22.1.26

Mütalaa Ders notları 63: İnsan nisyandan alındığı için, nisyana mübteladır.

 

*İ'lem Eyyühel-Aziz*!

 

*İnsan nisyandan alındığı için, nisyana mübteladır*.

 

İnsanın yaratılış özelliklerinden biride ( nisyan) unutkanlıktır. Nisyan sözlük anlamı olarak ; Unutmak, ertelemek, bilerek veya bilmeyerek terketmek ( kasten ötelemek) , sahip olunan bilginin ihtiyaç ânında akla gelmemesi, bir şeyden gafil olmak, bir şeyi hatırlayamamak gibi anlamlara gelen bir kelimedir. ……….*Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür*.. Muaallim Naci  (İnsan hafızasının eksikliği ya da hastalığı , sorunlu durumu ; unutmasıdır, unutkanlıktır.)

 

Nisyanın anlam , eylem ve sonuç bağlamında 2 temel hali vardır.

 

Bunlardan birisi: hoş olmayan, insana ceza getiren, azap yönü bulunan hali olumsuz halidir.

 

İkicisi: Ona fayda sağlayan , elemini hafifleştiren, musibetzedelere isabet eden sıkıntılarla anlık ve günlük meşguliyetler gibi kısa zaman aralıkları ile rahatlık getiren …." *Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün âlâmını çektirir, müterâkimi unutturur*. " Mektubat

 

Bazı fena seciyeli kişilerin yaşadığı olumsuz şeyleri unutmaları nedeniyle isyan , küfür gibi durumlardan beri kalmaları, hafızanın  o durumlarda vazifesini yapmaması noktasından bir rahmettir. ….. " *Hafıza bir nimettir. Fakat ahlâksız bir adamda, musibet zamanında nisyan ona râcihtir*. ( yani musibet zamanında meydana gelen unutkanlık, hafızanın  sağlıklı çalışmasından daha evladır.)

 

Kısaca nisyan ( unutkanlık ) beşere ait bir sıfattır………..“ *Doğrusu daha önce Âdem’den ahit almıştık da unuttu*...” (Tâhâ, 20/115)

 

,……….“ *Nas*”  *aslında*  “ *nisyan”dan alınmış bir ism-i faildi*r. *Vaziyet-i asliyesi mülahazasıyla, insanlara bir itab olduğuna işarettir*. *Yani*  “ *Ey insanlar! Niçin misak-ı ezeliyeyi unuttunuz* ? ”  *Fakat bir cihetten insanlara bir mazeret yolunu gösteriyor*.  *Yani*  “ *Sizin o misakı terk ettiğiniz amden değil, belki sehv ve nisyandan ileri gelmiştir*.”  *manası var denilebilir* ……….. (İşârâtü’l İ’caz)

 

Evet, İnsanın Nisyandan alınması ise ; “ *Ben sizin Rabbiniz değil miyim*?” sorusuna, “ *Evet, Rabbimizsin* ” cevabını vermiştir. (A’raf, 7/172).  şekliyle bildirilen Kālû Belâ muhaveresinin manasındandır. Bezm-İ Elest de denilen bu durum , Allah’la yaratılışları sırasında insanlar arasında yapıldığı beyan ve kabul edilen sözleşme için kullanılan bir tabirdir.

 

Bize bildiren bu taahhüt, tarafımızdan unutulmuş … Çünkü; bu tecelli  ve ikrar irademiz dahilinde değil, fıtratımızın kendi mahiyetiyle şehadet ettiği, bizzat halik ve malikiyle hilkaten ahitleştiği bir mana olduğundan ve akabinde teklifin gelecek olması münasebetiyle de  unutturulmuştur…

 

Ve insan bu haliyle hayat gelir ve hiçbir şey bilmeyerek yaşamına başlar. Bebeklik, çocukluk ,ergenlik ve sair ömri olan dönemleri ile birlikte farkına vardığı, varacağı , görüp, dinleyip, anlayıp ve algılayıp şehadet edeceği, iman veya inkar ile yaratılışa karşı cevap vereceği imtihan alemine alınır. İman aklın ihtiyari, iradenin tercihi ,lisanın gördüğünü ikrar veya inkarı , tebliğ değerlendirilmesi, delillerin aklen  muhakeme edilmesi gibi süreçler itikadın lazımı olduğundan ,insan nisyan ile var oluş yolculuğuna başlar..ben kimim, nereden geliyorum , nereye gidiyorum , bu alemde ne işim var sorularının cevaplarını arar. Bir anlamda safi yaratılışının garazsız şehadetine, fıtratının hakikatine ulaşmaya çalışır. Bunun için dünyada nereden geldiği hatırlaması gerekmediğinden araya nisyan perdesi çekilmiştir.

 

*Nisyanın en kötüsü de nefsin unutulmasıdır*.

 

Söz konusu bu şekilde unutma  yukarıda kısmen değinildiği gibi, nefsin kendisine zarar ve azap celp edici unutmasıdır. Bu nokta ilgili satırda:

 

*Fakat hizmet, sa'y, tefekkür zamanlarında nefsin unutulması, yani nefse bir iş verilmemesi dalalettir*. Şeklinde ifade edilmiştir.

