27.3.26

Mütalaa Ders notları 72 : Deme, niçin bu Onuncu Söz’ü birden tamamıyla anlayamıyorum ve tamam anlamadığın için sıkılma!

Onuncu Söz / Haşir bahsi sonunda bu ders hakkında Üstadımız şöyle bir izahta bulunmuş:

 

Ey şu risaleyi insaf ile mütalaa eden kardeş!

 

Deme, niçin bu Onuncu Söz’ü birden tamamıyla anlayamıyorum ve tamam anlamadığın için sıkılma! Çünkü İbn-i Sina gibi bir dâhî-yi hikmet………………... “İman ederiz fakat akıl bu yolda gidemez.” diye hükmetmiştir. Hem bütün ulema-i İslâm “Haşir, bir mesele-i nakliyedir, delili nakildir, akıl ile ona gidilmez.” diye müttefikan hükmettikleri halde, elbette o kadar derin ve manen pek yüksek bir yol; BİRDENBİRE BİR CADDE-İ UMUMİYE-İ AKLİYE HÜKMÜNE GEÇEMEZ.

 

Kur’an-ı Hakîm’in feyziyle ve Hâlık-ı Rahîm’in rahmetiyle, şu taklidi kırılmış ve teslimi bozulmuş asırda, O DERİN VE YÜKSEK YOLU ŞU DERECE İHSAN ETTİĞİNDEN BİN ŞÜKÜR ETMELİYİZ.

 

ÇÜNKÜ İMANIMIZIN KURTULMASINA KÂFİ GELİR. FEHMETTİĞİMİZ MİKTARINA MEMNUN OLUP TEKRAR MÜTALAA İLE İZDİYADINA ÇALIŞMALIYIZ.

 

Haşre akıl ile gidilmemesinin bir sırrı şudur ki:

 

Haşr-i a’zam, İSM-İ A’ZAMIN tecellisiyle olduğundan Cenab-ı Hakk’ın İSM-İ A’ZAMININ VE HER İSMİN A’ZAMÎ MERTEBESİNDEKİ TECELLİSİYLE ZAHİR OLAN EF’AL-İ AZÎMEYİ GÖRMEK VE GÖSTERMEKLE, haşr-i a’zam bahar gibi kolay ispat ve kat’î iz’an ve tahkikî iman edilir.

 

Şu Onuncu Söz’de feyz-i Kur’an ile öyle görülüyor ve gösteriliyor.  Yoksa akıl, dar ve küçük düsturlarıyla kendi başına kalsa âciz kalır, taklide mecbur olur.

 

***

 

Evet, bu ders bu hakikat yönüyle her babında böyle muhteşem bir mazhariyete ve ispat ehliyetine sahiptir.

 

Yine bu dersi özellik bağlamında;  MUKTEZİLER  ( gereklilik durumu) ve İKTİZALARIN  ( gereklilikten doğan ihtiyaçların karşılanması gibi ) bir birini lazım ve melzum  ( bir birini  icap ettirme ) kabilinden ortaya çıkan MÜCBİR  ( zorlayıcı) hakikatlerin beyanı  olarak görebiliriz.

 

Şimdi söz konusu edilen paragraf ve üstündeki paragrafı birlikte alıp bu konuyu yukarıda belirttiğimiz muktezi ve iktiza sadedinde ile ele alacağız.

 

…………..EVET, HİÇ MÜMKÜN MÜDÜR Kİ, İNSAN, UMUM MEVCUDAT İÇİNDE EHEMMİYETLİ BİR VAZİFESİ, EHEMMİYETLİ BİR İSTİDADI OLSUN DA,

 

İNSANIN RABBİ DE İNSANA BU KADAR MUNTAZAM MASNUATIYLA KENDİNİ TANITTIRSA, MUKABİLİNDE İNSAN İMAN İLE ONU TANIMAZSA;

 

HEM BU KADAR RAHMETİN SÜSLÜ MEYVELERİYLE KENDİNİ SEVDİRSE, MUKABİLİNDE İNSAN İBADETLE KENDİNİ ONA SEVDİRMESE;

 

HEM BU KADAR BU TÜRLÜ NİMETLERİYLE MUHABBET VE RAHMETİNİ ONA GÖSTERSE, MUKABİLİNDE İNSAN ŞÜKÜR VE HAMDLE ONA HÜRMET ETMESE, CEZASIZ KALSIN, BAŞIBOŞ BIRAKILSIN, O İZZET, GAYRET SAHİBİ ZÂT-I ZÜLCELÂL BİR DAR-I MÜCAZAT HAZIRLAMASIN?

 

Yani bu anlatının içerisinde İnsanın  sahip olduğu önemli donanıma işaret etti, mahiyetindeki özelliklere dikkat çekti  , yaratılış noktasında  seçkinlik, fıtri vazife ve kabiliyetlerinden söz ederek …………….. ; bu hasiyete sahip bir varlık yaratılmış olsun da …………

hem onu yaratan zat hâlk ettiği sair düzenli, ölçülü güzel, hikmetli sanat eserleri ile kendini ona tanıttırsın  da …………

o insan onu tanımasın ,tanımazdan gelsin, gördüğü bu muazzam şeylere karşı takdir edip ,tebrikler tesbihler ile mukabele etmesin  de…………..

Hem o zat Rahmetinin iktizasıyla ona ikramlarda bağışlarda bulunsun ,  muhtaç olduğu ihtiyaçları ona koştursun , böylelikle onu sevdiğini ve ilgisini göstersin de………

buna mukabil o insan nankörlük edip  onun huzurundan kaçsa, 

teşekkür etmese ,

adeta bir hayvan gibi yiyip içip uykuya dalsa,

sanki tüm bu nimetler ona verilmek zorundaymış gibi tavır alsa ,

bunca zarif eğilime latif itaya karşı sevimli bir vaziyet almayıp, saygısızca şımarıp haddini aşsın  da……….

 

Böyle her şeyi bir amaç ve hedef ve de hikmetle yaratan , insanın önüne sofra gibi açıp kuran , yaptığı her işinde bir lütuf ve kerem bulunan bir zat onu başıboş bıraksın, saygısızlığının hesabını sormasın, rububiyetini rencide edişini cezasız bıraksın ,ondan hem kendi  hakkını  hem de kendi hakkına hizmet eden masnuatının istimalinden doğan hakları almasın , bir divan kurmasın ,onun amal ve hatıratını tartmasın , yazdırdığı amal ve muhasebe kitabını koltuğu altına sokmasın     ….  böyle bir ihmal ve vaz geçiş asla mümkün değildir.  

 

Çünkü bunca ihtimam ve dikkatli muamele, hassas ve itinalı mukabeleyi gerekli kılar. İnsan düşen bu gereklilik yerine getirilmediğinde ise zorunlu olarak hak sahiplerine hak ettiğini vermek için bir adalet terazisi icap eder. Dedi…

 

AYNEN ÖYLE DE……….

 

HEM HİÇ MÜMKÜN MÜDÜR Kİ: O RAHMAN-I RAHÎM'İN KENDİNİ TANITTIRMASINA MUKABİL; İMAN İLE TANIMAKLA VE SEVDİRMESİNE MUKABİL, İBADETLE SEVMEK VE *SEVDİRMEKLE* VE RAHMETİNE MUKABİL, ŞÜKÜR İLE HÜRMET ETMEKLE MUKABELE EDEN MÜ'MİNLERE BİR DÂR-I MÜKÂFATI, BİR SAADET-İ EBEDİYEYİ VERMESİN?

 

Yani , Kullarına karşı sınırsız rahmet sahibi olan ve rahmetinin ve merhametinin eserleri dünya ve ahireti dolduran Allah’ın;  hadsiz nimet ve masnuatı, ikram ve icraatı ile kendini tanıttırmasına karşılık , onu takdir edip Rububiyet ve uluhiyet-i hakimiyetini  kabul edip tasdik ile tek bir ilah olarak tanıdığını ilan ederek, ……………

 ve bunca keremi ,lütfu, ihsanı ve güzelliği ile kendini sevdirmesine mukabil  sevdiğinin alameti olan itaat ve ibadetle muhabbetini göstermekle birlikte , onu başkalarına da sevdirmek suretiyle , ……………….

ve onun ibadına acıması ve bunun tezahürü olarak her türlü ihtiyaçlarını gidermesine karşılık , şükür ve saygı ile mukabele eden , iman ve itaat ile  boyun eğen mü’minleri  mükafat ve ödül yerine getirip sonsuz bir bir mutluluğu vermemesi mümkün değildir.

 

Çünkü………..ebedînin sâdık dostu ebedî olacak. Ve bâkinin âyine-i zîşuuru bâki olmak lâzım gelir….

 

Evet bu derse mehaz olan ………….. *Hem hiç mümkün müdür ki: O Rahman-ı Rahîm'in kendini tanıttırmasına mukabil; iman ile tanımakla ve sevdirmesine mukabil, ibadetle sevmek ve sevdirmekle ve rahmetine mukabil, şükür ile hürmet etmekle mukabele eden mü'minlere bir dâr-ı mükâfatı, bir saadet-i ebediyeyi vermesin*?..............  beyanında ifade edilmiş hakikatin uygulamalı işleyişine ONBİRİNCİ SÖZ muazzam bir penceredir. O sözde bütün bu sanat ve hikmeti gösteren bir  teşhirgah açılıyor , bir davetçi seyrin mahiyet ve adabını bildiriyor.. İradeye açılan ihtiyar ( seçme özgürlüğü) kapısı ile akıl sahipleri teklife davet ediliyor. Bu teklif ve davette bulunan kafile iki gürüha ayrılıyır. Bu guruplardan biri tanımamak ve sevmemek üzere tercihde bulunup hazır keyiflerini bozmamak ve saltanat sahibini tanımamak üzere hareket edip, akabinde mühlet bittiğinde  layık oldukları yere teslim edilirler.

 

Diğer gürüh,  o mihmandara doğru yönelip,

 

"Esselâmü aleyke yâ eyyühe'l-üstad! Hakkan, şöyle bir muhteşem sarayın, senin gibi sadık ve müdakkik bir muarrifi lâzımdır. Seyyidimiz sana ne bildirmişse lütfen bize bildiriniz."

 

Üstad ise, evvel zikri geçen nutukları onlara dedi. Bunlar güzelce dinlediler, iyice kabul edip tam istifade ettiler. Padişahın marziyâtı dairesinde amel ettiler.

 

Onların şu edepli muamele ve vaziyetleri o padişahın hoşuna geldiğinden, onları has ve yüksek ve tavsif edilmez diğer bir saraya davet etti, ihsan etti. Hem öyle bir cevvâd-ı melike lâyık ve öyle mutî ahaliye şayeste ve öyle edepli misafirlere münasip ve öyle yüksek bir kasra şayan bir surette ikram etti. Daimî onları saadetlendirdi…………

 

Şimdi biz burada o dersin içinde ilgili olan muamele ve mukabele kısmı olduğu bibi buraya alıp konuya hatime veriyoruz.

 

…..

 

Birinci kafile olan süeda ve ebrar ise zülcenaheyn olan üstadı dinlediler. O üstad hem abddir, ubudiyet noktasında Rabb’ini tavsif ve tarif eder ki Cenab-ı Hakk’ın dergâhında ümmetinin elçisi hükmündedir. Hem resuldür, risalet noktasında Rabb’inin ahkâmını Kur’an vasıtasıyla cin ve inse tebliğ eder.

 

Şu bahtiyar cemaat, o resulü dinleyip Kur’an’a kulak verdiler. Kendilerini, enva-ı ibadatın fihristesi olan namaz ile birçok makamat-ı âliye içinde çok latîf vazifelerle telebbüs etmiş gördüler.

