden şekliyle bir malumata sahip olacaktır. Bu istikametsiz ve yanılgı nazarı su-i zannı ile ittifak ettiğinde çaresiz bir kısır döngü ve fıskın  zülümatı  o adamı istila edecektir. Burada acı olan marifetullahtan yoksun olmanın insanın başına açtığı felakettir…………….

…..

……………Öteki kardeşin kendini rahat ettiren ve yolcuğundaki sır perdesini aralayan ve onu selâmete çıkartan VASFI ( akıllılık ve güzel ahlak) ve o vasıfla mümtaz kişiliğe terettüp eden ( güzel düşünce, güzel hayal, kendi kendine yetme ve iç barış, rahatlık, suhulet, güven, emniyet, meşru serbestiyet gibi)  sonuçlar büyük harfle belirtilecektir……

 

İşte şu MÜBAREK AKILLI ZÂT gidiyor. Fakat biraderi gibi SIKINTI ÇEKMİYOR.

ÇÜNKÜ GÜZEL AHLÂKLI OLDUĞUNDAN GÜZEL ŞEYLERİ DÜŞÜNÜR,

GÜZEL HÜLYALAR EDER,

KENDİ KENDİNE ÜNSİYET EDER.

Hem biraderi gibi ZAHMET VE MEŞAKKAT ÇEKMİYOR.

Çünkü NİZAMI BİLİR, TEBAİYET EDER, TESHİLÂT GÖRÜR.

ASAYİŞ VE EMNİYET İÇİNDE SERBEST GİDİYOR.

 

…………..Şimdi Bu zatın bu vasıflarla kardeşi gibi  içinde girdiği durumu değerlendirmesi, vaziyet algısı  ve anlam intikallerine, hal, tavır, fiil, fikir ve sonuç ilişiğinde bakalım…………

 

İşte, bir bahçeye rast geldi. İçinde hem güzel çiçek ve meyveler var; hem bakılmadığı için murdar şeyler de bulunuyor. Kardeşi dahi böyle birisine girmişti.

 

Fakat murdar şeylere dikkat edip meşgul olmuş, midesini bulandırmış, hiç istirahat etmeden çıkıp gitmişti. Bu zât ise, "HERŞEYİN İYİSİNE BAK"………. ( herşeyin iyisini görebilenler en temel anlamıyla hüsn-ü zan sahiplerdir..Gördükleri güzellikleri er geç yaşayacak olanlar ise ehl-i tevekkül olanlardır) …………….kaidesiyle amel edip, MURDAR ŞEYLERE HİÇ BAKMADI……..Böylelikle onun hüsn-ü zannı sebebiyle :

 

İyi şeylerden iyi istifade etti.

 

Güzelce istirahat ederek çıkıp gidiyor.

………..

 

Sonra, git gide, bu dahi evvelki biraderi gibi bir sahrâ-i azîmeye girdi. Birden, hücum eden bir arslanın sesini işitti, korktu. Fakat biraderi kadar korkmadı. Çünkü, hüsn-ü zannıyla ve güzel fikriyle, "Şu sahrânın bir hâkimi var. Ve bu arslan o hâkimin taht-ı emrinde bir hizmetkâr olması ihtimali var" diye düşünüp tesellî buldu. Fakat yine kaçtı. Ta altmış arşın derinliğinde bir susuz kuyuya rast geldi, kendini içine attı. Biraderi gibi, ortasında bir ağaca eli yapıştı, havada muallâk kaldı. Baktı, iki hayvan, o ağacın iki kökünü kesiyorlar. Yukarıya baktı arslan, aşağıya baktı bir ejderha gördü. Aynı kardeşi gibi, bir acip vaziyet gördü.

 

 BU DAHİ TEDEHHÜŞ ETTİ—FAKAT KARDEŞİNİN DEHŞETİNDEN BİN DERECE HAFİF.

 

……NEDEN????..........

 

Çünkü GÜZEL AHLÂKI ONA GÜZEL FİKİR VERMİŞ;

VE GÜZEL FİKİR İSE, ONA HERŞEYİN GÜZEL CİHETİNİ GÖSTERİYOR.

İşte, bu sebepten ………( güzel ahlak ve güzel ahlaktan gelen güzel fikir, güzel fikirden çıkan güzel olanı görüş saikiyle) ……….şöyle düşündü ki:

……

( DURUM TESPİTİ VE FARKINDALIĞIN OLUŞMASINA BAĞLI İNTİKALLER )

 

1-      Bu acip işler birbiriyle alâkadardır.

2-      Hem bir emirle hareket ederler gibi görünüyor.

3-      Öyle ise bu işlerde bir tılsım vardır.

4-      Evet, bunlar bir gizli hâkimin emriyle dönerler.

5-      Öyle ise ben yalnız değilim.