 

Yani Nefsin mükellef olduğu  -akletme, düşünme, hak için çalışma gayret etme, iyiliği tesis kötülüğü engelleme , yaratıcısını bilme , sevme ve sevdirme, ubudiyet  gibi- yaratılış vazifesini yerine getirmekten , Allah rızası için çalışmaktan çekilmesi, tembelliğe meyil etmesi, malayani  boş şeylerle ilgilenmesi, dinin emir ve yasaklarını yaşamak ve yaşatmak yönünde bir göreve el atmaması , verimsiz işe yaramayan şeylerle uğraşıp vakit geçirmek suretinin neticesiyle ; haktan yüz çevirip batıla yönelme, tekâlif-i diniyeden kaçarak şaşkınca  karanlık dehlizlere girme, yanılıp tercih ettikleri nedeniyle kendini telef etme, bilerek doğru yoldan çıkma, gaflet körlüğü ile bir çeşit bilgisizlik eliyle haddi aşmak, gerek duyulara gerekse hakikate  aykırı şeyleri  benimsemek karşılığında da ; yaratılış amacına ulaştıran yolu bulamamak, fıtraten ve ahden  istenen ve beklenen  sonuca giden istikametten  sapmaktır.

Böylelikle ………….  *Şeytan kendilerini istila etmiş ve kendilerine Allah düşüncesini unutturmuştur. İşte onlar şeytanın yandaşlarıdırlar. Uyanık ol ki, şeytanın yandaşları hep hüsrana düşenlerdir*. (Mücadele suresi 58/19)

 

……………“ *O kimseler gibi olmayın ki, onlar Allah’ı unuttular, Allah da ceza olarak nefislerini onlara unutturdu*. ” (Haşr, 59/19) … (Haşiye )

Haşiye: Söz konusu ayetler ve nefiste olan eğilimlere bakıldığında unutma eyleminin 3 şekilde gerçekleştiğini görüyoruz.

 

1-      İnsanın gaflet ve isteyerek temayül ettiği ve girdiği yerlerde ona hakiki vazifesini şeytanın unutturması…….( yani Allah’ın bu davranışa giren kullarının uğrayacağı itabı bildiğinden severek bu süreçte söz sahibi olmak ,şerden nemalanmak isteyen şeytanın gönüllü olarak kendine vazife çıkarması…kişinin zihnini çelmesi, hakikatten ve tövbeden uzaklaştırması, ona suni saadetler , hazlar vaat etmesi, vehimler ile kendine tâbi ve bağlı kılması )

 

 

………………“ *Gördün mü! kayaya sığındığımız sırada balığı unuttum. Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı, dedi*.”  (Kehf 18/63)

 

 

2-      Rablerini zikretmekten gafil olanlara Allah’ın ceza olarak; o insanları hayırdan mahrum bırakması, doğruya ve rızasına giden yolu onların ilgi alanlarında çıkartıp, istikamet nurunu perdelemesi suretiyle  Allah’ın unutturması.

 

 

3-      Adalet ve hikmet ve imtihan noktasında insanların yaptıkları işler, zararlı faaliyetler, menfi anlamda ölçme biçme, hüküm verme gibi niyet ve eylemlerle  kendilerine kendilerini unutturacak durumlara girerek haklarında nisyan fetvası verdirmektir. Dolayısıyla olumsuz anlamda tüm beyan edilen neticeler insanın iradesiyle gerçekleştirdiği şeylerin neticesinde kaderden takdir edilmiş olan ceza-i karşılıktır.

 

 

“ *Ceza amelin cinsindendir*. ” Kaidesi meşhurdur…

 

 

“ *Göklerde ne var, yerde ne varsa hep Allah’ındır. Böyle olduğu için, sapıtanı ve doğru yolda olanı pek iyi bildiği, yaptıklarını kaydettiği içindir ki, kötülük işleyenleri, yaptıklarının karşılığı ile cezalandırarak, iyi hareket edenlere de en güzel mükâfatı verecektir*.”(Necm, 53/31).

 

 

“ *İyi ve güzel davranışlarda bulunanlara en güzel mükâfat (cennet) ile daha da fazlası da (Allah’ın cemalini görmek) var* .”(Yunus, 10/26)

 

“ *Sonra, o fenalık yapanların akıbetleri, en fena bir akıbet oldu* .”(Rum, 30/10).

 

“ *İyiliğin karşılığı iyilikten başka mı olacak*! ”(Rahman, 55/60).

 

…..

 

“ *Kim dünyada Müslüman kardeşinin ayıbını örterse, Allah da kıyamet günü onun ayıbını örter*.”(Aclunî, 2/252)

 

“ *Kim kardeşinin bir dünyevî sıkıntısını giderirse, Allah da kıyamet günü onun bir sıkıntısını giderir*.” (Aclunî, 2/283)

 

“ *Allah kullarından ancak merhametli olanlara merhamet eder* . ”(Aclûnî, 1/216)

 

“ *Dilediğini yap; mutlaka karşılığını görürsün*.”(Mecmau’z-Zevaid, 10/219).

 

“ *Allah’ı (n emirlerini) koru ki, Allah da seni korusun*.” (Mezmau'z-Zevaid, 7/189).

 

*Hizmetler görüldükten sonra neticede, mükâfat zamanlarında nefsin unutulması kemaldir*.