 

Evet, namazın mütenevvi ezkâr ve harekâtıyla işaret ettiği vezaifi, makamatı mufassalan gördüler. Şöyle ki:

 

Evvelen: Âsâra bakıp gaibane muamele suretinde, saltanat-ı rububiyetin mehasinine temaşager makamında kendilerini gördüklerinden tekbir ve tesbih vazifesini eda edip “Allahu ekber” dediler.

 

Sâniyen: Esma-i kudsiye-i İlahiyenin cilveleri olan bedayi’ine ve parlak eserlerine dellâllık makamında görünmekle “Sübhanallah, Velhamdülillah” diyerek takdis ve tahmid vazifesini îfa ettiler.

 

Sâlisen: Rahmet-i İlahiyenin hazinelerinde iddihar edilen nimetlerini zahir ve bâtın duygularla tadıp anlamak makamında, şükür ve sena vazifesini edaya başladılar.

 

Râbian: Esma-i İlahiyenin definelerindeki cevherleri, manevî cihazat mizanlarıyla tartıp bilmek makamında, tenzih ve medih vazifesine başladılar.

 

Hâmisen: Mistar-ı kader üstünde kalem-i kudretiyle yazılan mektubat-ı Rabbaniyeyi mütalaa makamında, tefekkür ve istihsan vazifesine başladılar.

 

Sâdisen: Eşyanın yaratılışında ve masnuatın sanatındaki latîf incelik ve nâzenin güzellikleri temaşa ile tenzih makamında Fâtır-ı Zülcelal, Sâni’-i Zülcemal’lerine muhabbet ve iştiyak vazifesine girdiler.

 

Demek, kâinata ve âsâra bakıp gaibane muamele-i ubudiyetle mezkûr makamatta mezkûr vezaifi eda ettikten sonra Sâni’-i Hakîm’in dahi muamelesine ve ef’aline bakmak derecesine çıktılar ki hazırane bir muamele suretinde evvela Hâlık-ı Zülcelal’in kendi sanatının mu’cizeleriyle kendini zîşuura tanıttırmasına karşı hayret içinde bir marifet ile mukabele ederek "Ey Rabbimiz! Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Seni hakkıyla tanıyamadık." dediler. “Senin tarif edicilerin bütün masnuatındaki mu’cizelerindir.”

 

Sonra o Rahman’ın kendi rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmesine karşı, muhabbet ve aşk ile mukabele edip  "Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz." dediler.

 

Sonra o Mün’im-i Hakiki’nin tatlı nimetleriyle terahhum ve şefkatini göstermesine karşı şükür ve hamd ile mukabele ettiler, dediler: ……“Senin hak şükrünü nasıl eda edebiliriz? Sen öyle şükre lâyık bir meşkûrsun ki bütün kâinata serilmiş bütün ihsanatın açık lisan-ı halleri, şükür ve senanızı okuyorlar. Hem âlem çarşısında dizilmiş ve zeminin yüzüne serpilmiş bütün nimetlerin ilanatıyla hamd ve medhinizi bildiriyorlar. Hem rahmet ve nimetin manzum meyveleri ve mevzun yemişleri, senin cûd ve keremine şehadet etmekle senin şükrünü enzar-ı mahlukat önünde îfa ederler.”

 

Sonra şu kâinatın yüzlerinde değişen mevcudat âyinelerinde cemal ve celal ve kemal ve kibriyasının izharına karşı “Allahu ekber” deyip tazim içinde bir aczle rükûya gidip mahviyet içinde bir muhabbet ve hayretle secde edip mukabele ettiler.

 

Sonra o Ganiyy-i Mutlak’ın servetinin çokluğunu ve rahmetinin genişliğini göstermesine karşı fakr u hâcetlerini izhar edip, dua edip istemekle mukabele edip "Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz." dediler.

 

Sonra o Sâni’-i Zülcelal’in kendi sanatının latîflerini, hârikalarını, antikalarını, sergilerle teşhirgâh-ı enamda neşrine karşı “Maşâallah” ( Allah ne güzel dilemiş,yaratmış) deyip takdir ederek “Ne güzel yapılmış!” deyip istihsan ederek “Bârekallah”  ( Allah mübarek etsin) deyip müşahede etmek, “Âmennâ”  (İman ettik) deyip şehadet etmek; “Geliniz, bakınız!” hayran olarak “Hayye ale'l-felâh” ( Haydi kurtuluşa) deyip herkesi şahit tutmakla mukabele ettiler.

 

Hem o Sultan-ı ezel ve ebed, kâinatın aktarında kendi rububiyetinin saltanatını ilanına ve vahdaniyetinin izharına karşı, tevhid ve tasdik edip “Semi'nâ ve eta'nâ” ( işittik ve itaat ettik) diyerek itaat ve inkıyad ile mukabele ettiler.

 

Sonra o Rabbü’l-âlemîn’in uluhiyetinin izharına karşı zaaf içinde aczlerini, ihtiyaç içinde fakrlarını ilandan ibaret olan ubudiyet ile ve ubudiyetin hülâsası olan namaz ile mukabele ettiler.

 

Daha bunlar gibi gûnagûn ubudiyet vazifeleriyle şu dâr-ı dünya denilen mescid-i kebirinde farîza-i ömürlerini ve vazife-i hayatlarını eda edip ahsen-i takvim suretini aldılar. Bütün mahlukat üstünde bir mertebeye çıktılar ki yümn-ü iman ile emn ü emanet ile mücehhez, emin bir halife-i arz oldular.

 

Ve şu meydan-ı tecrübe ve şu destgâh-ı imtihandan sonra onların Rabb-i Kerîm’i onları, imanlarına mükâfat olarak saadet-i ebediyeye ve İslâmiyetlerine ücret olarak Dârü’s-selâm’a davet ederek öyle bir ikram etti ve eder ki hiç göz görmemiş ve kulak işitmemiş ve kalb-i beşere hutur etmemiş derecede parlak bir tarzda rahmetine mazhar etti ve onlara ebediyet ve beka verdi. Çünkü ebedî ve sermedî olan bir cemalin seyirci müştakı ve âyinedar âşığı, elbette bâki kalıp ebede gidecektir.

 

İşte Kur’an şakirdlerinin âkıbetleri böyledir. Cenab-ı Hak bizleri onlardan eylesin, âmin!

 

..

.

Mütalaa Ders notları 71: Şu gördüğün dünyayı, bütün lezaiziyle, sefahetleriyle, safalarıyla pek ağır ve büyük bir yük gördüm…………”

 

Üçüncü Hakikat:

 

…………."ŞU GÖRDÜĞÜN DÜNYAYI, BÜTÜN LEZAİZİYLE, SEFAHETLERİYLE, SAFALARIYLA PEK AĞIR VE BÜYÜK BİR YÜK GÖRDÜM…………”

 

Çünkü, her gördüğü lezzetinde binler elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve her bir lezzetin dahi elem-i zevâli, onun zevklerini bozuyor ve lezzetinde bir iz bırakıyor…..

 

Hem…. Evet, ehl-i dünya, hususan ehl-i dalâlet, parasını ucuz vermez, pek pahalı satar…. Mukabilinde bazan haysiyet, namus rüşvet alınıyor. Bazan mukaddesât-ı diniye mukabil alınıyor,…..

 

Hem…..nefs-i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur………..

 

Hem…….Dünya …………bütün şa’şaasıyla âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir…..

 

Hem… Sıkıntı, sefahetin muallimidir…………. sıkıntıdan ya sefahete, ya eğlenceye atılsa………..O bütün bir zarardır…………..Hem………….Kötü hasletler, bâtıl itikadlar, günahlar, bid'alar mânevî kirlerden olduklarını unutmamalıyız…

 

“ RUHU FASİD, KALBİ HASTA OLANLARDAN BAŞKA KİMSE O AĞIR YÜKÜN ALTINA GİREMEZ."…………..

 

………. Evet, ………… mâlâyâniyat meseleleriyle ruhunu kirletmiş, kalbini hasta etmiş, nefsini şımartmış…………. kendini ifsad etmiş, mahiyetindeki cevheri bozmuş,  lezzet-i maneviyesini kaybetmiş , türrlü türlü illetlere müptela olmuş olanlardan başka hiç kimse ……………….. heves, hevâ, eğlence, sefahetten memzuç olan şâşaa-i medenî, bu dalâletten gelen şu müthiş sıkıntıya bir yalancı merhem, uyutucu zehirbaz..’a iltifat etmez…

 

Hem…………. Bedevîlikte beşer üç dört şeye muhtaç oluyordu. O üç dört hâcâtını tedarik etmeyen, on adette ancak ikisiydi. Şimdiki Garp medeniyet-i zâlime-i hâzırası, sû-i istimâlât ve israfat ve hevesatı tehyiç ve havâic-i gayr-ı zaruriyeyi, zarurî hâcatlar hükmüne getirip görenek ve tiryakilik cihetiyle, şimdiki o medenî insanın tam muhtaç olduğu dört hâcâtı yerine, yirmi şeye bu zamanda muhtaç oluyor. O yirmi hâcâtı tam helâl bir tarzda tedarik edecek, yirmiden ancak ikisi olabilir; on sekizi muhtaç hükmünde kalır. Demek, bu medeniyet-i hâzıra insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmaya sevk etmiş. Bîçare avam ve havas tabakasını daima mübarezeye teşvik etmiş…………..

 

Geniş bir ilgi , ihtiyaç ve mücadele dairesi açmış…….. zaruretler oluşturmuş.. tahşidatlarla merak uyandırmış………………….. ehl-i dalâlet nazar-ı dikkati şu fâni hayata celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celb etmiş ki, ednâ bir hâcât-ı hayatiyeyi büyük bir mesele-i diniyeye tercih ettir……meyi başarmış.

 

Dolayısıyla, dünyanın dünyaya bakan yüzü çok külfetlidir. Bu dünyanın tüm zevklerine erişmek isteyenler , bu uğurda her şeyini  feda edebilecek derecede aç gözlü ve hırs içinde olanlar kendi hayatlarını devam ettirebilmek için çeşitli vesilelerle  maddi manevi tüketime malzeme ve içerik üretirler. Onları çeşitli fantezilerle süslerler ve kendi ışıltılı dünyalarına davetler oluştururlar. İnsanı nefsinde bulunan menhiyata meyil bağlarını harekte geçirip muhakemeyi hisse mağlup ettirecek hileli tekliflerde bulunurlar….ve insan aldanır … severek isteyerek o fitne ateşlerine atılır… Çok zarar eder… maddi manevi borçlanır, minnetler hisseder, kabul edileme yarışına girer, kişiliğini rencide eder, riyakarene vaziyetler alır, izzetinden kaybeder.

 

Bu nedenle, teklifin mahiyetine bakmak, onu muvazene etmek ,getirisini ve götürüsünü hesap etmek, dikkatle basmak, batmaktan korkmak çekincesiyle yaklaşmak gayet önemlidir…. (Haşiye)

 

(Haşiye) İşte, Risale-i Nur ekser muvazeneleriyle küfür ve dalâletin dünyadaki elîm ve ürkütücü neticelerini göstermekle, en muannid ve nefisperest insanları dahi o menhus, gayr-ı meşru lezzetlerden ve sefahetlerden bir nefret verip, aklı başında olanları tevbeye sevkeder……….

 

Bu tarz bir hayat yorucudur, ezicidir bir mana da hem nefsi hem harici esarettir……………… Bütün mahlûkatla alâkadar ve herşeyle bir nevi alışverişi olan ve kendisini abluka eden şeylerle lâfzan ve mânen görüşmek, konuşmak, komşuluk etmeye hilkaten mecbur olan insanın………. yaşam kalitesini kaybetmesine, daimi tedirginliğine ve ümitsizliğine neden olur…. Öyle ise başka bir çare aramak gerektir….