6-      O gizli hâkim bana bakıyor, beni tecrübe ediyor, bir maksat için beni bir yere sevk edip davet ediyor."

 

(FARKINDALIKTAN SONRA GELİŞEN İNTİKAL)

 

Şu tatlı korku ve güzel fikirden bir merak neş'et eder ki:

(KORKUNUN MAKSUDA OLAN İSTİKAMETLİ YÖNELLENDİRİMİ HAVF VE RECA DENGESİNE SAHİP VE UNSİYET TARAFI GALİP OLAN İSALEDİR)

Ders bağlamındaki örneği:

"ACABA BENİ TECRÜBE EDİP KENDİNİ BANA TANITTIRMAK İSTEYEN VE BU ACİP YOLLA BİR MAKSADA SEVK EDEN KİMDİR?"

 

(MERAK İLE BİLMEK ARZUSUNUN AKIL VE KAP MENZİLLERİNDE DOĞUŞU VE BABDA ORTAYA ÇIKAN İNTİKALLER ) ……….bilmek isteği ,bilinmek isteğinin insanda makes bulan bir tezahür pırıltıdır………..

 

1-      Sonra, TANIMAK MERAKINDAN, TILSIM SAHİBİNİN MUHABBETİ NEŞ'ET ETTİ.

2-      Ve şu MUHABBETTEN, TILSIMI AÇMAK ARZUSU NEŞ'ET ETTİ.

3-      Ve o ARZUDAN, tılsım sahibini RAZI EDECEK VE HOŞUNA GİDECEK bir GÜZEL VAZİYET ALMAK İRADESİ NEŞ'ET ETTİ.

 

…………..Bundan sonra kazandığı ilgi , merak ve marifet saikiyle, nazarını derinleştirmek,hikmete nüfüz etmek, esrarı kavramak ve yakin kesbetmek için hakikati hali tahkik nazarı ile rasat etti:………….

 

Sonra, ağacın başına baktı, gördü ki, incir ağacıdır. Fakat başında binlerle ağacın meyveleri vardır. O vakit bütün bütün korkusu gitti. Çünkü kat'î anladı ki, bu incir ağacı bir listedir, bir fihristedir, bir sergidir. O mahfî hâkim, bağ ve bostanındaki meyvelerin nümunelerini, bir tılsım ve bir mucize ile o ağaca takmış ve kendi misafirlerine ihzar ettiği et'imeye birer işaret suretinde o ağacı tezyin etmiş olmalı. Yoksa, bir tek ağaç, binler ağaçların meyvelerini vermez.

 

…………Esbabın garaip perdesini araladı ve müsebbibül esbabı gördü………..

 

SONRA NİYAZA BAŞLADI. TA TILSIMIN ANAHTARI ONA İLHAM OLDU.

 

Yani: Muhtaç ve çaresiz olduğunun bilincine vararak mevlasına yalvarıp dua etti, tekellüfsüz ve samimi bir şekilde yakararak…………..

 

BAĞIRDI Kİ:

 

"EY BU YERLERİN HÂKİMİ! SENİN BAHTINA DÜŞTÜM. SANA DEHALET EDİYORUM VE SANA HİZMETKÂRIM VE SENİN RIZANI İSTİYORUM VE SENİ ARIYORUM."

…………………..

"İ’lem eyyühe’l-aziz! Acz, nidânın mâdenidir. İhtiyaç duanın menbaıdır."

"Feyâ Rabbî, yâ Hâlıkî, yâ Mâlikî! Seni çağırmakta hüccetim, hâcetimdir. Sana yaptığım dualarda uddetim fâkatimdir. Vesilem, fıkdan-ı hile ve fakrimdir. Hazinem aczimdir. Re’sülmâlim, emellerimdir. Şefîim, Habîbin (aleyhissalâtü vesselâm) ve rahmetindir. Afv eyle, mağfiret eyle ve merhamet eyle, yâ Allah, yâ Rahmân, yâ Rahîm! Âmin."

…………………………

VE BU NİYAZDAN SONRA, BİRDEN KUYUNUN DUVARI YARILIP, ŞAHANE, NEZİH VE GÜZEL BİR BAHÇEYE BİR KAPI AÇILDI. BELKİ, EJDERHA AĞZI O KAPIYA İNKILÂB ETTİ VE ARSLAN VE EJDERHA İKİ HİZMETKÂR SURETİNİ GİYDİLER VE ONU İÇERİYE DAVET EDİYORLAR. HATTÂ O ARSLAN, KENDİSİNE MUSAHHAR BİR AT ŞEKLİNE GİRDİ.

 

………….. *Hikmetin sırrı Celâli  tahakkuk ettiğinde ,illetin esrarı Cemali görünür* …………….