 

 ……… *Nefis  hizmet zamanında geri kaçar. Ücret vaktinde ileri safa hücum ediyor. Bu mertebede onun tezkiyesi, yaptığı fiili aksetmekle olur. Yani işe, hizmete ileriye sevk edilmeli, ücret tevziinde geriye bırakılmalıdır*…. Mesnevi-i Nuriye

 

Burada ilgili konuyla ilgili bir tavsiye görmekteyiz. Nefsin ücret almaya olan iştiyakından söz edilmektedir. Bu durum da nefis için en faydalı durumun onu bu ücret arzusundan geri tutmak olduğu söylenmektedir. Aslın bir ön alma olan bu tavır , kişisel karşılık beklemeden, şımarmadan, aç gözlülük yapmadan, ihtiras ve şahsi menfaat peşinde koşmadan  İHLAS ile iş ve hizmet görmenin anahtarını ve yolunu göstermektedir. Ve bu tedbir insan nefsi için en gerekli olan TEZKİYE’nin de formülüdür.

 

Tezkiye temizlemek, arıtmak, aklanmak gibi muhtasar anlamının yanında çok geniş bir tanım ve niteliğe sahiptir.

 

Örneğin:

Her şeyi Allah’tan bilmek,

Her hayrı ondan istemek,

Her şeyin onun mülkü olduğunu idrak etmek,

Haddini bilmek,

Her işin onun yardım,kuvvet ve kudretiyle gerçekleştiğinin  iz’anına ermek,

Örneğin tün yönleriyle istikamet dairesinde kalmak,

Takva ve ameli salih prensipleri ile yaşamak,

İmanın muhtevi olduğu ve emir buyurduğu esasları şuur ile idrak edip , benimsemek,

İslamiyet ve mükerrem olarak yaşanmasını mümkün kılan Sünnet-i Seniyeye bağlı kalmak ,

Yanlızca Allah rızası için kullukta bulunmak için bir makbul ve mübarek bir vaziyet almak gibi ihatalı bir mahiyeti vardır.

 

*İşte bu nokta insanın nefsi , bizzat kendisi için KEMAL , yani  mükemmelliğe ait zirve noktasıdır*.

 

“ *Nefsini tezkiye eden kurtulur*. ” (Şems, 91/9)

 

" *Düşman istersen nefis yeter. Evet, kendini beğenen belâyı bulur, zahmete düşer; kendini beğenmeyen safâyı bulur, rahmete gider*."…Mektubat

 

*Haşiye* :  Bu konuyu (TEZKİYE) genel anlamıyla – Dualarınızla- acz, fakr, şefkat ve tefekkür ve hatveleri bahsinde ele almak arzu ve niyetindeyiz. Ve minallahi't-tevfik…

 

………..

 

“ *Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur. Eğer şeytan bunu sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğu ile oturma*.” ( En’am 6/68)

 

“ *Ey Rabbimiz! Unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et*.” Bakara Suresi 286. Ayet…….. Haşiye:

 

Haşiye: " *Allah, benim için, ümmetimin hata ile, unutarak veya baskı ve tehdid altında işlemiş olduğu günahları bağışlamıştır* ." Hz. Muhammed ( A.S.M)

Mütalaa Ders notları 62: Namaz

 

S –  “ yüsallûne ”  ( namazı kılarlar ) kelimesine bedel, itnablı  ( kastedilen mânayı daha çok kelime ile ifade ederek)  " yukîmûne’s-salâte “  (namazı -ikame ederler- dos doğru kılarlar )  'nin zikrinde ne hikmet vardır?  (Haşiye )

 

Haşiye: Îcâz ve itnab, belâgat kaidelerinden 2 önemli esastır.

 

Îcâz maksud olan manayı en kısa şekilde ifade etme sanatı iken, İtnab ise; kastedilen mânayı daha çok kelime ile ifade etmektir.

 

Konuyla ilgi soruda Kur’an’ın ilgili ayette ( Bakara /3) namaz kılarlar ifadesi kafi görünürken ,neden (namazı -ikame ederler- dos doğru kılarlar )  şeklinde fazla kelime irade edildiğinin hikmeti öğrenilmek istenmiştir.

 

Üstadımız da İTNAB ‘ın hikmeti aşağıdaki şekilde izah etmiştir.

 

C – Namazda lâzım olan ;

 

1-      *Tâdil-i erkân*,  (Namazın rükünlerini düzgün, yerli yerinde ve tam yapmak .. Özellikle rükûda, kavmede (rükûdan kalktıktan sonraki duruşta), secdede ve celsede (iki secde arasındaki oturuşta) ibadeti oluşturan bu hususları uygulamaya riayet etmek ve yapıldığına kanaat edecek şekilde hareket te bulunmak. Hanefî mezhebindeki kuvvetli görüşe göre, sayılan dört yerde ta’dîl-i erkân vaciptir. Diğer bazı mezheplere ve Hanefîlerden de İmam Ebû Yûsuf’a göre ise ta’dîl-i erkân farzdır.