………….."ÇÜNKİ BÜTÜN KÂİNATLA ALÂKADAR OLMAKTANSA VE HER ŞEYİN MİNNETİNE GİRMEKTENSE VE BÜTÜN ESBAB VE VESAİTE EL AÇIP ARZ-I İHTİYAÇ ETMEKTENSE, BİR RABB-I VÂHİD, SEMİ' VE BASÎR'E İLTİCA ETMEK DAHA RAHAT VE DAHA KÂRLI DEĞİL MİDİR?"

 

Evet ,

 

Lâ ilâhe illallah ‘da şöyle bir müjde var ki:

 

Hadsiz hâcâta müptelâ, nihayetsiz a'dânın hücumuna hedef olan ruh-u insanî şu kelimede öyle bir nokta-i istimdad bulur ki, bütün hâcâtını temin edecek bir hazine-i rahmet kapısını ona açar. Ve öyle bir nokta-i istinad bulur ki, bütün a'dâsının şerrinden emin edecek bir kudret-i mutlakanın sahibi olan kendi Mâbudunu ve Hâlıkını bildirir ve tanıttırır, sahibini gösterir, maliki kim olduğunu irâe eder. Ve o irâe ile, kalbi vahşet-i mutlakadan ve ruhu hüzn-ü elîmden kurtarıp, ebedî bir ferahı, daimî bir süruru temin eder.

 

Evet, emr-i “kun fe-yekûn'a” mâlik bir Sultan-ı Cihana acz tezkeresiyle istinad eden bir adamın ne pervası olabilir?

 

(Allah birşeyin olmasını murad ettiği zaman, O sadece) 'Ol' der, o da oluverir." Bakara Sûresi, 2:117; Yâsin Sûresi, 36:82.

 

………….Hem beşerde, kalbinin selâmetine ve istirahatine ait öyle incecik ve gizli ve cüz'î matlapları ve ruhunun bekàsına ve saadetine medar öyle büyük ve muhit ve küllî maksatları var ki, onları öyle bir zât verebilir ki, kalbin en ince ve görünmez perdelerini görür, lâkayt kalmaz. Hem en gizli ve işitilmez gayet mahfî seslerini işitir, cevapsız bırakmaz…..

 

Öyleyse ………….. merci-i hakikîye dön, imana gel, mükedder olma. O seni senden daha ziyade düşünür….

 

Hem…………. Dünyanın üç yüzünden insanı hakikaten ilgilendiren ;

 

Birinci yüzü Cenâb-ı Hakkın esmâsına bakar. Onların nukuşunu gösterir. Mânâ-yı harfiyle, onlara âyinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektubât-ı Samedâniyedir. Bu yüzü gayet güzeldir……………

 

İkinci yüzü âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır, Cennetin mezraasıdır, rahmetin mezheresidir. Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir………..muhabbete lâyıktır.

Evet,

 

"Dünya bir kitab-ı Samedânîdir. Huruf ve kelimâtı nefislerine değil, belki başkasının Zât ve sıfât ve esmâsına delâlet ediyorlar. Öyle ise mânâsını bil, al; nukuşunu bırak, git.

 

"Hem bir mezraadır. Ek ve mahsulünü al, muhafaza et; muzahrafatını at, ehemmiyet verme.

 

"Hem birbiri arkasında daim gelen, geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise onlarda tecellî edeni bil, envârını gör ve onlarda tezahür eden esmânın tecelliyâtını anla ve Müsemmâlarını sev; ve zevâle ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes.

 

"Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alışverişini yap, gel; ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhude koşma, yorulma.

 

"Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise nazar-ı ibretle bak ve zahirî, çirkin yüzüne değil, belki Cemîl-i Bâkîye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faideli bir tenezzüh yap, dön; ve o güzel manzaraları irâe eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla, akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme.

 

"Hem bir misafirhanedir. Öyle ise, onu yapan Mihmandar-ı Kerîmin izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık, git. Herzekârâne, fuzulî bir surette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânâsız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma”………

………………

Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın harabıyla senden mufarakat eden birşeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırazıyla seni terk edip arka çeviren ve bahusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyî etmeyen, hususan bir iki sene zarfında ebedî bir firak ile senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husulü ânında seni terk eden fâni şeyler ile kalbini bağlamak kâr-ı akıl değildir.

 

Eğer aklın varsa, uhrevî inkılâbâtında, berzahî etvârında ve dünyevî inkılâbâtının müsâdemâtı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme, onların zevâlinden kederlenme.

 

Sen kendi mahiyetine bak ki: Senin lâtifelerin içinde öyle bir lâtife var ki, ebedden ve Ebedî Zâttan başkasına razı olamaz. Ondan başkasına teveccüh edemiyor. Mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve lâtifelerinin sultanıdır. Fâtır-ı Hakîmin emrine mûtî olan o sultanına itaat et, kurtul.

22.1.26

Mütalaa Ders notları 70 : Hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur’âniyenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler

 ….. Bu derste Hikmet-i felsefe ve Hikmeti Kur’âniyenin  insanların  sosyal hayatına yönelik öğretilerinin karşılaştırılması ile ilgili bir hususlar nazara verilmiş…

 

Biz öncelikli olarak bu derste bulunan  ve  birkaç anlamda kullanılan kavramları ele alacağız. Çünkü bu kavramlar kullanıldığı yere göre manalar ifade etmektedir. Bu duruma şimdi değinmek bilahare okuduğumuz derslerde de kast edilen anlamı fark etmekte kolaylık sağlayacaktır.

 

BİRİNCİ KELİMEMİZ FELSEFEDİR. Felsefe asli itibariyle var oluşun nedenselliğini kavramak, bu konuyla ortaya çıkmış soyut, genel ve teorik problemleri akılcıl ve bilgi yönüyle ele alıp çözmek, hükümler belirleyerek düşünce temelleri oluşturmaya yönelik bilimsel ve ilimsel faaliyetlerin tümünü kapsayan araştırmalar ve çalışmaların toplandığı ilkeler bütünüdür.

 

Bu noktada felsefenin niteliğini belirleyen temel değer ölçüsü , ilgili konuda ortaya çıkartılan felsefenin doğuş ve beslendiği kaynağın ne olduğudur.

 

İlgili dersin ilk satırında geçen Hikmet-i felsefe ve Hikmeti Kur’âniye ibareleri söz konusu hayat-ı içtimaiye-i beşeriye alanında, kendilerini meydana getiren kaynak verişlerine göre bir sunum yapacaklardır.

 

Söz konusu kıyaslarda dikkat edilmesi gereken en önemli husus, iddia nedir? Davanın destekleyici delilleri nelerdir? Ve önerme ne vaat etmektedir?  Eğer bu ölçü  ile ifade edilen konuya teveccüh edersek, gerek kabul gerekse red meyilleri tahkiki olarak  oluşacaktır. Tahkiki oluşan meyiller , hakkında hükme varılacak olan şeylerin irade ve karar aşamalarını doğru ve istikametli bir şekilde hakikate eriştirir. 

 

Bu derste bunun önemli bir örneğini göreceğiz.

 

İKİNCİ KELİMEMİZ HİKMETTİR. Bu kelime anlam itibariyle; felsefe , din, hukuk ve tasavvuf alanlarında o mesleğin içerdiği doktrinlerin altında toplandığı bir çatı kavramdır. Bu anlamıyla hikmet Felsefenin bilincini oluşturur.

 

Şöyle ki;  İktidar ölçüsüyle varlıkların mahiyet ve hakikatlerini lüzumsuz bilgi ve teorilerden arındırıp akla uygun bir şekilde bilinmesini sağlamak, kavram ve anlam taşkınlarını engelleyip eşya ve öğretideki   menfaati ortaya çıkarmak, zihni kabiliyet  ve ustalıkla tanım ve işleyiş prensipleri belirleyip lüzumlu hükümleri  koymak ..iş en iyi bir şekilde ve gerçekçi gerekliliğini gözeterek gerçekleştirmek, ilim ve fiil bütünlüğünü temin ederek  hayatı beslemek, insanın yaratılışa ait sebep sonuç ilişkileri bağlamında  ilahi iradenin rölünü keşfetmesine yönelik anlam arayışının önünü açmak ve yolunu aydınlatmaktır.

 

GEREK ORTAYA KOYULAN VE İDDİA EDİLEN FELSEFE OLSUN, GEREKSE O FELSEFENİN GÜÇ KAYNAĞI OLAN HİKMETİN İLERİ SÜRDÜĞÜ ÖNERMELER OLSUN, NEŞET ETTİĞİ EFKAR SADECE BEŞERİ VE ARZİ İSE HAKİKASİZ BİR SAFSATADAN İBARETTİR.

 

ÇÜNKÜ HAKİKİ HİKMET ; YARATICININ YARATTIKLARI İLE İLGİLİ MAHİYETİ BELİRTMESİ, VAR ETME AMACI, İŞLEYİŞİ VE NETİCEDE ALACĞI KONUM VE VAZİYETİ , SOYOPSİKOLOJİK VE PSİKOLOJİK  GELİŞİM EVRELERİNE AİT BİLGİLERİN VERİLMESİ, NEREDEN NEREYE , DÜNYA , UKBA VE EŞYAYANIN HAKİKATİNE DAİR FİZİK VE METAFİZİK BOYUTLARININ AÇIKLANMASI, VE TEBLİĞ VE İRŞADDA – KİTAP VE NÜBÜVVET GİBİ- KULLANILAN ARGÜMAN VE VASITALARIN YERİNDELİĞİ,UYGUNLUĞU, TESİRLERİ VE DESTEKLENMELERİ VB. BİR ÇOK HAKİKATTEN TEŞEKKÜL  ETMİŞ GERÇEKLİK HAK VE SÖZ SAHİBİNİN ALLAH OLDUĞUNU GÖSTERMEKTEDİR.

 

İ'lem eyyühe'l-aziz! 

 

*İnsanın vehim, farz, hayal duygularına varıncaya kadar bütün hassaları bilâhare rücû edip bilittifak Hakka iltica ettiklerini ve bâtıla hiçbir ihtimal ve imkânın kalmadığını ve KÂİNATIN ANCAK VE ANCAK KUR'ÂN'IN İZAH ETTİĞİ ŞEKİLDE BULUNDUĞUNU GÖRDÜM*.

 

Mesnevi-i Nuriye

 

(Hakikatsiz ve sadece eşyanın görünen yüzüne bakıp ondaki hikmeti görmekten mahrum , herşeyi maddede arayan , DİNDEN RUH ALMAYAN aklın körlüğü ile kainat ve hadisata bakan )……….Felsefe, herşeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir gözlüktür. …… İman ise, herşeyi güzel, ünsiyetli gösteren şeffaf, berrak, nuranî bir gözlüktür………. Lem’alar………. İMAN in kısa tanımıyla aklın önüne serdedilen ve iradenin tercihine vaz edilen , Allah’ın uluhiyet ve Rububiyetine ait delilleri hak ve hakikat olarak onaylamak ve bu onamayı şehadet dili ile ikrar etmektir. Bu bağlamda imanın her şeyi güzel göstermesi  Marifetullah ile inkişaf etmesine bağlıdır..Çünkü her bir eşyanın hakikati bir esma-i ilahiyeye dayanır..ilaahir…

 

Evet, Felsefe hakikat nazarını kaybedip, şuursuz kaldığında ; herşeyi, hattâ kendisini dahi inkâr eden, olumlu veya olumsuz hiçbir hükme varmayan daima şüphe içinde kalmayı esas alan bir felsefi zihniyet ve tutum sahibi sofastailerin elinde cerbezeli ve aldatıcı bir araca dönüşüyor ve Hikmet ehlinin elinde  kainatın tılsımını açan bir anahtara inkılap edip mutlak maslahat ve daimi iyilik üretip hakikate vusule hizmet ediyorsa…………….