Evet konumuz olan paragrafa gelene kadar yine inanç ve ahlâk yapısına bağlı akıl ve ruh halleri ve yapıya bağlı gelişmeler, intikaller ,tedbirler, mahiyetler, durum tespitleri ve önermeler  üzerinde bazı hakaik nakledilmiş. Onları aynen alıyoruz. Şöyle ki:

 

İşte ey tembel nefsim ve ey hayalî arkadaşım! Geliniz, bu iki kardeşin vaziyetlerini muvazene edelim. Ta, iyilik nasıl iyilik getirir ve fenalık nasıl fenalık getirir, görelim, bilelim.

 

Bakınız, sol yolun bedbaht yolcusu, her vakit ejderhanın ağzına girmeye muntazırdır, titriyor. Ve şu bahtiyar ise, meyvedar ve revnaktar bir bahçeye davet edilir.

 

Hem o bedbaht, elîm bir dehşette ve azîm bir korku içinde kalbi parçalanıyor. Ve şu bahtiyar ise, leziz bir ibret, tatlı bir havf, mahbub bir marifet içinde garip şeyleri seyir ve temâşâ ediyor.

 

Hem o bedbaht, vahşet ve meyusiyet ve kimsesizlik içinde azap çekiyor. Ve şu bahtiyar ise, ünsiyet ve ümit ve iştiyak içinde telezzüz ediyor.

 

Hem o bedbaht, kendini vahşî canavarların hücumuna maruz bir mahpus hükmünde görüyor. Ve şu bahtiyar ise, bir aziz misafirdir ki, misafiri olduğu mihmandar-ı kerîmin acip hizmetkârlarıyla ünsiyet edip eğleniyor.

 

Hem o bedbaht, zahiren leziz, mânen zehirli yemişleri yemekle azabını tâcil ediyor. Zira o meyveler, nümunelerdir: Tatmaya izin var, ta asıllarına talip olup müşteri olsun. Yoksa hayvan gibi yutmaya izin yoktur. Ve şu bahtiyar ise, tadar, işi anlar, yemesini tehir eder ve intizar ile telezzüz eder.

 

Hem o bedbaht kendi kendine zulmetmiş. Gündüz gibi güzel bir hakikati ve parlak bir vaziyeti, basiretsizliğiyle kendisine muzlim ve zulümatlı bir evham, bir cehennem şekline getirmiş. Ne şefkate müstehaktır ve ne de kimseden şekvâya hakkı vardır. Meselâ, bir adam, güzel bir bahçede, ahbaplarının ortasında, yaz mevsiminde, hoş bir ziyafetteki keyfe kanaat etmeyip kendini pis müskirlerle sarhoş edip kendisini kış ortasında, canavarlar içinde, aç, çıplak tahayyül edip bağırmaya ve ağlamaya başlasa, nasıl şefkate lâyık değil, kendi kendine zulmediyor, dostlarını canavar görüp tahkir ediyor. İşte bu bedbaht dahi öyledir.

 

Ve şu bahtiyar ise, hakikati görür. Hakikat ise güzeldir. Hakikatin hüsnünü derk etmekle, hakikat sahibinin kemâline hürmet eder, rahmetine müstehak olur. İşte, "Fenalığı kendinden, iyiliği Allah'tan bil" olan hükm-ü Kur'ânînin sırrı zâhir oluyor.

 

Daha bunlar gibi sair farkları muvazene etsen, anlayacaksın ki, EVVELKİSİNİN NEFS-İ EMMÂRESİ ONA BİR MÂNEVÎ CEHENNEM İHZAR ETMİŞ. VE ÖTEKİSİNİN HÜSN-Ü NİYETİ VE HÜSN-Ü ZANNI VE HÜSN-Ü HASLETİ VE HÜSN-Ü FİKRİ, ONU BÜYÜK BİR İHSAN VE SAADETE VE PARLAK BİR FAZİLETE VE FEYZE MAZHAR ETMİŞ.

 

Mütebakisinin okunması ile dersin ikmalini tavsiye ederek burada bırakıyoruz İnşâallah………

Mütalaa Ders notları 29: Gaflet, Fütur

 

Birinci mektup için çok izahlı ve teferruatlı bir alana geçmeden dikkat çeken 2 ifadeye  ve  mevsimsel geçişlerin ve içinde getirdiği düzen değiştirici bazı mesaili nazara verip, yine aynı mektup içinde EHEMMİYETİ ile  ifade edilen bir konu için eserlerden alıntılarla dikkat çekip sonunda bir iki kelam edeceğiz İnşâallah…

 

Bu noktada birinci kelimemiz GAFLET

 

Gaflet: Bir şeyi yeterli ölçüde dikkat ve özen göstermediği için unutmak, dalgınlıkla veya unutmadığı halde terk ve ihmal etmek, aldanmak, farketmemek, boş bulunmak, basîretsizlik, aymazlık, açık gerçeği görememe, uyuşukluk…

 

İkinci kelimemiz FÜTUR

 

Fütur : Bezginlik, usanç, bıkkınlık, yeis, bezginliğin verdiği gevşeklik ve gayretsizlik..