 

 

(Hz. Peygamber’e vahiy kâtipliği yapan) Hanzala b. Rebî’ Kâtib (r.a.) anlatıyor:

 

 

Allah Resûlü’nü şöyle derken işittim: “Rükûları, secdeleri, abdestleri ve vakitlerine riayet ederek beş vakit namaz(ı kılmay)a devam eden ve bu beş vakit namazın Allah katından gelen bir emr-i hak olduğunu kabul eden kimse cennete girer.” (İbn Hanbel, IV, 266)

 

 

Saîd b. Müseyyeb’in Ebû Katâde b. Rib’î’den (r.a.) naklettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

 

“Yüce Allah şöyle buyurdu: ‘Senin ümmetine beş vakit namazı farz kıldım ve onları, vaktinde ve hakkını vererek kılanları cennete koyacağımı kendi katımda vaad ettim. Namazları düzenli kılmayanlar için ise katımda böyle bir vaad yoktur.’” (Ebû Dâvûd, Salât, 9)

 

 

2-      *Müdavemet*,  ( Ara vermeden namazda daim olma , ibadete devam etme) 

 

 

3-      *Muhafaza*  ( İbadete dair bu rükünlerin hukukunu, şartlarını ve uygula prensiplerini amel ve niyeti korunması )   *gibi*   " *ikame*  " nin ( elde edilen bu mükemmel kazanıma ait ) mânâlarını müraat ( uygun hareket )  etmeye işarettir.

 

 

*Arkadaş*!  ( ÇÜNKÜ ) *Namaz*,

 

*Kul ile Allah arasında yüksek bir nisbet*  (bağ) *ve ulvî*  ( yüce)  *bir münasebet* ( ilişki ) *ve nezih   bir hizmettir ki * ,

( temiz, kötülükten ,kabalıktan ve çirkinlikten  uzak bir vazife, bir sorumluluğu yerine getirme, ilgi ve alaka ile ortaya çıkmış rabıtayı korumak için titizlik göstermekle elde edilen huzur,sevinç, güven ve görevini yapmış olmaktan kalbe doğan sürür ile  ),

*her ruhu celb ve cezbetmek* (tâdil-i erkân ile rükünlerine uygun olarak kılınmış)  *namazın şe'nindendir*.

 

Örneğin:

 

"Allah Teala Hazretleri (bir hadis-i kudside) buyurdu ki:

 

"Ben kıraati kulumla kendi aramda iki kısma böldüm, yarısı bana ait, yarısı da ona. Kuluma istediği verilmiştir:

 

Kul: "Elhamdülillahi Rabbi'l-alemin, (Hamd alemlerin Rabbine aittir)" deyince,

 

Aziz ve Celil olan Allah: "Kulum bana hamdetti." der.

 

"er-Rahmanirrahim" deyince, Allah: "Kulum bana senada bulundu" der.

 

"Maliki yevmiddin (ahiretin sahibi)" deyince, Allah: "Kulum beni tebcil ve ta'ziz etti (büyükledi)." der.

 

"İyyakena'budü ve iyyakenestain (yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım isteriz)" deyince,

 

Allah: "Bu benimle kulum arasında bir (taahhüddür). Kuluma istediğini verdim" der.

 

"İhdina's'sırata'l-müstakim sıratallezine en'amte aleyhim gayr'il-mağdubi aleyhim ve la'd-dallin. (Bizi doğru yola sevket, o yol ki kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoludur, gadaba uğrayanların ve dalalete düşenlerin değil)" dediği zaman,

 

Allah: "Bu da kulumundur, kuluma istediği verilmiştir" buyurur." ( Hz. Muhammed A.S.M) /Müslim )

 

Hem,

 

….. Çünkü âbid, namazında der:

“Eşhedü en la ilahe illallah”  

Yani “Hâlık ve Rezzak, ondan başka yoktur.

Zarar ve menfaat, onun elindedir.

O hem Hakîm’dir, abes iş yapmaz.

Hem Rahîm’dir; ihsanı, merhameti çoktur.”  diye itikad ettiğinden her şeyde bir hazine-i rahmet kapısını bulur, dua ile çalar.

 

Hem her şeyi kendi Rabb’isinin emrine musahhar görür, Rabb’isine iltica eder. Tevekkül ile istinad edip her musibete karşı tahassun eder. İmanı, ona bir emniyet-i tamme verir… Sözler

 

 

 

*Namazın erkânı, Fütuhat-ı Mekkiye'nin*  (Fütûhâtü’l-Mekkiyye Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin tasavvufî görüşlerini en geniş boyutlarıyla açıkladığı -çeviri haliyle 15 Cilt-  eserinin;  - namazın sırları bölümünde açıklanan şekliyle- Namazın  rükünleri , vakitleri, çeşitleri, kıyam,rüku ,secde, tahiyyat merhaleleri gibi konularda ağırlıkla keşfe dayalı izahları ile   *şerhettiği gibi,  öyle esrarı hâvidir ki, her vicdanın muhabbetini celbetmek, namazın şe'nindendir*.  ( Haşiye)

 

Haşiye:  Söz konusu ayetin   İşaratü'l-İ'caz daki tefsirinde namazın sırlarına dair bu esrar muhtasaran şu şekilde ifade edilmiştir:

 

……….. “Namazı dos doğru kılarlar.” Bakara Sûresi, 2:3…. Bu cümlenin evvelki cümleyle bağlılığı ve münasebeti gün gibi âşikârdır.

 

Lâkin bedenî ibadet ve taatlerden namazın tahsisi, namazın bütün hasenata fihrist ve örnek olduğuna işarettir.

 

Evet, nasıl ki Fâtiha Kur’ân’a, insan kâinata fihristedir; namaz da hasenata fihristedir.

 

*Çünkü namaz; savm, hac, zekât ve sair hakikatleri hâvi olduğu gibi, idrakli ve idraksiz mahlûkatın ihtiyarî ve fıtrî ibadetlerinin nümunelerine de şâmildir. Meselâ secdede, rükûda, kıyamda olan melâikenin ibadetlerini, hem taş, ağaç ve hayvanların o ibadetlere benzeyen durumlarını andıran bir ibadettir*.