 

Bu yönüyle, Hâkim-i Hakem-i Hakîm-i Zülcelâli ve’l-Cemal’in Ehl-i Hakkın eline ihsan ettiği  hikmet-i hakikiye,

 

Hak ve adalet ( zanna göre müstahak olunun sonuç)  olarak da Ehl-i dalalet dalaletini arttıran bir felsefe-i sakimedir… ( hastalıklı yanlış yolda olan karanlık felsefe)

 

Haşiye: Beşerde hikmet, maharet, fayda ve zararın tefriki, maslahat üzere hareket, zarardan içtinap, faideyi  irtikâptır.

 

Allah’ta C.C Hikmet; Kusursuz icad, noksansız tasarruf , vücutta tenasüp, ihkak-ı hakta adalet ile Hakîm sıfatının tecellisidir.

 

BU DESTE ÇOKLUKLA GEÇEN ÜÇÜNCÜ KELİMEMİZ ŞE’NDİR. Bu ibare bulunduğu makama göre tefsir edilen anlamlara sahip bir ibaredir.

 

Örneğin HÂLIK ( yaratıcıda) yaratma fiili ŞE’Ndir. Yani halikiyetinin bir özelliği ve onun  bu yaratma ,icat etme, vücuda getirip tasarrufta bulunma fiildeki ŞAN’ININ keyfiyetidir.

 

*Yes-eluhu men fî-ssemâvâti vel-ard(i)(c) kulle yevmin huve fî şe/n(in)-  Rahman Suresi  29. Ayet…………….*Göklerde ve yerde bulunanlar, O'ndan isterler. O, her gün yeni bir iştedir*… (Tasarruftadır, Yaratmadadır)

 

Sair işlevsel anlamları : Bir şeyin hususiyetinin fiilî tezâhürü, neticesi ve eseri, iş-işin kastı, tavır, hali gibi manalara gelmektedir.

 

Söz konusu dersteki  ŞE’N ; ilgili ifadeye bağlı olarak tezahür eden ve edecek olan durum ve hadisenin veya kavramın mahiyetinden bulunan HALİN GEREĞİ ile ortaya çıkacak sonuç şeklinde açıklanmaktadır.

 

BU DESTE GEÇEN DÖRDÜNCÜ  KELİMEMİZ TERBİYEDİR.

 

Lugat Manası ile Terbiye: Allah'ın emirlerine itaat ederek ruhen ve cismen yükselmeye ve yükseltmeye çalışmak.

 

·         Kemale ermeğe, nizam ve emirleri dinlemeğe çalışmak. Allah rızası yolunda gitmeyi öğrenmek.

·         Kişiyi yavaş yavaş rûhen ve bedenen yetiştirmek, olgunlaştırmak.

·         Edeblendirme, cezâlarını verme.

·         Belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma.

·         Eğitim, öğretim…anlamlarına gelmektedir.

 

Görüldüğü gibi bu kelime de bulunduğu makama göre tefsir edilir.

 

Hülasa: Rabbimizin elinde terbiye: Rububiyet,………Kulun elinde ise  en geniş anlamıyla Ubudiyet-i Külliye olarak tezahür eder.

 

………….*Ve keza, rububiyet-i âmme, ubudiyet-i külliye ister…………Tezahür-ü Rububiyete karşı, ubûdiyet-i külliye-i insaniye*……………

 

Terbiye ibaresinin dersteki  anlam istimali , Eğitim , Öğretim, Talim şeklinde görülmektedir.

 

Şimdi derssin ilgili bölümüne geçiş yapıyoruz..

 

*ÜÇÜNCÜ ESAS*

 

*Hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur’âniyenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler *( öğretiler ve kendi meydana çıkış özelliğine göre hayata yönelik  tanımlayıp talim ettiği prensipler)  :

 

“ *Amma hikmet-i felsefe ise, hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinadı “ kuvvet” kabul eder*.

 

Dinden ruh almayan , arzi, şahsi, arizi , düşkün fikirli içtihatlarla ortaya çıkmış olan ve herşeyi maddi ve zahiri nazarla  gözlemleyip hükümler çıkaran , nursuz karanlık felsefi görüş;  sosyal hayatın kuvvet ilkesiyle tesis edilebileceğini  ve  kuvvete bağlı bir rejimin ancak hukuku tesis edebileceğini kabul eder.

 

*Hedefi “menfaat“ bilir. Düstur-u hayatı “cidal“ tanır*.

 

Kuvvetin hakimiyetine bağlı bir toplumsal oluşumun varlığını sürdürmesi ancak çıkarlarını korumaya yönelik girişeceği mücadele ile mümkün olduğunu salık vererek cidali bir hayat düsturu olarak benimsemiştir.

 

*Cemaatlerin rabıtasını “unsuriyet, menfi milliyeti“ tutar*.

 

Bu bağlamda toplum birliğini sağlayacak olan ve milli bozulmayı engelleyecek bağ ise ırkçılık ve kendi ırki üstünlüğünü kabul etme, üstün görme , başka milletleri aşağılama duygularıdır düşüncesini yaşatır.

 

*Semerâtı ise, “hevesât-ı nefsâniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyiddir*. ”

 

Kuvvet,menfaat, cidal, ırkçılık gibi  prensipler ve bu prensiplere bağlı oluşturulan içtimai hayatın neticesi ;  zevk unsurları ile  nefsani ve hayvani duyguları tatmin etmek ve zeval-i lezzetten gelen elemi teskin etmek ve tam itminan vermeyen lezzetlerin süreklilik arayışına karşı yeni yeni  ihtiyaçlar türetme ve zaruret saikiyle tüketim toplumları meydana getirip,

 

Haksızlıklar, zulümler , sosyal dejenerasyon, güvensiz toplumlar, psikolojik deformasyonlar ile beşerin beynini bin parçaya bölmektir.

 

Saadet yolu zannedilen, aristokrat sınıfın elinden çıkmış önermelerle  ile sosyal adalet olarak talim edilen doktrinlerin hakikat nezdindeki konumu ve durumu bu beklentiyi karşılamaktan çok uzaktır. Verimsiz zeka mahsulü olan bu hayat görüşünün; sosyal hayat için tanımladığı idame ve denge unsurların muhtevi olduğu  hakikate vakıf olmadıkları açıkça görülmektedir.

 

Çünkü bu öğretiler ve dikta uygulamaları beşere hiçbir mutluluk getirmemiştir , getirememektedir, getiremeyecektir.

 

*Halbuki, kuvvetin şe’ni tecavüzdür*.

 

Çünkü kontrolsüz bir kuvvet ve adalet ile  had altına alınmamış bir gücün tavrını belirleyecek olan davranış biçimi;  kolay olanın çabuk elde edilirliğinin getirdiği iştah ile başkalarının hakkını gasp etmek, mazlumları ezmek gibi aşırılıklar ve taşkınlıklar olacaktır.

 

*Menfaatin şe’ni, her arzuya kâfi gelmediğinden, üstünde boğuşmaktır*.

 

Çünkü insanda menfaate erişmenin  uyandırdığı duygu tatminsizliktir. İnsanın nazarı her nereye gitse orada bir ihtiyaç görecek ve onu elde edebilmek için öğretilmiş kazanım yöntemleri ile harekete mecbur kalacaktır. Sevimli gösterilen rekabet hukuk tanımaz, hak ihlaline müsait,  pervasızlıkla hareket mesajı veren , başkasının değerlerini yer ile yeksan edebilecek bir  boğuşma öğretisidir.

 

*Düstur-u cidâlin şe’ni çarpışmaktır*.

 

Çünkü mücadelenin içinde barındırdığı durum hedefe  ulaşmak için gerekli görülen çatışmaya girmektir. Nerede bir mücadele alanı açılmış ise orada bir müsabaka ve müsademe meydanı vardır.

 

*Unsuriyetin şe’ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan, tecavüzdür*.

 

Irkçılık ve üstünlük sanrıları , öğretilmiş milliyetçilik tarihsel verilerden de izlenebildiği üzere bir çok ırkın hayat  ve etki sahnesinden silinmesine, bulundukları coğrafyadan silinmesini, öldürüp öldürülmelerine neden olmuştur. Irkçılık ………….*Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık*…Hucurât Suresi 13 Ayetteki buyrulan hikmete zıt olduğundan büyük bir hadsizliktir, zülümdür, fıtrata muhalefettir.

 

*İşte bu hikmettendir ki, beşerin saadeti selb olmuştur*.

 

İşte fıtratın hakikatine ve yaratılışın hakiki prensip ve ilkelerine karşı kulak tıkayarak, çeşitli ahmaklık ve düşmanlıklarla karşı durarak, ve öğretilmiş ve kabul edilmiş önermeleri aynı hayat kabul edip hükümlerince hareket ederek tanzim edilmeye çalışılan bir hayat hiçbir topluma ve bireye mutluluk getirmemiş ve muhtemel mutluluğunda yolunu kesmiştir.

 

Evet,

 

" *Gayr-i meşru tarik ile bir maksada giden zat, galiben maksudunun zıddıyla görür mücazat*. "…  Lemaat

 

*Amma hikmet-i Kur’âniye ise, nokta-i istinadı, kuvvete bedel “hakkı“ kabul eder. Gayede menfaate bedel “fazilet ve rıza-i İlâhîyi” kabul eder. Hayatta düstur-u cidal yerine “düstur-u teâvünü” esas tutar*.

 

…………..*İşte, diyanete itaat etmeyen felsefenin böyle yolunu şaşırdığı içindir ki, ene kendi dizginini eline almış, dalâletin herbir nev’ine koşmuş. İşte şu vecihteki enenin başı üstünde bir şecere-i zakkum neşvünemâ bulup âlem-i insaniyetin yarısından fazlasını kaplamış*.

 

*İşte, o şecerenin kuvve-i şeheviye-i behîmiye dalında beşerin enzârına verdiği meyveler ise, asnamlar ve âlihelerdir. Çünkü, felsefenin esasında kuvvet müstahsendir. Hattâ “El-hükmü li’l-galib” bir düsturudur. “Galebe edende bir kuvvet var; kuvvette hak vardır” der. Zulmü mânen alkışlamış, zalimleri teşçi etmiştir ve cebbarları ulûhiyet dâvâsına sevk etmiştir*.

 

*HAŞİYE-1 DÜSTUR-U NÜBÜVVET “KUVVET HAKTADIR; HAK KUVVETTE DEĞİLDİR” DER, ZULMÜ KESER, ADALETİ TEMİN EDER*… SÖZLER

 

…………. *Ey ikinci, bozuk Avrupa! Senin çürük ve esassız esaslarının bir kısmı şunlardır ki: “En büyük melekten en küçük semeğe kadar herbir zîhayat kendi nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalışır ve kendi lezzeti için çabalar. Onun bir hakk-ı hayatı var. Gaye-i himmeti ve hedef-i maksadı yaşamak ve bekàsını temin etmektir” diyorsun*.

 

*Ve Hâlık-ı Kerîmin kerem düsturlarından ve erkân-ı kâinatta kemâl-i itaatle imtisal edilen düstur-u teavünle, nebâtat hayvânâtın imdadına ve hayvânat insanların yardımına koşmasından tezahür eden o umumî kanunun rahîmâne, kerîmâne cilvelerini cidal zannedip, “Hayat bir cidaldir” diye, ahmakane hükmetmişsin*.

 

*Acaba, o düstur-u teavünün cilvesinden olan, zerrât-ı taâmiyenin kemâl-i şevkle beden hücrelerinin gıdalandırılması için koşmaları nasıl cidaldir? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdat ve o koşmak, Kerîm bir Rabbin emriyle bir teavündür*……lem’alar

 

*Cemaatlerin rabıtalarında unsuriyet, milliyet yerine “rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî“ kabul eder*.