 

Görüldüğü üzere bu iki kelime bir biri ile etkileşim içinde olan ve İnsanı kendi vazife-i asliyesine karşı uzak ve yabani düşüren 2 haldir.

 

İlgili mektubun giriş satırında : ŞUHUR-U MUHARREME'DEN SONRA, HUSUSAN BAHARA YAKIN,  HAYAT-I DÜNYEVİYE GAFLETİ BİR DERECE FÜTUR VERMEKLE BERABER…… Şeklinde beyan edilen konunun biraz daha detaylandırıldığı sair satırlarda :

 

İKİNCİ MESELE: BEN HEM KENDİMDE, HEM BU YAKINDAKİ RİSALE-İ NUR TALEBELERİNDE ŞUHUR-U MUHARREMEDEN SONRA BİR YORGUNLUK VE ŞEVKTE BİR FÜTUR GÖRÜYORDUM. SEBEBİNİ VÂZIHAN BİLMİYORDUM. ŞİMDİ, ESKİDE SÖYLEDİĞİM TAHMİNÎ SEBEP, HAKİKAT OLDUĞUNU GÖRDÜM. ŞÖYLE Kİ:

 

NASIL MADDÎ HAVA FENA İSE, FENA TESİR EDİYOR; MÂNEVÎ HAVA DA BOZULSA, HERKESİN İSTİDADINA GÖRE BİR SARSINTI VERİR. *ŞUHUR-U SELÂSE VE MUHARREMEDE ÂLEM-İ İSLÂMIN MÂNEVÎ HAVASI, UMUM EHL-İ İMANIN ÂHİRET KAZANCINA VE TİCARETİNE CİDDÎ TEVECCÜHLERİ VE HİMMETLERİ VE TENVİRLERİ O HAVAYI SÂFİLEŞTİRİYOR, GÜZELLEŞTİRİYOR, MÜTHİŞ ÂRIZALARA VE FIRTINALARA MUKABELE EDİYOR. HERKES O SAYEDE VE SAYESİNDE DERECESİNE GÖRE İSTİFADE EDER. FAKAT O ŞUHUR-U MÜBAREKE GİTTİKTEN SONRA*, ÂDETÂ O ÂHİRET TİCARETİNİN MEŞHERİ VE PAZARI DEĞİŞTİĞİ GİBİ, DÜNYA SERGİSİ AÇILMAYA BAŞLIYOR. EKSER HİMMETLER, BİR DERECE VAZİYETİ DEĞİŞİYOR. HAVAYI TESMİM EDEN BUHARAT-I MÜZAHREFE O MANEVÎ HAVAYI BOZAR. HERKES DERECESİNE GÖRE ONDAN ZEDELENİR.

 

BU HAVANIN ZARARINDAN KURTULMAK ÇARESİ, RİSALE-İ NUR'UN GÖZÜYLE BAKMAK VE NE KADAR MÜŞKİLÂT ZİYADE LEŞSE, KUDSÎ VAZİFE İTİBARIYLA DAHA ZİYADE CİDDİYET VE ŞEVKLE HAREKET ETMEKTİR. ÇÜNKÜ BAŞKALARIN FÜTURU VE ÇEKİLMESİ, EHL-İ HİMMETİN ŞEVKİNİ, GAYRETİNİ ZİYADE LEŞTİRMEYE SEBEPTİR. ZİRA, GİDENLERİN VAZİFELERİNİ DE BİR DERECE YAPMAYA KENDİNİ MECBUR BİLİR VE BİLMELİDİRLER…Kastamonu lahikası

 

Şeklinde , hem durum hem çözümü hem de vazifeye avdeti temin edici esaslar zikredilmiştir.

 

Yine arz edilen manaya mütemmim olarak aşağıdaki paragrafı ilave edelim.

 

SALİSEN: AZİZ KARDEŞLERİM, BAHAR VE YAZIN MEŞGALELERİ, HEM GECELERİN KISALMASI, HEM ŞUHÛR-U SELÂSENİN GİTMESİ EKSER KARDEŞLERİMİN BİR DERECE HİSSE ALMASI VE DAHA SAİR BAZI ESBABIN BULUNMASI, ELBETTE BİR DERECE NEŞ'ELİ KIŞ DERSİNE FÜTUR VERİR. FAKAT ONLARDAN GELEN FÜTUR, SİZE FÜTUR VERMESİN. ÇÜNKÜ O DERSLER, ULÛM-U İMANİYEDEN OLDUĞU İÇİN, BİR İNSAN YALNIZ KENDİ NEFSİNE DİNLETTİRSE YETER. BÂHUSUS, SİZ DAİMA BİR-İKİ HAKİKÎ KARDEŞİ DE BULURSUNUZ.