 

Ayrıca Bakınız ( 9’ncu Söz  )……. “Haydi siz akşama erdiğinizde ve sabaha kavuştuğunuzda Allah’ı tesbih edin. Göklerde ve yerde hamd ve övgü Ona mahsustur. İkindi vaktinde de ve öğle vaktine erişince de Allah’ı tesbih edip namaz kılın.” Rum Sûresi, 30:17-18……….. *EY BİRADER! Benden, namazın şu muayyen beş vakte  hikmet-i tahsisini soruyorsun*……….

 

Evet,

 

*Namaz, Hâlık-ı Zülcelal tarafından her yirmidört saat zarfında tayin edilen vakitlerde manevî huzuruna yapılan bir davettir*………..İşarat-ül İ'caz

 

Evet,

 

Cenâb-ı Hak da bir saatlik lezzeti terk etmeye davet ediyor ki, senelerce dostlarınla beraber rahat edesin. Öyle ise, kayıtlı ve kelepçeli olarak sevk edilmezden evvel, Allah’ın davetine icabet et…Mesnevi-i Nuriye

 

Şimdi konuyla ilgili pasajı bütün olarak paylaşalım:

 

Arkadaş! Namaz, kul ile Allah arasında yüksek bir nispet ve ulvî bir münasebet ve nezih bir hizmettir ki, her ruhu celb ve cezb etmek namazın şe'nindendir. Namazın erkânı, Fütuhat-ı Mekkiye'nin şerh ettiği gibi, öyle esrarı hâvidir ki, her vicdanın muhabbetini celb etmek, namazın şe'nindendir. Namaz, Hâlık-ı Zülcelâl tarafından her yirmi dört saat zarfında tayin edilen vakitlerde mânevî huzuruna yapılan bir dâvettir.

 

*Bu dâvetin şe'nindendir ki, her kalb, kemâl-i şevk ve iştiyakla icabet etsin ve mi'racvâri olan o yüksek münâcâta mazhar olsun*. Şeklinde geçen alt satırda söz konusu davete , namaz ile hasıl olan cezbe  ile meydana gelen vicdani muhabbet ve rükün usulü ile namaza icap etmekle , Allah ile kulu arasında vuku bulan : “Muhakkak ki sizden biri namaz kılarken (aslında) Rabbiyle özel olarak konuşmaktadır...”  Hz. Peygamber (s.a.v.)  manasında olan Mİ’RAÇ ve  MÜNACAT gerçekleşsin.

 

Yine bu paragrafın altında olan ilgili paragrafta:

 

Namaz, kalblerde azamet-i İlâhiyeyi tesbit ve idame ve akılları ona tevcih ettirmekle adalet-i İlâhiyenin kanununa itaat ve nizam-ı Rabbânîye imtisal ettirmek için yegâne İlâhî bir vesiledir. Zaten insan, medenî olduğu cihetle, şahsî ve içtimaî hayatını kurtarmak için, o kanun-u İlâhîye muhtaçtır. *O vesileye müraat etmeyen veya tembellikle namazı terk eden veyahut kıymetini bilmeyen, ne kadar cahil, ne derece hâsir, ne kadar zararlı olduğunu bilâhare anlar, ama iş işten geçer*……  diye geniş alan ilgisi ve hususi pencerenin negatif yönü nazara verilmiş…El-Iyâzu Billah

 

Sonuç olarak namazı namaz yapan esaslar, tâdil-i erkân, müdavemet, muhafaza ve  ikame olarak belirtilmiştir.

 

Tâdil-i erkân namazla ortaya çıkan bağ ve ilişkinin ruhu oluşturan ve namaza hayat veren hareketler ve tavırlar bütünüdür.

 

İbadette kul saygısını, rabıtasını , özenini, titizliğini, nezaketini, itaatini bu usul ile ifade eder. Fizyolojik durumu ruhsal durumunu etkiler. Böylelikle akıl, kalp, nefs bütünselliğinde ibadet gerçekleşebilir.

 

Bu itina ve dikkat namazın hakkını teslim etmekte en önemli fiil değerine sahip olduğundan birçok şuuri mananın idrak ve hisse taalluk ve terettübü söz konusu olur.

 

Ve,

 

………….Hem nasıl bir zabit, bütün neferatının yekûn hizmetlerini kendi namına padişaha takdim eder. Öyle de: Mahlukata zabitlik eden ve hayvanat ve nebatata kumandanlık yapan ve mevcudat-ı arziyeye halifelik etmeye kabil olan ve kendi hususî âleminde kendini herkese vekil telakki eden insan… Sözler

 

…………..Hem “İyyake na'büdü”  hitabına terakki etmek,

Yani küçüklüğü, hiçliği, kimsesizliği ile beraber, ezel ve ebed sultanı olan Mâlik-i Yevmiddin’e intisabıyla şu kâinatta nazdar bir misafir ve ehemmiyetli bir vazifedar makamına girip, “İyyake na'büdü ve iyyake nestain” demekle bütün mahlukat namına kâinatın cemaat-ı kübrası ve cem’iyet-i uzmasındaki ibâdât ve istianatı ona takdim etmek;……….. Sözler

 

………. Bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu Sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler Sana takdim edecektim. Hem Sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın……… Sözler

 

Gibi bilinçli kulluk vasfı ile Hilafete liyakatini göstermek manası gerçekleşir.