 

………….."   *Menfi milliyette ve unsuriyet fikrinde ifrat edenlere deriz ki* :"

 

"  *Evvelâ: Şu dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhaceretlere ve tebeddülâta maruz olmakla beraber, merkez-i hükûmet-i İslâmiye bu vatanda teşkil olduktan sonra, akvâm-ı saireden pervane gibi çokları içine atılıp tavattun etmişler. İşte bu halde Levh-i Mahfuz açılsa, ancak hakikî unsurlar birbirinden tefrik edilebilir. Öyleyse, hakikî unsuriyet fikrine hareketi ve hamiyeti bina etmek, mânâsız ve hem pek zararlıdır. Onun içindir ki, menfi milliyetçilerin ve unsuriyetperverlerin reislerinden ve dine karşı pek lâkayt birisi, mecbur olmuş, demiş: 'DİL, DİN BİR İSE MİLLET BİRDİR’*.'"…….Mektubat

 

………. *Bütün kuvvetimle derim ki: Terakkimiz, ancak milliyetimiz olan İslâmiyetin terakkisiyle ve hakaik-i şeriatın tecellisiyledir*… Divan-ı Harb-i Örfî

 

……. *hazinelere değer olan İslâmiyet milliyetine, yani üç yüz milyon İslâmın uhuvvetlerini ve mânevî yardımlarını kazandıran İslâmiyet milliyetine, binler ruhu da olsa, acaba istihfaf-ı hayat etmezler mi?*.... Münazarat

 

…………*Zira, milliyetimizin rûhu İslâmiyettir; hakiki ve nisbî ve izâfîden mürekkeptir. Başka millete benzemiyor*…. Münazarat

 

…… *Evet, kemal ve şerefin mikyası İslâmiyettir*……….İşaratü'l-İ'caz

 

*Gayâtı, hevesat-ı nefsâniyenin tecavüzâtına sed çekip ruhu maâliyâta teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevk edip insan eder*.

 

Çünkü:

 

*Kur’ân*;

 

• şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi,

• ve âyât-ı tekvîniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi,

• ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri,

• ve zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlâhiyenin mânevî hazinelerinin keşşafı,

• ve sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikin miftahı,

• ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı,

• ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhâniyenin hazinesi,

• ve şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi,

• ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası,

• ve Zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, burhan-ı kàtıı, tercüman-ı sâtıı,

• ve şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi,

• ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetin mâ ve ziyası,

• ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi,

• ve insaniyeti saadete sevk eden hakikî mürşidi ve hâdîsi,

• ve insana hem bir kitab-ı şeriat,

• hem bir kitab-ı dua,

• hem bir kitab-ı hikmet,

• hem bir kitab-ı ubûdiyet,

• hem bir kitab-ı emir ve davet,

• hem bir kitab-ı zikir,

• hem bir kitab-ı fikir,

• hem bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi’ bir kitab-ı mukaddestir.

• Hem bütün evliya ve sıddıkîn ve urefâ ve muhakkıkînin muhtelif meşreplerine ve ayrı ayrı mesleklerine, herbirindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve herbir mesleğin mesâkına muvafık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütüphane hükmünde bir kitab-ı semâvîdir.

 

EVET  ALDIĞIMIZ DERS VE KUR’ANİ TERBİYE VE NEBEVİ  (A.S.M ) TALİM İLE ANLIYORUZ Kİ:

 

*Hakkın şe'ni, ittifaktır*.

 

Çünkü , ortaya çıkan hakikat bilgisine erişilen şey ,hikmetin gereğine uygun olarak yapılan iş, şüpheden arınmış ve delilleri ile zuhur etmiş bir gerçeklik, mahiyeti ile uyum içinde bilinmiş bir vasıf, sabit ve doğru olunduğuna muttali olunmuş bir yakin , medarı niza olan ihtilafı terk edip ittifak etmeyi iktiza eder.

 

*Faziletin şe'ni, tesanüddür*.

 

Çünkü  iman ve İslamiyet ahlakı ile kazanılmış olan,  adalet nazarı , itidal tutumu, hoşgörü, doğruluk ve dürüstlük gibi ahlaki meziyetler , azim ve sebat gibi sıdk ve ciddiyeti gösteren haller, ülfet, kardeşlik ve dostluk, muhabbet ve  yardımlaşma, merhamet, cömertlik ve isar gibi hasletler, tövbe, teslim, tevekkül, kanaat, itaat  gibi kulluk niteliği, hayırda yarışma, tevazu, ölçü ve tartıda dürüst davranma, selâmlaşma, vakar,  cesaret ve şecaat gibi ameli hasletlerden neşet eden hikmetli fazilet dayanışmayı gerekli kılmaktadır.

 

……… *Evet, imanlı fazilet, medar-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i istibdat da olamaz. Tahakküm ve tagallüb etmek faziletsizliktir. Ve bilhassa ehl-i faziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevazu ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye karışmak tarzındadır. Lillâhilhamd, bu meşrep üstünde hayatımız gitmiş ve gidiyor* ….. Lem’alar

 

*Düstur-u teavünün şe'ni, birbirinin imdadına yetişmektir*.

 

Çünkü teavün sadece bir birinin ve muhtaç olanlara yardım etmek anlamını taşımamaktadır. Teavün bir fiil ve davranışın gerekliliğini emreden bir hakikati tanımlamaktadır…

 

…………. *Hattâ bir taş, taşlığıyla beraber, kubbeli binalarda ustanın elinden çıkar çıkmaz başını eğer, arkadaşıyla birleşmeye meyleder ki, sukut tehlikesinden kurtulsunlar. Maalesef, insanlar teavün sırrını idrak edememişler. Hiç olmazsa taşlar arasındaki yardım vaziyetinden ders alsınlar!* ” …İşârâtü'l-İ'câz

 

…………. Kuvvette hak vardır, çıkarını korumak bir zorunlu esastır, büyük balık küçük balığı yutar, yaşamak için başkasının hayatına son ver, sen ari bir ırk ve güçlü bir milletin  halkındansın  bu şeref ve üstünlük sana yeter…herşeyi kendi nefsine feda etmekten geri durma , hayatın her türlü lezzeti al, en önemli sensin ..sen tok olduktan sonra aç kalan kalsın sana ne  diyen ………………..*Felsefenin şakirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dâvâ açar. Kur'ân'ın şakirdi ise, semâvat ve arzdaki umum salih ibâdı kendine kardeş telâkki ederek, gayet samimî bir surette onlara dua eder. Ve saadetleriyle mes'ut oluyor. Ve ruhunda şedit bir alâkayı onlara karşı hisseder* ..Mesnevi-i Nuriye

 

……… *Allah’ın en sevdiği amel, aç olan bir muhtaca yemek yedirmek veya onun bir borcunu ödemek ya da onun bir sıkıntısını gidermektir*.  Hz. Muhammed  A.S.M

 

*Dinin şe'ni, uhuvvettir, incizabdır*.

 

Çünkü İslamiyetin en ehemmiyet verdiği konulardan birisi mü’minler beyninde olan kerdeşliktir. Konunun ehemmiyeti bir çok şekilde belirtilmiştir.

Emr-i İlahi noktasında bakılırsa:  *Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki rahmete eresiniz* ..Hucurât / 10

 

Nebevi talim esasından rasat edilse:

 

" *Sizden biriniz kendisi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe tam îman etmiş olamaz! Mü'minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve yardımlaşmakta bir tek vücut gibidirler. O vücudun bir âzası rahatsız olduğu zaman diğer âzâlar da onun acısına ortak olur. Mü'minler parçaları birbirine bağlanmış bir bina gibidirler, birbirlerine destek olurlar."……. Hz. Muhammed  A.S.M

 

………..*Kimin himmeti yalnız nefsi ise, o insan değil. Çünki insanın fıtratı medenîdir. Ebna-i cinsini mülahazaya mecburdur. Hayat-ı içtimaiye ile hayat-ı şahsiyesi devam edebilir. Meselâ: Bir ekmeği yese kaç ellere muhtaç ve ona mukabil o elleri manen öptüğünü ve giydiği libasla kaç fabrikayla alâkadar olduğunu kıyas ediniz. Hayvan gibi bir postla yaşıyamadığından ebna-i cinsiyle fıtraten alâkadar olduğundan ve onlara manevî bir fiat vermeğe mecbur bulunduğundan fıtratıyla medeniyetperverdir. Menfaat-ı şahsiyesine hasr-ı nazar eden, insanlıktan çıkar, masum olmayan câni bir hayvan olur. Birşey elinden gelmese, hakikî özrü olsa o müstesna!* ." …..Hutbe-i Şamiye

 

Kısaca tüm bu emir ve terbiye müminleri islâm kardeşliğine çeken bir hissi ulviyi meydana getirir.Velev insan ben merkezli olmasın ve dünya sevgisi ona  kendisini hasr-ı nazar ettirip menfat-i şahsiyesini elde etme ve korumayı birinci gaye yaptırmasın…

 

*Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemalâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, saadet-i dâreyndir*.

 

Evet, nefs-i emmare mahiyeti itibariyle meşgul oldukları ile insanı kemalattan mahrum eden, dünyaya çağıran, hazır lezzetleri tercih eden ,yasaklara ve zararlı olanlara meyilli olan,kör hissiyat sahibi bir mahluktur. …………. *Demek, ey nefis, nefsine muhabbet değil, belki adavet etmelisin yahut acımalısın veyahut, mutmainne olduktan sonra, şefkat etmelisin* ..prensibi ile …………….. *belki noksaniyetlerini görüp tekmil etmeye bina edilen şefkat ile onu terbiye etmek ve onu hayra sevk etmek neticesi*………… veya akıl kalp ve ruh ittifakı ile…yahut kalp ve ruhun derece-i hayatında bir tarzı hayat yaşamak suretiyle onu fena ve fani şeylerden çekerek , ruhu nefsin hizmetinden kurtarmak hikmetiyle sahip olunan manevi özgürlük ve hayat mertebesi iki dünya saadetini temin eden bir esastır…

 

Çünkü kalp ve ruhun derece-i hayatı geniştir…elleri iki dünyanın da meyveleri alamaya müsaittir…ve hakeza…………………..

 

Hatime:

 

 

*Risaletü'n-Nur, sair ulemanın eserleri gibi, yalnız aklın ayağı ve nazarıyla ders vermez; ve evliya misilli yalnız kalbin keşf ve zevkiyle hareket etmiyor. Belki akıl ve kalbin ittihad ve imtizacı ve ruh ve sair letâifin teavünü ayağıyla hareket ederek evc-i âlâya uçar. Taarruz eden felsefenin değil ayağı, belki gözü yetişmediği yerlere çıkar, hakaik-i imaniyeyi kör gözüne de gösterir*. Kastamonu L.

...........

.

 

 

Mütalaa Ders notları 69 : Yaratılışa dair 2

 

İ'lem eyyühe'l-aziz!

 

Cenab-ı Hakk'ın insana verdiği nimetler, ister âfakî olsun ister enfüsî olsun, bazı şerait altında insana gelip vusul buluyor.

Mesela ziya, hava, gıda, savt ve sadâ gibi nimetlerden insanın istifade edebilmesi ancak göz, kulak, ağız, burun gibi vesaitin açılmasıyla olur.

Bu vesait, Allah'ın halk ve icadıyla olur. İnsanın eli, kesb ve ihtiyarında yalnız o vesaiti açmaktır.

Binaenaleyh o nimetleri yolda bulmuş gibi sahipsiz, hesapsız olduğunu zannetmesin.

Ancak Mün'im-i Hakiki'nin kasdıyla gelir, insan da ihtiyarıyla alır.

Sonra ihtiyaca göre in'am edenin iradesiyle bedeninde intişar eder. …….. Mesnevî-i Nuriye

 

…………..

 

Cenab-ı Hak nimet cihetinde halk ettiği her şey için bir sunum tarzı belirlemiştir. Bu sunum tarzlarının her birinin kendine göre bir hayat mertebesi ve sanatlı hikmeti vardır. Bu yaratma hakimiyet ve güzelliğinin bir tezahürü ve kudretin hadsiz gücünün gayet latif bir gösterimidir.