 

HEM O DERSİ DİNLEYENLER YALNIZ İNSANLAR DEĞİL. CENÂB-I HAKKIN ZÎŞUUR ÇOK MAHLÛKATI VARDIR Kİ, HAKAİK-İ İMANİYENİN İSTİMÂINDAN ÇOK ZEVK ALIRLAR. SİZİN O KISIM ARKADAŞINIZ VE MÜSTEMİLERİNİZ ÇOKTUR…..Barla L.

 

Demek ki insanın kendi iradesi dışında birçok hadise cereyan edebiliyor. Cenab-ı Hakkın alem-i kebire koyduğu bir çok manevi yasa ve tekvini kanunlar alem-i asgar olan insan da tesire neden olabiliyor. İnsan hadisatın eliyle imtihan ediyor, karışlayış ve mukabele tarzıyla derece alıyor, sevap kazanıyor veya zarar ediyor.

 

Yani konu ne olursa olsun, İmtihan olduğumuzu unutmadan, kulluğumuzun farkında olarak vazife-i fıtratımız ne ise, durulacak taraf olarak itikadımıza tanımlanmış ve hırz-ı can ettiğimiz saf hangisi ise, uhdemize aldığımızı ilan ettiğimiz hakikat dairesi neyi gerektiriyor ise  ….. GAFLET ESBAB INDAN TECERRÜD edip , gaflet ve fütur düşmanlarına teslim olmadan siperimizde ve manevi cephelerde mücadelemize devam edeceğiz.

 

Evet, söz konusu bu mektup içinde EHEMMİYETİ nazara verişmiş ve bizimde değineceğimizi ifade ettiğimiz diğer husus:

 

Bu husus ilgili mektupta……….. O MEKTUBUNUZDA, ÇOK EHEMMİYETLİ BİR HÂDİSE-İ NURİYEDEN BAHİS VAR Kİ, *HİZB-ÜL EKBER-ÜL KUR'AN*'I TAB'ETMEK TEŞEBBÜSÜDÜR.. şeklinde ifade edilmiş.

 

Bu noktada HİZB-ÜL EKBER-ÜL KUR'AN nedir? Neden bu kadar ehemmiyetlidir?  Sorularının cevabını bulmak hem de bu eserle aramızda bir münasebet geliştirmek için mahiyetini anlamaya çalışacağız.

 

………….

 

HİZB-ÜL EKBER-ÜL KUR'AN risale-i nurda çeşitli isimler ile anılmış olup , Münacat’ül Kur’an ve Hizbü'l-ekberi'l Nûri ile karıştırılabilmektedir. Bu eser  ilgili zamanda Hüsrev  Ağabey ‘in hattı ile yazılmış olan ve bugün - yayın evi olarak  bizim bildiğimiz kadarıyla- HİZBUL KUR'ANİ EKBER adıyla Hayrat yayınları ve Envar Neşriatta HİZBÜ′L-KURAN adı ve  Hamid Aytaç hattı ile , ve bazı mobil uygulamalarda yine HİZBÜ′L-KURAN olarak  yayımlanmış olan yaklaşıl 150 sahifelik bir eserdir. Bununla birlikte eserin  müstakil ve  orijinal  ismi:  HİZBÜ'L-EKBERİ'L-KUR'ÂNÎ VE HİZBÜ'L-KUR'ÂNİ'L-MUAZZAM olarak kabul edilmektedir.

 

Şimdi eserle ilgili konulara nazar edelim.

 

…….Sizlere Risaletü’n-Nur’un Hizb-i Ekber’ini ve Kur’an’ın Hizb-i Azam’ını göndermek isterdim. Fakat Hizb-i Azam çok uzun olduğundan daha yazdıramadım……Kastamonu Lahikası

 

……..Risale-i Nur şakirtlerini neşr-i envar-ı Kur’aniyede muvaffak eylesin. Amin. Hizbü’l-Azam-ı Kur’aninin gelmesini iştiyakla bekliyoruz…..Kastamonu Lahikası

 

……….  Mektubunuzda çok ehemmiyetli bir hadise-i Nuriyeden bahis var ki Hizbü’l-Ekberü’l-Kur’an’ı tab etmek teşebbüsüdür. Evet, o Hizbü’l-Ekber’deki ayat bütün Risale-i Nuriyenin ruhu, esası, madeni, üstadı ve güneşidir. Onun tab’ından sonra mümkünse Risale-i Nur’un Hizbü’l-Ekberi namında Arabiyyü’l-ibare ve iki Ayetü’l-Kübra ve münacatın hülasası olan risaleyi dahi tab etmek lazımdır. Fakat elinizdeki nüsha benim nüsham gibi mükemmel değil. Biz burada yazıp isterseniz size gönderelim. İsterseniz İstanbul’da matbaada olan vekilinize gönderelim, adresini bildiriniz……… Kastamonu Lahikası