 

Hatime:

 

………….Sakın deme, “Benim namazım nerede, şu hakikat-i namaz nerede?” Zira, bir hurma çekirdeği, bir hurma ağacı gibi, kendi ağacını tavsif eder. Fark yalnız icmal ve tafsil ile olduğu gibi; senin ve benim gibi bir âmînin velev hissetmezse namazı, büyük bir velînin namazı gibi şu nurdan bir hissesi var, şu hakikatten bir sırrı vardır velev şuurun taallûk etmezse. Fakat derecâta göre inkişaf ve tenevvürü ayrı ayrıdır. Nasıl bir hurma çekirdeğinden tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar, ne kadar merâtip bulunur. Öyle de, namazın derecatında da daha fazla meratip bulunabilir. Fakat bütün o merâtipte, o hakikat-i nuraniyenin esası bulunur…. Sözler

…………………

 

"HAŞİYE: İşte, derecâta göre bir âmî, bir çekirdek kadar bu kudsî hakikatten hisse alsa, ruhen terakki etmiş bir kâmil insan, bir hurma ağacı kadar hisse alır. Fakat daha terakki etmeyen bir adam Fâtiha okurken bu mânâları kasten hatıra getirmemeli, tâ huzura zarar olmasın. Eğer o makama terakki etse, zaten o mânâlar kendilerini gösterirler."

 

"H A Ş İ Y E C İ K - Bu haşiyedeki “kasten” kelimesinin izahını Üstadımızdan sorduk. Aldığımız cevabı aynen yazıyoruz:"

 

"Üçüncü Medrese-i Yusufiyedeki Risale-i Nur talebeleri namına Ceylân Teşehhüd ve Fâtiha kelimelerinin geniş ve yüksek mânâları kastî değil, belki dolayısıyla meşguliyet ve huzura bir nevi gaflet veren tafsilâtı değil, belki mücmel ve kısa mânâları gafleti dağıtır, ubudiyeti ve münâcâtı parlatır görüyorum. Namazın ve Fâtiha ve teşehhüdün pek yüksek kıymetlerini tam gösterir. İkinci kısmın âhirinde “kasten meşgul olmamak”tan murad ise: O mânâların tafsilâtıyla bizzat iştigal bazen namazı unutturur, huzura belki dokunur. Yoksa dolayısıyla ve muhtasar bir tarzda büyük faydalarını hissediyorum..."

 

Allahım! “Namaz dinin direğidir”  buyuran zâta ve bütün âl ve ashâbına salât ve selâm et…. ÂMİN

 

21.1.26

Mütalaa Ders notları 61: Musibet-i âmme, ekseriyetin hatasından terettüb eder.

 

Musibet-i âmme, ekseriyetin hatasından terettüb eder. Musibet; cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddimesidir….

 

Hayat fizyolojik ve psikolojik kanunlarla planlanıp idare edilen keyfiyete sahiptir.

Her şey sebep ve sonuç ilişkisinde hareket eder.

 

Üstadın bu ifadesinde musibet-i amme denilen “Umûmî musîbet, genel olan, herkesi etkileyen belâ, âfet..” anlamına gelen bir kavram ve hadisenin doğuşu ile ilgili sebep ciheti ele alınmış.

 

Ve Musibet-i âmme’nin meydana gelişini zorunlu kılan kaderi bir çekim yasasını “ terettüb “ kelimesi içindeki mana ile zikrederek cümleyi tamamlamış.

 

Terettüb : Gerekmek. Lâzım gelmek. Netice olarak çıkmak. Zuhura gelmek. Muayen (kesinleşmiş) sebeblerin, muayyen (kesin) ve mukannen ( kanunlaşmış, şaşmaz, muntazam olarak ) tertip edilmiş, olan neticeler vermesi anlamına gelen ve her tavrın, niyet ve faaliyetin sonucunu kader planında takdir edilmiş karşılığı ile ortaya çıkartan gereklilik demektir.

 

Bu cümle de özetle : Umumi bir belanın  ortaya çıkış sebebinin ekseriyetin (çoğunluğun) hatasın bir sonucu olarak söylemiş.

 

Umumi musibetler toplumun genelinin katılımı ile ortaya çıkan bir hatanın iyi şeylerin önüne geçmesi, hayrı ve güzelli baskılaması , istila eğilimi yayılarak geniş alanları tehdit etmesi, geleceği etkileyecek tahrip oluşturacak olmasıyla birlikte genel olarak ortaya çıkan taşkınlığın dengelenmesi için sebep olanları ,etkilenenleri ve “ Bir bela, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zâlimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar." (Enfâl, 8/25)” buyrulduğu gibi   ilgisi olmayanları da içine alarak zuhur eder. (Haşiye)

 

"Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücahededir. İmtihan ve teklif iktiza ederler ki, hakikatlar perdeli kalıp, tâ müsabaka ve mücahede ile Ebubekirler a'lâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebucehiller esfel-i safilîne girsinler. Eğer masumlar böyle musibetlerde sağlam kalsaydılar, Ebucehiller aynen Ebu Bekirler gibi teslim olup, mücahede ile manevî terakki kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif bozulacaktı."…….. Sözler, On Dördüncü Söz'ün Zeyli. ( bu haşiye konusunu başka bir zaman ayrıca mütalaa edebilirsiniz ,kendi başına  çok ehemiyetli bir konu)

 

Risale-i Nurda Musibet-i Amme ye ait çokça meselenin değerlendirildiği konu var. Onlardan birkaçını buraya ekleyelim İnşâallah…

 

1-      Üçüncü sual: Bazı eşhâsın (şahısların) hatasından gelen bu Musibet bir derece memlekette umumî şekle girmesinin sebebi nedir?