 

Ağaçlar, et ve sütünden istifade ettiğimiz hayvanlar, toprak zeminden midemize uzatılan mütenevvi nebatatın her biri bu nihayetsiz hilkat estetiğinin ve kendini bu yönüyle de göstermek isteyen mahfi bir hazinenin,  binler perdeler arkasından kendini tefekkür ehline göstermesi ve şakirin zümresine iltifat-ı şahanesidir.

 

Bu bağlamda nimetler, tür ve muhataplarına göre zarflara koyulur. Bir kısmı zahiri bir kısmı ise batıni vesait ile gönderilir. Ve bu gönderine her nimetin idrak ve istimali için mazharların istidatları, maddi manevi donanımları, istifade araçları da hazır edilmiştir.

 

Bu dahi tüm icat,vücut ve muhatap ve mukabele bileşenleri ile Razık ve Münim’ in itasını ve ikramına mazhar olma bütünlüğüne mazhariyet tenasübü ve ayine kayfiyeti ile  bir elden çıkmıştır.

 

Bununla birlikte kudret ,hayata bir hareket tayin ettiğinden ve faaliyeti ihtiyaçlar belirlediğinden zişuur mahlukatının bu alış verişe ihtiyaç, iztırar, kavli ve hali bir şekilde tüm hacet meratibi ile teveccüh etmesi esastır. Ki , alışta farkındalık  , verişte cud ve seha beynindeki imtizaç tahakkuk etsin. Yani bilerek verilen idrak edilerek alınsın. İşte bu ihtiyaç, iztırar, kavli ve hali teveccüh beşerin kesbinin miftahıdır. Onunla kerem kapısına gider, halini beyan eder hissesini alır. Bu noktada kesp olmaz ise takdir olmaz, farkındalık bulunmaz. Takdir ve farkındalığın olmadığı yerden de ne tefekkür nede şükür meyvesi alınmaz.  Rububiyet ve uluhiyetin uhdesine aldığı iktizalar ile meydana getirilen nimetlendirmek fiili , insan fehminde manasını ifade edememiş olur. Bu nedenle idrak ile kesp , yani anlayarak,görerek elini uzatmak maslahaten elzemdir.

 

Eğer insan çok şeye ülfet ettiği gibi havadan suya her şeyi göre göre aleminde basit bir nimet seviyesine indirse ,daha sonra onları esbaba verebilir ve yolda bulunmuş zannedebilir. Bu vartaya düşmemek için , kendisine vasıl olan nimetlerdeki  vesaiti ve kendindeki muhatap letaifi ve ihtiyaçlar dairesindeki fıtri istemlerin karşılığının bi tamamiha verildiği müşahade etmesi lazımdır ki, kendine ,nev’nine vesait muhtaçlara gönderilen hiçbir nimeti  tesadüfe hamletmesin.

 

Çünkü  mahlukatın, masnuatın tüm mevcudatın ihtiyacı olan şeyler onları yaratan ,tüm hacetlerini görüp bilen ve ona göre tam bir muvafakat ve mutabakat uyumu veren Ancak Mün'im-i Hakikidir. İnsanda yukarıda arz ettiğimiz ihtiyaç, iztırar, kavli ve hali vaziyetlerinin diliyle ve ihtiyari ile bilerek, hissederek, görerek ,dokunarak, tadarak vs alır. Yine yukarıda ifade edildiği gibi buradaki mutlak maslahat, bilerek verenin elinden hakiki keremi bilerek almaktır.

 

Eğer bu nimetler maddi nimetler ise ihtiyar-ı beşerin alıp istimali ile birlikte vücuda girer ve tekrar yaratanın ve ikram edenin eliyle fizyolijik hayata medet verir…

 

Buraya kadar metne tabi bir yol takibi gelinmiş oldu. Şimdi ise atıf manalar ile birkaç adım atmaya çalışalım.

 

Öncelikle nimetlerin ihsanında ve hadisatın cereyanında Cenab-ı Hak sebepleri istimal etmektedir. Bunun nedeni her zarfta bulunan mazrufun ehlince kıraatı mümkün olsa da alel ekser kariler bu karineyi okuyamıyor.

 

Bu manayı ifade için şöyle demiş:

 

……..Ey esbab-perest gafil! Esbab bir perdedir; çünkü izzet ve azamet öyle ister. Fakat iş gören, kudret-i Samedâniyedir; çünkü tevhid ve celâl öyle ister ve istiklâli iktiza eder.

 

Sultan-ı Ezelînin memurları, saltanat-ı Rububiyetin icraatçıları değillerdir. Belki o saltanatın dellâllarıdırlar ve o Rububiyetin temâşâger nazırlarıdırlar.

 

Ve o memurlar, o vasıtalar kudretin izzetini, Rububiyetin haşmetini izhar içindir, tâ umur-u hasise ile kudretin mübaşereti görünmesin. Acz-âlûd, fakr-pîşe olan insanî bir sultan gibi, acz ve ihtiyaç için memurları şerik-i saltanat ittihaz etmiş değildir.

 

Demek esbab vaz edilmiş, tâ aklın nazar-ı zahirîsine karşı kudretin izzeti muhafaza edilsin. Zira, âyinenin iki vechi gibi, herşeyin bir mülk ciheti var ki, âyinenin mülevven yüzüne benzer; muhtelif renklere ve hâlâta medar olabilir.

 

Biri melekût'tur ki, âyinenin parlak yüzüne benzer. Mülk ve zahir vechinde, kudret-i Samedâniyenin izzetine ve kemâline münâfi hâlât vardır. Esbab, o hâlâta hem merci, hem medar olmak için vaz edilmişler.

 

Fakat melekûtiyet ve hakikat cânibinde herşey şeffaftır, güzeldir, kudretin bizzat mübaşeretine münasiptir, izzetine münâfi değildir. Onun için, esbab sırf zahirîdir; melekûtiyette ve hakikatte tesir-i hakikîleri yoktur.

 

Hem esbab-ı zahiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız şekvâları ve bâtıl itirazları Âdil-i Mutlaka tevcih etmemek için, o şekvâlara, o itirazlara hedef olacak esbab vaz edilmiştir. Çünkü kusur onlardan çıkıyor ve onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor.

 

Bu mesele kendi içinde çok muazzam bir hakikati ders vermektedir.  İrade-i İlahiye ve tecelliyi esma hakkında çok esrarlı ve perdeli  bir müdafaa  ile birlikte, kulları da ; olan biteni yanlış anlamak, vakayı  kavrayamamak, nefsinin hoşuna gitmemek, aklen idrak edememek, havsalası almamak, desiseye ve evhama mağlup olmak, hadisatın tazyikiyle dengeyi kaybetmek, hayal kırıklığına uğramak, itiraza yönelmek ,  öfkelenmek, isyana meyletmek ,haddi aşmak gibi girişimlerle başlarına gelecek büyük bir kahırdan muhafaza edin bir hikmet perdesi icraat-ı Rububiyet üzerine çekilmiş.

 

Ki, bu perdeler ; hadiselerin devamında meydana çıkan sonuçların kabulü, tazyikin azalması ile tesirin kırılması , güzel sonuçların terettübü, müspet düşünce temayülü ,kendine gelme ,durulma gibi haletler ile silkelenebilir, tozdan topraktan arına bilir ,taciz derine nüfuz etmez ve onarıla bilirliğin önünü açsın.

 

Eğer perdeler olmasa, insanlar şekvalarını direkt izhar etseler,  bu cehalet ve cüret  Rububiyeti  nankörane tavrı ile müteessir eder, başını örse vurur, elini kırar, telafisi mümkün olmayan hadler ve hükümlere düçar olunabilir.

 

Bu perdedarlığın bir başka mahfi bir yönü var ki gayet garip ve aciptir. O da şudur ki; Cenab-ı Hakkın  vaz ettiği teklifin idrakinde zorlanacak olanlara tanıdığı bir toleranstır. Yani sizi ademden çıkarıp vücuda getirmem, tecelliyat-ı esmama mazhar kılmam, marifetimin mihtafını nefsinize takmam, şah damarınızdan yakın bulunmam , tercihler sunup iradenizden ihtiyarınızla bilerek yönelinişi istemem, kötülükten ,nifaktan, küfürden uzak durmanızı salık vermem , tahşidat ve merhametimle üzerinize titrememdeki maksadı anlayamayarak şikayetlerde bulunmanız, beğenisiz ve takdirsin kalmanız , vicdan ve aklınızı kullanmadığınızdan sizi mesul kılacağından size sebeplerle boğuşmanız suretiyle hakikati görmeniz  için size  zaman tanıyorum… Bir diğer mana ………… Hâlıkın bütün tezahürat-ı rububiyetine geniş ve küllî bir ubudiyetle mukabele eden ve bütün makàsıd-ı İlâhiyesine karşı…………….vaziyet-i marziye alan ibadına yüklenen külfete bir hiffet ve kefaret getirmektir……….

 

Bu ikinci manaya bir başka açıdan delalet eden bir bab:………. *Hem o Rahmân'ın nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki, nasıl vazife uğrunda, mücahede işinde telef olan bir nefere şehadet rütbesini veriyor ve kurban olarak kesilen bir koyuna, âhirette cismanî bir vücud-u bâki vererek Sırat üstünde, sahibine burâk gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfatlandırıyor. Öyle de, sair zîruh ve hayvanatın dahi, kendilerine mahsus vazife-i fıtriye-i Rabbâniyelerinde ve evâmir-i Sübhâniyenin itaatlerinde telef olan ve şiddetli meşakkat çeken zîruhların, onlara göre bir çeşit mükâfat-ı ruhaniye ve onların istidatlarına göre bir nevi ücret-i mâneviye, o tükenmez hazine-i rahmetinden baîd değil ki bulunmasın; dünyadan gitmelerinden PEK ÇOK İNCİNMESİNLER, belki memnun olsunlar. Lâ ya'lemu'l-ğaybe illâllah*…………….

 

Aslında azimet olan ………… *Ey insan-ı müştekî! Sen mâdum kalmadın, vücut nimetini giydin, hayatı tattın, câmid kalmadın, hayvan olmadın, İslâmiyet nimetini buldun, dalâlette kalmadın, sıhhat ve selâmet nimetini gördün, ve hâkezâ... Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki, Cenâb-ı Hakkın sana verdiği mahz-ı nimet olan vücut mertebelerine mukàbil şükretmeyerek, imkânât ve ademiyat nev'inde ve senin eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden, bâtıl bir hırsla Cenâb-ı Haktan şekvâ ediyorsun ve küfrân-ı nimet ediyorsun*?.......olmasına rağmen ekser iltimasın sebebi ise …………. "*Rahmetim herşeyi kaplamıştır*." A'râf Sûresi, 7:156…..Hakikatidir……….

 

Evet icrat-ı Rububiyetin  ham insan türünün nefsine ağır gelecek yönleri çoktur. Yukarıda işaret edildiği gibi , Allah hem izzet- i Samadaniye ve Sübhaniyesini  aziz tutmak hem de merhamet ettiği kullarının aciz nefsini  şekavet-i ebediyeden korumak için esbab perdesini var etmiştir.

 

Ancak bu perde mülk üstüne çekilmiş tenteneli bir perdedir. Melekût cihetinde ise belki perdeden ziyade zayıf bir tül vardır.

 

Mesela hayat yirmi sekiz cihetiyle perdesiz bir tecellidir.

 

Hidayet sebepsiz Allah’ın elindedir.

 

Hissiyatların tertibi , kuvvaların tanzimi, letaifin tezyini , halk ve icadın vücudu müstakilen ve bedi’ bir surette onun dest-i gaybındadır.