 

………Yirmi Sekizinci Mektub’un rüyaya ait birinci risalesinin altıncı nüktesinde rüya-yı sadıka, kader-i İlahinin her şeyi ihata ettiğine bir hüccet-i katıa hükmünde Üstadımız binler tecrübeyle gördüğü gibi aynen bu vakıa dahi bizlere şuhud derecesinde kat’i ispat etti ki hadisat vücuda gelmeden evvel mukadderdir, malumdur, muayyendir, kader-i İlahinin mizanıyla geliyor diye bu rükn-ü imaniye bize gayet latif ve kat’i bir nümune oldu.

 

Hem aynı rüyanın ikinci tabakasında Üstadımız görüyor ki Risale-i Nur’un heyetine bir ferman geliyor. Birden geldi, o kudsi ferman Kur’an çıktı. Bunun tabiri aynı günün aynı tecrübe saatinde Kur’an’ın Hizbü’l-Ekberi ümit edilmediği bir vakitte, malum Asiye Hanımın hanesinde etrafı tezyin edilen Hizbü’l-Ekberi yüz senelik bir güzel kap içinde, o kabın, üstünde sırmayla padişahların mühim fermanlarında tuğra-i şahane işlenmiş olduğunu gördük.

 

Üstadımız dedi ki: Ferman geldi diye Kur’an çıktı. Şimdi de Kur’an’ın Hizbü’l-Ekberi geldi. Üstünde ferman tuğrası bulunduğundan, Risale-i Nur’un heyetine beşaretli ve medar-ı feyiz ve terakki bir ferman-ı Rabbani hükmüne geçeceğini rahmet-i İlahiyeden bekliyoruz. Bu tabirden sonra ikinci günü sizin çok kıymettar hediyeniz hakiki tabirini güneş gibi meydana çıkardı………Kastamonu Lahikası

 

………Kur’an-ı Azimüşşan ve Mucizü’l-Beyan’ın, Hizbü’l-Ekberü’l-Azam namında Resailü’n-Nuriye’nin menbaları ve esasları olan beş yüzden fazla ayatları yazdık, bu Ramazanda size göndermeye muvaffak olamadık. İnşaallah bir vakit size gönderilecek……..Kastamonu Lahikası

 

………..Üçüncü günde daha şiddetli arama ve taharri etmek, zabıtanın siyasi komiseri bir taharri komiseriyle geldiği vakitten iki üç saat evvel üç kerametli risalelerin kumandasında bütün risaleler kendilerini ellere vermemek için ortada görünmediler. Bütün iki saat o taharri neticesinde Ankara’dan gelen bir Ramazan tebrikiyle, bir Ramazaniye Risalesini elde ettiler. Mütalaadan sonra iade etmek vaadiyle aldılar. Bütün bu halat yüksekte duran Mucizatlı Kur’an-ı Azimüşşan’la beraber i’cazlı Hizb-i Kur’ani’nin nüshaları ve Hizb-i Nuri’nin risaleleri, bu harika vaziyeti gösterdiler. Cenab-ı Hakka onların hurufatı adedince ve şehr-i Ramazan’ın dakikalarının aşireleri sayısınca hamd ü sena ediyoruz. Elhamdü lillahi ala külli hal……Kastamonu Lahikası

 

…….Bütün risalelerin hususi menbaları, madenleri olan binden ziyade ayat-ı Kur’aniyeyi kendi Kur’anımda, evvelce işaretler koyup bir Hizb-i Azam-ı Kur’ani yapmak niyet etmiştim. Şimdi bu Hizb-i Azam ve bu vird-i ekber Risale-i Nur mensuplarına bazı eyyam-ı mübarekede okunması için bir zaman size de göndermek hakkınız var. İnşallah bir zaman sonra size gönderilecek. Bazı kelimelerini tercüme ve bir kısım kayıtlarını tefhim için vakit bulsam, gayet kısa haşiye gibi bir şeyi yazacağım……..Kastamonu Lahikası

 

………..Hafız Ali’nin Hizb-i Kur’ani ve Hizb-i Nurivdeki yanlışlardan teessürünü bildiriyor. Kat’iyen o bilsin ki o ve Tahiri ve Hafız Mustafa ve arkadaşlarının gayretleriyle tab edilen o iki hizb bu zamanda, bu şerait içinde gayet parlak bir muzafferiyet-i Nuriyedir. Onların defter-i amaline her tarafta hasenatları geçirilir. Kim okusa onların hissesi var. Yanlışları tahminimizden çok azdır. Lillahilhamd kolayca tashih ettik. Layık ellere girmiş…….Kastamonu Lahikası