 

Elcevap: Umumî Musibet, ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın (insanların çoğunun) o zalim eşhâsın (şahısların) harekâtına fiilen veya iltizamen (taraf olarak) veya iltihaken (katılarak) taraftar olmasıyla mânen iştirak eder, Musibet-i âmmeye (umumi musibet) sebebiyet verir….Sözler

Aşağıda paylaşılacak olan Sünûhât nam eserden alıntıladığımız konu, bahsimiz olan cümlenin sebep ve sonuç ilişkisini ve akabinde bu terettübe “kefaretle” terettüb  edecek (Musibet; cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddimesidir)  olan mükafat sadedini gayet harika izah eder…

 

2-      1335 senesi Eylül’ünde, dehrin (asrın) hadisatının verdiği yeisle (ümitsizlikle), şiddetle muztarip idim (ızdırap içindeydim). Şu kesif zulmet (karanlık-zulüm) içinde bir nur arıyordum. Mânen rüya olan yakazada (uyku ile uyanıklık arası bir hal) bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya-yı sâdıkada (peygamberimizin de olduğu bir rüyada) bir ziya (ışık) gördüm. Tafsilâtı (ayrıntıları) terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim.

 

Şöyle ki:

 

Bir Cuma gecesinde nevm (uyku) ile âlem-i misale (her şeyin görüntüsünün alındığı âleme) girdim. Biri geldi, dedi: “Mukadderat-ı İslâm (islamın geleceği) için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor.”

 

Gittim, gördüm ki, münevver (nurlu), emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden (geçmiş âlimlerden) ve a’sârın (asırların) meb’uslarından her asrın meb’usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip(utanıp) kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki:”Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et.”


Ayakta durup dedim: “Sorun, cevap vereyim.”

 

Biri dedi: “Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak; galibiyette ne olurdu?” (Birinci Dünya Savaşı için soruluyor)


Dedim: “Musibet şerr-i mahz (
hakiki şer) olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar.

 

Eskiden beri i’lâ-yı kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm (İslam’ın geleceğinin devamı için) için, farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücut olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle (gelecekteki saadetiyle) telâfi edilecektir.

 

Zira, şu Musibet, maye-i hayatımız (hayat kaynağımız) ve âb-ı hayatımız (hayat suyumuz) olan uhuvvet-i İslâmiyenin (İslam kardeşliğinin) inkişaf ve ihtizazını (ortaya çıkmasını) hârikulâde tacil (acele) etti.

 

Biz incinirken âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki-üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz bu mağlûbiyetle bir saadet-i âcile-i muvakkate (geçici saadeti) kaybettik. Fakat bir saadeti âcile-i müstemirre (gelecekte kararlı bir saadet) bizi bekliyor.

 

Birden o meclisten tasdik emareleri tezahür etti.


Dediler: “Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!”

Tekrar biri sordu: “Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir (başlangıcıdır). Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti? Musibet -i âmme (umumi musibet) ekseriyetin hatâsına terettüp eder (bakar). Hazırda mükâfatınız nedir?”

 

Dedim: “Mukaddemesi (başlaması) üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki (İslam’ın şartlarındaki) ihmalimizdir: salât, savm, zekât.

 

“Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nevi namaz kıldırdı.

 

Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu.

 

Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim(birikmiş) zekâtı aldı. El cezâu mincinsi’l-ameli (ceza amelin cinsindendir)

 

“Mükâfat-ı hâzıramız (hazır mükafatımız) ise: Fâsık, günahkâr bir milletten, humsu (üçte biri) olan dört milyonu velâyet (şehitlik-velilik) derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek (toplu) hatâdan neşet eden (çıkan) müşterek Musîbet, mâzi (geçmiş) günahını sildi….. Sünûhât

 

Aşağıda verilecek 3 ve 4’ncü  Örnekte musibetin meydana gelmesine neden olan başka misaller nazara verilece....

 

3-      “Mânevî bir ihtarla bir iki ince meseleyi size yazıyorum.

Geçen Ramazan-ı Şerifte, Ehl-i Sünnetin selâmet ve necatı 
(kurtuluşu) için edilen pek çok duaların şimdilik âşikâre kabulleri görünmemesine hususî iki sebep ihtar edildi.

 

Birincisi: Bu asrın acip bir hassasıdır (husisiyetidir). Bu asırdaki ehl-i İslâmın fevkalâde safderunluğu (saflığı) ve dehşetli cânileri de âlicenâbâne (alçakgönülle) affetmesi; ve bir tek haseneyi (iyiliği), binler seyyiatı (günahı) işleyen ve binler mânevî ve maddî hukuk-u ibâdı (kulların hakkını) mahveden adamdan görse, ona bir nevi taraftar çıkmasıdır. Bu suretle, ekall-i kalîl (azın da azı) olan ehl-i dalâlet ve tuğyan (zalim ve kafirler), safdil taraftarla ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatâsına terettüp eden Musibet -i âmmenin devamına ve idamesine, belki teşdidine (şiddetlenmesine) kader-i İlâhiyeye fetva verirler; “Biz buna müstehakız” derler.