 

Esbab dahil herşeye vurduğu sikke, tanımladığı hasiyet, deruhte ettiği vezaif, takdir ettiği mahiyet , her şeye hakim olan celal ve vahidiyet tüm perdeleri dürüp kaldırır.

 

Bu nedenle mülk ve melekût cihetlerinin hükümleri ayrıdır. Esbabın tesiri muvakkattır. Manası tahsil edildiğinde zarfı yırtılır ve atılır. Bu meyanda hikmetten illet tarafına geçiş vaciptir.

 

Yani;

 

……… "Hem bir mezraadır.  Ek ve mahsulünü al, muhafaza et; muzahrafatını at, ehemmiyet verme.

 

"Hem birbiri arkasında daim gelen, geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise onlarda tecellî edeni bil, envârını gör ve onlarda tezahür eden esmânın tecelliyâtını anla ve Müsemmâlarını sev; ve zevâle ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes.

 

"Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alışverişini yap, gel; ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhude koşma, yorulma.

 

"Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise nazar-ı ibretle bak ve zahirî, çirkin yüzüne değil, belki Cemîl-i Bâkîye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faideli bir tenezzüh yap, dön; ve o güzel manzaraları irâe eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla, akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme.

 

"Hem bir misafirhanedir. Öyle ise, onu yapan Mihmandar-ı Kerîmin izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık, git. Herzekârâne, fuzulî bir surette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânâsız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma"………….

 

Konuya başka bir açıdan delalet eden bir bab :

 

………… Esbabın içtimaı, müsebbebin icadına bir duadır. Yani, esbab bir vaziyet alır ki, o vaziyet bir lisan-ı hal hükmüne geçer; ve müsebbebi, Kadîr-i Zülcelâlden dua eder, isterler. Meselâ su, hararet, toprak, ziya, bir çekirdek etrafında bir vaziyet alarak, o vaziyet bir lisan-ı duadır ki, "Bu çekirdeği ağaç yap, yâ Hâlıkımız" derler. Çünkü, o mu'cize-i harika-i kudret olan ağaç, o şuursuz, câmid, basit maddelere havale edilmez…………

 

…………Elhasıl: Sebep gayet âdi, âciz ve ona isnad edilen müsebbep ise gayet san'atlı ve kıymetli olduğundan, sebebi azleder. Hem müsebbebin gayesi, faidesi dahi, câhil ve câmid olan esbabı ortadan atar, bir Sâni-i Hakîmin eline teslim eder. Hem müsebbebin yüzündeki tezyinat ve maharetler, kendi kudretini zîşuurlara bildirmek isteyen ve kendini sevdirmek arzu eden bir Sâni-i Hakîme işaret eder…..

 

Evet, şimdi dersimiz olan paragrafı tekraren alıp konuyu ;  hikmet  ,hakikat, vazife ,tavzifat , Hak ve ibad  esasıyla  izah eden  bir mütemmim manayı paylaşacağız.

 

Dersimiz:

 

İ'lem eyyühe'l-aziz! Cenab-ı Hakk'ın insana verdiği nimetler, ister âfakî olsun ister enfüsî olsun, bazı şerait altında insana gelip vusul buluyor. Mesela ziya, hava, gıda, savt ve sadâ gibi nimetlerden insanın istifade edebilmesi ancak göz, kulak, ağız, burun gibi vesaitin açılmasıyla olur. Bu vesait, Allah'ın halk ve icadıyla olur. İnsanın eli, kesb ve ihtiyarında yalnız o vesaiti açmaktır.

 

Binaenaleyh o nimetleri yolda bulmuş gibi sahipsiz, hesapsız olduğunu zannetmesin. Ancak Mün'im-i Hakiki'nin kasdıyla gelir, insan da ihtiyarıyla alır. Sonra ihtiyaca göre in'am edenin iradesiyle bedeninde intişar eder. ………….Mesnevî-i Nuriye

 

Mütemmim Bab:

 

İ'lem eyyühe'l-aziz! Gafil olan insan, kendi vazifesini terk eder, Allah'ın vazifesiyle meşgul olur. Evet, insan, gafletten dolayı, iktidarı dahilinde kolay olan ubudiyet vazifesinin terkiyle, zayıf kalbiyle rububiyet vazife-i sakîlesinin altına girer, altında ezilir. Ve aynı zamanda bütün istirahatini kaybetmekle âsi, şakî, hâin adamların partisine dahil olur.

 

Evet, insan bir askerdir. Askerlik vazifesi başka, hükûmetin vazifesi başkadır. Askerlik vazifesi tâlim, cihad gibi din ve vatanı koruyacak işlerdir. Hükûmetin vazifesi ise, erzakını, libasını, silâhını vermektir. Binaenaleyh, erzakını temin için askerliğe ait vazifesini terk edip ticaretle-meselâ-iştigal eden bir asker, şakî ve hâin olur. Bu itibarla, insanın Allah'a karşı ubudiyet, vazifesidir. Terk-i kebâir, takvâsıdır. Nefis ve şeytanla uğraşması, cihadıdır.

 

Amma gerek nefsine, gerek evlât ve taallûkatına hayat malzemesini tedarik etmek Allah'ın vazifesidir. Evet, madem hayatı veren Odur. O hayatı koruyacak levazımatı da O verecektir. Yalnız, hükûmetin asker için ofislerde cem ettiği erzakı askerlere taşıttırdığı, temizlettirdiği, öğüttürdüğü, pişirttiği gibi, Cenâb-ı Hak da hayat için lâzım olan levazımatı küre-i arz ofisinde yaratıp cem ettikten sonra, o erzakın toplanmasını ve sair ahvalini insana yaptırır ki, insana bir meşguliyet, bir eğlence olsun ve atâlet, betâlet azabından kurtulsun…….. (Rahmeten ve hikmeten İnsan kesbinin lüzumu )

 

Ey insan! Rahm-ı mâderde iken, tıfl iken, ihtiyar ve iktidardan mahrum bir vaziyette iken, seni pek leziz rızıklar ile besleyen Allah, sen hayatta kaldıkça o rızkı verecektir. Baksana: Her bahar mevsiminde sath-ı arzda yaratılan enva-ı erzakı kim yaratıyor ve kimler için yaratıyor? Senin ağzına getirip sokacak değil ya! Yahu, eğlencelere, bahçelere gidip dallarda sallanan o güleç yüzlü leziz meyveleri koparıp yemek zahmet midir? Allah insaf versin! ………. ( İnsanın bu kadar ayağına gelen nimetleri tazimle almasını iktiza eden  nazar-ı insafın gerekliliği) …

 

Hülâsa: Allah'ı itham etmekle işini terk edip Allah'ın işine karışma ki, nankör âsiler defterine kaydolmayasın.

 

Yani O .. Allah Rabliğinin iktiza ettiği her şeyi  yerli yerine yaptı ,yapıyor…sende sana verilmiş cihazat ile  kulluğun mucibince gereğini yap. Haddini bil, ölçülü ol, sınırlara dikkat et, tembellik yapma, vazifeni uhdene al, sana tanınan meşru dairede amel et , hamd ve  şükür , tefekkür  ve  ubudiyet ile kulca mukabelede bulun…………..

 

Haşiye:

 

Aynı maddi nimeler gibi manevi nimetleri karşılayacak  insan mahiyetinde bir çok menfez tanzim edilmiştir.

 

Örneğin:

 

…………. Zira insanın nefsi, rahmaniyetin cilveleriyle, kalbi de rahîmiyetin tecelliyatıyla nimetlendikleri gibi; insanın aklı da hakîmiyetin letaifiyle zevk alır, telezzüz eder. İşte bu itibarla ağız dolusuyla “Elhamdülillah” söylemekle hamd ü senaları istilzam eder………..

 

Evet,

 

………….Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın harabıyla senden mufarakat eden birşeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırazıyla seni terk edip arka çeviren ve bahusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyî etmeyen,  hususan bir iki sene zarfında ebedî bir firak ile senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husulü ânında seni terk eden fâni şeyler ile kalbini bağlamak kâr-ı akıl değildir.

 

Eğer aklın varsa, uhrevî inkılâbâtında, berzahî etvârında ve dünyevî inkılâbâtının müsâdemâtı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme, onların zevâlinden kederlenme.

 

Sen kendi mahiyetine bak ki: Senin lâtifelerin içinde öyle bir lâtife var ki, ebedden ve Ebedî Zâttan başkasına razı olamaz. Ondan başkasına teveccüh edemiyor. Mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve lâtifelerinin sultanıdır. Fâtır-ı Hakîmin emrine mûtî olan o sultanına itaat et, kurtul………….

 

.

Mütalaa Ders notları 68 : Yaratılışa dair

Cenab-ı Hak nimet cihetinde halk ettiği her şey için bir sunum tarzı belirlemiştir. Bu sunum tarzlarının her birinin kendine göre bir hayat mertebesi ve sanatlı hikmeti vardır. Bu yaratma hakimiyet ve güzelliğinin bir tezahürü ve kudretin hadsiz gücünün gayet latif bir gösterimidir.

 

Ağaçlar, et ve sütünden istifade ettiğimiz hayvanlar, toprak zeminden midemize uzatılan mütenevvi nebatatın her biri bu nihayetsiz hilkat estetiğinin ve kendini bu yönüyle de göstermek isteyen mahfi bir hazinenin,  binler perdeler arkasından kendini tefekkür ehline göstermesi ve şakirin zümresine iltifat-ı şahanesidir.

 

Bu bağlamda nimetler, tür ve muhataplarına göre zarflara koyulur. Bir kısmı zahiri bir kısmı ise batıni vesait ile gönderilir. Ve bu gönderine her nimetin idrak ve istimali için mazharların istidatları, maddi manevi donanımları, istifade araçları da hazır edilmiştir.

 

Bu dahi tüm icat,vücut ve muhatap ve mukabele bileşenleri ile Razık ve Münim’ in itasını ve ikramına mazhar olma bütünlüğüne mazhariyet tenasübü ve ayine kayfiyeti ile  bir elden çıkmıştır.

 

Bununla birlikte kudret ,hayata bir hareket tayin ettiğinden ve faaliyeti ihtiyaçlar belirlediğinden zişuur mahlukatının bu alış verişe ihtiyaç, iztırar, kavli ve hali bir şekilde tüm hacet meratibi ile teveccüh etmesi esastır. Ki , alışta farkındalık  , verişte cud ve seha beynindeki imtizaç tahakkuk etsin. Yani bilerek verilen idrak edilerek alınsın. İşte bu ihtiyaç, iztırar, kavli ve hali teveccüh beşerin kesbinin miftahıdır. Onunla kerem kapısına gider, halini beyan eder hissesini alır. Bu noktada kesp olmaz ise takdir olmaz, farkındalık bulunmaz. Takdir ve farkındalığın olmadığı yerden de ne tefekkür nede şükür meyvesi alınmaz.  Rububiyet ve uluhiyetin uhdesine aldığı iktizalar ile meydana getirilen nimetlendirmek fiili , insan fehminde manasını ifade edememiş olur. Bu nedenle idrak ile kesp , yani anlayarak,görerek elini uzatmak maslahaten elzemdir.

 

Eğer insan çok şeye ülfet ettiği gibi havadan suya her şeyi göre göre aleminde basit bir nimet seviyesine indirse ,daha sonra onları esbaba verebilir ve yolda bulunmuş zannedebilir. Bu vartaya düşmemek için , kendisine vasıl olan nimetlerdeki  vesaiti ve kendindeki muhatap letaifi ve ihtiyaçlar dairesindeki fıtri istemlerin karşılığının bi tamamiha verildiği müşahade etmesi lazımdır ki, kendine ,nev’nine vesait muhtaçlara gönderilen hiçbir nimeti  tesadüfe hamletmesin.