 

………Zaman-ı Saadetten şimdiye kadar cari bir adet-i İslamiyeye ittibaen, Risale-i Nur’un hususi menbaları olan yüzer ayat-ı meşhureyi büyük bir en’am gibi Hizb-i Kur’ani yaptığımızı “Dinde tahrifat yapıyor” diye muaheze etmişler……Şualar …..  (tahrifat konusu bağlamında aşağıdaki paragraf da konuyu aydınlatan bir paylaşılacaktır)

 

……….Yine Hizb-i Kur’an’ımızın bahsine döneriz: Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselamın büyük bir kumandanı olan Hazret-i Üsame radıyallahü anh bir gün “hamd”e ait, bir gün “istiğfar”a ait ayetler, bir gün “tesbih”e ait, bir gün “tevekkül”e, bir gün de “selam” lafzına, bir gün de “tevhid” ve “La ilahe illa Hu”ya ait, bir gün de “Rab” kelimesine ait bütün Kur’an’dan müteferrik surelerden bir hizb-i Kur’ani çıkarmış, kendine bir vird eylemiş. Demek böyle hizblere izn-i Peygamberi (aleyhissalatü vesselam) var. Hem bizim hizb-i Kur’an’ımız iman hakikatlerine dair ayetleri, hususan sureler başlarındaki ayetleri cem ettiğinden başlarında yazılmış. Bu hizb tamam-ı Kur’an’ı okumaya büyük bir şevk verir, noksaniyet vermez. Hem yirmi günde okunacak arzu edilen bazı imani ayetler bir iki günde bu hizipte okunduğundan, bir zaman bütün surelerin başında bir kısım ayetleriyle beraber, Risale-i Nur’un esasları olan bazı ayat-ı imaniyeyi kendime vird eylemiştim. Sonra bir hizb suretine girdi…….Emirdağ Lahikası

 

………Risale-i Nur’un üstadı ve me’hazı ve Said’in de çok zamandan beri bir virdi olan bazı ayetler bir hizb-i Kur’ani suretinde bir kısım talebelerin arzularıyla kaleme alınmış. Sonra da tab edilmiş. Ve dört beş mahkemenin de gösterdiği ehl-i vukuf ulemaları ve hatta Diyanet Riyaseti dairesi ve İstanbul’un fetva dairesindeki tetkik-i kütüb-i diniye heyetinden hiçbir alim ve ehl-i vukuf ulemaları itiraz etmemişler. Belki takdir edip tahsin etmişler. Çünkü başta Sahabeler ve matbu Mecmuatü’l-Ahzab’da bulunan Hazret-i Üsame radıyallahu anh hizb-i Kur’anisi ki her bir günde bir kısmını okumakla taksim edilmiştir. Ve aynı kitapta ve Mecmuatü’l-Ahzab’ın aynı cildinde İmam-ı Gazali’nin (ra) bir hizb-i Kur’anisi ve çok ehl-i velayetin kendi meşreplerine muvafık bazı sureleri ve ayetleri bir hizb-i mahsus-ı Kur’ani yaptıkları meydandadır.

 

On sene evvel şehiden vefat eden Merhum Hafız Ali gibi Nurun kahramanlarından benim hususi virdimi ve Risale-i Nur’un üstadları ve menbaları olan mühim ayetleri cem etmek istediler. Sonra onlara gönderdim. Onlar da tab ettirdiler. Çünkü herkes her vakit bütün Kur’an’ı okumaya vakit bulamıyor. Fakat böyle bir hizb-i Kur’ani eline geçse her vakit istifade edebilir fikriyle hem sevapları çok ziyade olan ayetler ve sureler içinde yazılmış. Zaten Kur’an-ı Hakim’in bir mucizesi şudur ki ehl-i hakikatten ve kemalattan her bir meslek sahibi meşrebine muvafık, Kur’an’da bir Kur’an’ını, bir hizb-i mahsusunu, bir üstadını bulur. Güya tek bir Kur’an’da binler Kur’an var. Bu mucizenin sırrı şudur ki: Kur’an-ı Hakim’in ayetlerinin ve kelamlarının münasebetleri yalnız beraber olanlara değil, belki pek çok ayetlere ve kelamlara ve kelimelere münasebeti var, bakıyor. İşaratü’l-İ’caz tefsir-i Nuriyede bu sır bir derece gösterilmiş. Demek başka kelamlara benzemez. Her bir ayet binler ayetlere bakar birer yüzü ve gözü var.