 

Evet, elması bildiği (âhiret ve iman gibi) halde, yalnız zaruret-i kat’iye suretinde şişeyi (dünya ve mal gibi) ona tercih etmek ruhsat-ı şer’iye var. Yoksa, küçük bir ihtiyaçla veya hevesle veya tamâh ve hafif bir korkuyla tercih edilse, eblehâne bir cehalet ve hasârettir, tokata müstehak eder… Kastamonu Lâhikası

 

4-      Sual: Üstadım, yağmur duası ve namazın neticesi görünmedi, faidesiz kaldı; iki-üç defa bulut toplandı, yağmur vermeden dağıldı. Neden?

 

Nimet ve rahmet-i İlahiyenin fiatı, şükürdür. Biz, şükrü hakkıyla vermedik. Evet rahmetin fiatını şükürle vermediğimiz gibi; zulmümüzle, isyanımızla gazabı celbediyoruz. Şimdi zemin yüzünde ZULÜM ve TAHRİBAT, KÜFÜR ve İSYAN ile nev'-i beşer, tam tokada kendini müstehak etti ve dehşetli tokatlar yedi. Elbette bir parça HİSSEMİZ de olacak………. Emirdağ Lâhikası

 

Evet, anlaşılacağı üzere sistemin işleyişi üzere insanların yaşam tarzları, niyetleri, fiilleri, taraftarlıkları gibi durumların kaderde hem bireysel hem de toplumsal karşılıkları var.

 

Kanunlar şeklinde tanzim edilmiş bu kurallar hayatı kuşatarak tüm varlık alanını içine alarak, hayata bir hareketlilik ve işlevsellik veriyor.

 

Sıkıntılı süreçler olmasına rağmen kefaret ,mükafat ,yenilenme ,yeniden başlama gibi istek ve iradeyi tetikleyen kazanımları da içinde barındırabiliyor.

 

Yine de burada asl olan güzel şeylerin terettübünü mümkün kılacak ön hazırlıkların olmasıdır.

Yine öneli olan bir başka husus musibetlerin gelmesi  önleyici tedbirlerin ön görülmesi ile manevi bir tertip alınma irade ve çalışmasını sahaya sürmektir.

 

Örneğin Lemalar’da geçen şekliyle ele alırsak:………. Hadis-i şerifte vârit olmuştur ki, 'Bazen bela nazil oluyor; gelirken karşısına sadaka çıkar, geri çevirir.' Şu hâdisin sırrı gösteriyor ki, mukadderat, bazı şerâitle vukua gelirken geri kalır………..

 

Yine mesleğimiz penceresinden hizmetler ve okumalara terettüp eden açıdan  bakarsak:

“Evet, Risâle-i Nûr, sefine-i Nuh gibi Anadolu’yu Cebel-i Cûdî hükmüne getirip, küre-i arzın yangınından ve tokatından kurtulmasına bir sebeptir. Çünkü, zaaf-ı imandan (iman zaafından) gelen tuğyan (bozgunculuk), ekseri Musibet-i âmmeyi celb ettiği gibi (çoğunlukla umumi musibeti çektiği gibi), imanı fevkalâde kuvvetlendiren Risale-i Nur, o Musibet-i âmmeyi dairesinin haricine bırakmaya rahmet-i İlâhiye tarafından vesile oldu………… Kastamonu Lâhikası

 

Hülasa ,  madem böyle bir gerçeklik var. Ve madem bu kanun her daim caridir. O zaman her birimiz hem kendi hayatımızı hem toplumsal hayatımızın sağlıklı devam edebilmesi noktasında hayırlı işler yapmak   için gayretli olmalıyız.

 

Cenab-ı hakkın ihsanını ,rahmetini ,merhameti celp edecek güzel ahlaklar,külli niyetlerle edilen dualarla ,genel ve özel ibadetlerle, maddi ve manevi sadakalara ekserin bozduğu manevi havaya keyfiyetli mukabellerde bulunmalıyız..ki, musibet-i ammenin yaş kuru ayırt etmeden gelen tokadından kendimizi, ailemizi ve halkımızı sakındıracak bir vaziyet almış olalım…

Rabbimiz hususi ve umumi her türlü semavi, arzi, maddi ve manevi musibetlerden muhafaza eylesin…… Hazreti Musa’nın (A.S) kavmi ile arasında geçen bir hadise de …. Şimdi içimizden birtakım beyinsizlerin işledikleri günah sebebiyle bizi helâk mı edeceksin? Bu, sırf senin bir imtihanındır. Onunla dilediğin kimseyi saptırırsın, dilediğini de doğruya iletirsin. Sen, bizim velimizsin. Artık bizi bağışla ve bize acı. Sen, bağışlayanların en hayırlısısın” ( A’râf Suresi 155 ) …………dediği gibi bizde deriz..

 

Yâ Rabbi, içimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helâk etme….. Sen, bizim velimizsin. Artık bizi bağışla ve bize acı. Sen, bağışlayanların en hayırlısısın………..

 

“Fallahu hayrun hafizan ve hüve erhamurrahimin” (Yusuf suresi, 64)  ………….Velhamdulillâhi rabbi-l'âlemîn………….

 

..

.