 

Bu vaziyet-i Kur’aniye çok hakaike medardırlar. Ehl-i tarikat ve ehl-i hakikatın her bir kısmı kendi mesleğine göre o külli Kur’an içinde bir mahsus hizbleri var. İşte Risale-i Nur’un Hizb-i Kur’anisi de o neviden birisidir. Bunu böyle neşretmek için evliyadan olan merhum Hafız Ali bunun tab’ını acele etmek istedi. Çünkü tamam-ı Kur’an’ın Risale-i Nur’un keşfiyatıyla hattında bir nevi mucize-i tevafukiyye bulunmasından onu tab edip bastırmak için bu Hizb-i Kur’aniyi bir mukaddemesi, bir müjdecisi olarak bastırdılar.

 

Evet, şimdiki Hüsrev’in kalemiyle yazılan ve pek harika olan ve tevafuk cihetinde mu’cizatlı olan Kur’anımızın on beş seneden beri tab’ına çalışıyoruz. Ve fakat ekser Nurcular fakirü’l-hal olduğundan ve fotoğrafla tab’ı lazım geldiğinden ve yirmi beş bin banknot masraf lazım olmasından Hizb-i Kur’anımız mukaddeme olarak, daha evvel bu mucizeli Kur’an’ımızın bir müjdecisi olarak tab edildi. İşte bu mucizeli Kur’anımızı hem Diyanet Riyaseti tetkik etmiş, çok beğenmiş hem İstanbul’daki fetva dairesindeki tetkik-i mesahif uleması gayet güzel görmüş. Gayet güzelce tetkik edip musahhah olarak bize iade etmiş. İnşallah yakında bu Kur’anımız basılarak bir hediye-i Nuriye olarak alem-i İslama neşredilecektir…….Emirdağ Lahikası

 

………Bu Ramazan-ı Şerifte Kur’an’ı zevk ve şevk ile okumak çok ihtiyacım vardı. Halbuki elemli hastalık, maddi ve manevi sıkıntılar, yorgunlukla ve meşgalelerin tesiriyle telaş ettim. Birden Hüsrev’in şirin kalemiyle yazılan mu’cizatlı cüzler ve Hafız Ali ve Tahiri’ye pek çok sevap kazandıran parlak ve kerametli Hizbü’l-Ekber-i Kur’aniyeyi birbiri arkasından okumaya başlarken öyle bir zevk ve şevk verdi ki bütün o yorgunlukları hiçe indirdi. Hiçbir vesveseye meydan vermeyerek pek parlak bir surette ders-i Kur’aniyeyi onlardan dinlerken bütün ruh u canımla arzu ettim ve kast ve azmettim ki mümkün olduğu derecede aynı Hizbü’l-Ekber-i Kur’aniye gibi fotoğrafla mu’cizatlı Kur’anımızı tab edeceğiz, inşallah… Emirdağ Lahikası

 

…….. Hizbü’l-Kur’anü’l-Muazzam’ın hem fevkalade ehemmiyeti, hem faydaları, hem okumasında hiçbir vesvesenin gelmemesi, hem bütün Kur’an’ın en sevaplı ayetlerinin ihtivası, hem Risale-i Nuriyenin bütün esaslarını ve hakikatlerini cem etmesi, hem herkese hususan her vakit bütün Kur’an’ı okumaya fırsat bulamayan ve hafız olmayanlara tamam Kur’an’ın bir nümune-i kudsisi, hem tamam Kur’an’ın tevafuklu tabında bir misal-i musağğarı ve müjdecisi, hem maddi ve lafzi ve manevi parlak bir i’caz göstermesi gibi pek çok hasiyetleri var ve bu şuhur-ı mübarekedeki pek çok bereketlere ve Nurlara ve sevaplara medardır ve onun tab’ına ve neşrine çalışmışlara çok büyük hayırlar kazandırır…………Emirdağ Lahikası

 

Son paylaşacağımız paragraf içinde vurgulanan satırı nazarınıza arz edip hatime veriyoruz.

 

Şöyle ki:

 

……Aziz, sıddık kardeşlerim,

 

Size gönderdiğimiz Hizbü’l-Ekberi’l-Kur’ani’nin başında yazılan ünvan içinde bir cümle noksan kalmış. Şöyle ki: “Mucizatlı bir vird okumak isteyen bunu okusun” yerinde, “ *MUCİZATLI VE HER BİR HARFİ ON VE YÜZ VE BEŞ YÜZ VE BİN VE BİNLER KADAR SEVAP VE MEYVE VEREN BİR VİRDİ OKUMAK İSTEYEN, BU SEMAVİ VİRDİ OKUSUN* ” yazılacak……Kastamonu Lahikası

 

Rabbimiz istifade ve hissemizi ziyade etsin..Âmin