 

Çünkü  mahlukatın, masnuatın tüm mevcudatın ihtiyacı olan şeyler onları yaratan ,tüm hacetlerini görüp bilen ve ona göre tam bir muvafakat ve mutabakat uyumu veren Ancak Mün'im-i Hakikidir. İnsanda yukarıda arz ettiğimiz ihtiyaç, iztırar, kavli ve hali vaziyetlerinin diliyle ve ihtiyari ile bilerek, hissederek, görerek ,dokunarak, tadarak vs alır. Yine yukarıda ifade edildiği gibi buradaki mutlak maslahat, bilerek verenin elinden hakiki keremi bilerek almaktır.

 

Eğer bu nimetler maddi nimetler ise ihtiyar-ı beşerin alıp istimali ile birlikte vücuda girer ve tekrar yaratanın ve ikram edenin eliyle fizyolijik hayata medet verir…

 

Buraya kadar metne tabi bir yol takibi gelinmiş oldu. Şimdi ise atıf manalar ile birkaç adım atmaya çalışalım.

 

Öncelikle nimetlerin ihsanında ve hadisatın cereyanında Cenab-ı Hak sebepleri istimal etmektedir. Bunun nedeni her zarfta bulunan mazrufun ehlince kıraatı mümkün olsa da alel ekser kariler bu karineyi okuyamıyor.

 

Bu manayı ifade için şöyle demiş:

 

……..Ey esbab-perest gafil! Esbab bir perdedir; çünkü izzet ve azamet öyle ister. Fakat iş gören, kudret-i Samedâniyedir; çünkü tevhid ve celâl öyle ister ve istiklâli iktiza eder.

 

Sultan-ı Ezelînin memurları, saltanat-ı Rububiyetin icraatçıları değillerdir. Belki o saltanatın dellâllarıdırlar ve o Rububiyetin temâşâger nazırlarıdırlar.

 

Ve o memurlar, o vasıtalar kudretin izzetini, Rububiyetin haşmetini izhar içindir, tâ umur-u hasise ile kudretin mübaşereti görünmesin. Acz-âlûd, fakr-pîşe olan insanî bir sultan gibi, acz ve ihtiyaç için memurları şerik-i saltanat ittihaz etmiş değildir.

 

Demek esbab vaz edilmiş, tâ aklın nazar-ı zahirîsine karşı kudretin izzeti muhafaza edilsin. Zira, âyinenin iki vechi gibi, herşeyin bir mülk ciheti var ki, âyinenin mülevven yüzüne benzer; muhtelif renklere ve hâlâta medar olabilir.

 

Biri melekût'tur ki, âyinenin parlak yüzüne benzer. Mülk ve zahir vechinde, kudret-i Samedâniyenin izzetine ve kemâline münâfi hâlât vardır. Esbab, o hâlâta hem merci, hem medar olmak için vaz edilmişler.

 

Fakat melekûtiyet ve hakikat cânibinde herşey şeffaftır, güzeldir, kudretin bizzat mübaşeretine münasiptir, izzetine münâfi değildir. Onun için, esbab sırf zahirîdir; melekûtiyette ve hakikatte tesir-i hakikîleri yoktur.

 

Hem esbab-ı zahiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız şekvâları ve bâtıl itirazları Âdil-i Mutlaka tevcih etmemek için, o şekvâlara, o itirazlara hedef olacak esbab vaz edilmiştir. Çünkü kusur onlardan çıkıyor ve onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor.

 

Bu mesele kendi içinde çok muazzam bir hakikati ders vermektedir.  İrade-i İlahiye ve tecelliyi esma hakkında çok esrarlı ve perdeli  bir müdafaa  ile birlikte, kulları da ; olan biteni yanlış anlamak, vakayı  kavrayamamak, nefsinin hoşuna gitmemek, aklen idrak edememek, havsalası almamak, desiseye ve evhama mağlup olmak, hadisatın tazyikiyle dengeyi kaybetmek, hayal kırıklığına uğramak, itiraza yönelmek ,  öfkelenmek, isyana meyletmek ,haddi aşmak gibi girişimlerle başlarına gelecek büyük bir kahırdan muhafaza edin bir hikmet perdesi icraat-ı Rububiyet üzerine çekilmiş.

 

Ki, bu perdeler ; hadiselerin devamında meydana çıkan sonuçların kabulü, tazyikin azalması ile tesirin kırılması , güzel sonuçların terettübü, müspet düşünce temayülü ,kendine gelme ,durulma gibi haletler ile silkelenebilir, tozdan topraktan arına bilir ,taciz derine nüfuz etmez ve onarıla bilirliğin önünü açsın.

 

Eğer perdeler olmasa, insanlar şekvalarını direkt izhar etseler,  bu cehalet ve cüret  Rububiyeti  nankörane tavrı ile müteessir eder, başını örse vurur, elini kırar, telafisi mümkün olmayan hadler ve hükümlere düçar olunabilir.

 

Bu perdedarlığın bir başka mahfi bir yönü var ki gayet garip ve aciptir. O da şudur ki; Cenab-ı Hakkın  vaz ettiği teklifin idrakinde zorlanacak olanlara tanıdığı bir toleranstır. Yani sizi ademden çıkarıp vücuda getirmem, tecelliyat-ı esmama mazhar kılmam, marifetimin mihtafını nefsinize takmam, şah damarınızdan yakın bulunmam , tercihler sunup iradenizden ihtiyarınızla bilerek yönelinişi istemem, kötülükten ,nifaktan, küfürden uzak durmanızı salık vermem , tahşidat ve merhametimle üzerinize titrememdeki maksadı anlayamayarak şikayetlerde bulunmanız, beğenisiz ve takdirsin kalmanız , vicdan ve aklınızı kullanmadığınızdan sizi mesul kılacağından size sebeplerle boğuşmanız suretiyle hakikati görmeniz  için size  zaman tanıyorum… Bir diğer mana ………… Hâlıkın bütün tezahürat-ı rububiyetine geniş ve küllî bir ubudiyetle mukabele eden ve bütün makàsıd-ı İlâhiyesine karşı…………….vaziyet-i marziye alan ibadına yüklenen külfete bir hiffet ve kefaret getirmektir……….

 

Aslında azimet olan ………… *Ey insan-ı müştekî! Sen mâdum kalmadın, vücut nimetini giydin, hayatı tattın, câmid kalmadın, hayvan olmadın, İslâmiyet nimetini buldun, dalâlette kalmadın, sıhhat ve selâmet nimetini gördün, ve hâkezâ... Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki, Cenâb-ı Hakkın sana verdiği mahz-ı nimet olan vücut mertebelerine mukàbil şükretmeyerek, imkânât ve ademiyat nev'inde ve senin eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden, bâtıl bir hırsla Cenâb-ı Haktan şekvâ ediyorsun ve küfrân-ı nimet ediyorsun*?.......olmasına rağmen ekser iltimasın sebebi ise …………. "*Rahmetim herşeyi kaplamıştır*." A'râf Sûresi, 7:156…..Hakikatidir……….

 

Evet icrat-ı Rububiyetin  ham insan türünün nefsine ağır gelecek yönleri çoktur. Yukarıda işaret edildiği gibi , Allah hem izzet- i Samadaniye ve Sübhaniyesini  aziz tutmak hem de merhamet ettiği kullarının aciz nefsini  şekavet-i ebediyeden korumak için esbab perdesini var etmiştir.

 

Ancak bu perde mülk üstüne çekilmiş tenteneli bir perdedir. Melekût cihetinde ise belki perdeden ziyade zayıf bir tül vardır.

 

Mesela hayat yirmi sekiz cihetiyle perdesiz bir tecellidir.

 

Hidayet sebepsiz Allah’ın elindedir.

 

Hissiyatların tertibi , kuvvaların tanzimi, letaifin tezyini , halk ve icadın vücudu müstakilen ve bedi’ bir surette onun dest-i gaybındadır.

 

Esbab dahil herşeye vurduğu sikke, tanımladığı hasiyet, deruhte ettiği vezaif, takdir ettiği mahiyet , her şeye hakim olan celal ve vahidiyet tüm perdeleri dürüp kaldırır.

 

Bu nedenle mülk ve melekût cihetlerinin hükümleri ayrıdır. Esbabın tesiri muvakkattır. Manası tahsil edildiğinde zarfı yırtılır ve atılır. Bu meyanda hikmetten illet tarafına geçiş vaciptir.

 

Yani;

 

……… "Hem bir mezraadır.  Ek ve mahsulünü al, muhafaza et; muzahrafatını at, ehemmiyet verme.

 

"Hem birbiri arkasında daim gelen, geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise onlarda tecellî edeni bil, envârını gör ve onlarda tezahür eden esmânın tecelliyâtını anla ve Müsemmâlarını sev; ve zevâle ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes.

 

"Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alışverişini yap, gel; ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhude koşma, yorulma.

 

"Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise nazar-ı ibretle bak ve zahirî, çirkin yüzüne değil, belki Cemîl-i Bâkîye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faideli bir tenezzüh yap, dön; ve o güzel manzaraları irâe eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla, akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme.

 

"Hem bir misafirhanedir. Öyle ise, onu yapan Mihmandar-ı Kerîmin izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık, git. Herzekârâne, fuzulî bir surette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânâsız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma"………….

 

Evet, şimdi konuyu ;  hikmet  ,hakikat, vazife ,tavzifat , Hak ve ibad  esasıyla  izah eden  bir mütemmim manayı paylaşacağız.

 

………..Evet, insan bir askerdir. Askerlik vazifesi başka, hükûmetin vazifesi başkadır. Askerlik vazifesi tâlim, cihad gibi din ve vatanı koruyacak işlerdir. Hükûmetin vazifesi ise, erzakını, libasını, silâhını vermektir. Binaenaleyh, erzakını temin için askerliğe ait vazifesini terk edip ticaretle-meselâ-iştigal eden bir asker, şakî ve hâin olur. Bu itibarla, insanın Allah'a karşı ubudiyet, vazifesidir. Terk-i kebâir, takvâsıdır. Nefis ve şeytanla uğraşması, cihadıdır.

 

Amma gerek nefsine, gerek evlât ve taallûkatına hayat malzemesini tedarik etmek Allah'ın vazifesidir. Evet, madem hayatı veren Odur. O hayatı koruyacak levazımatı da O verecektir. Yalnız, hükûmetin asker için ofislerde cem ettiği erzakı askerlere taşıttırdığı, temizlettirdiği, öğüttürdüğü, pişirttiği gibi, Cenâb-ı Hak da hayat için lâzım olan levazımatı küre-i arz ofisinde yaratıp cem ettikten sonra, o erzakın toplanmasını ve sair ahvalini insana yaptırır ki, insana bir meşguliyet, bir eğlence olsun ve atâlet, betâlet azabından kurtulsun…….. (Rahmeten ve hikmeten İnsan kesbinin lüzumu )

 

Ey insan! Rahm-ı mâderde iken, tıfl iken, ihtiyar ve iktidardan mahrum bir vaziyette iken, seni pek leziz rızıklar ile besleyen Allah, sen hayatta kaldıkça o rızkı verecektir. Baksana: Her bahar mevsiminde sath-ı arzda yaratılan enva-ı erzakı kim yaratıyor ve kimler için yaratıyor? Senin ağzına getirip sokacak değil ya! Yahu, eğlencelere, bahçelere gidip dallarda sallanan o güleç yüzlü leziz meyveleri koparıp yemek zahmet midir? Allah insaf versin! ………. ( İnsanın bu kadar ayağına gelen nimetleri tazimle almasını iktiza eden  nazar-ı insafın gerekliliği) …

 

Yani O .. Allah Rabliğinin iktiza ettiği her şeyi  yerli yerine yaptı ,yapıyor…sende sana verilmiş cihazat ile  kulluğun mucibince gereğini yap. Haddini bil, ölçülü ol, sınırlara dikkat et, tembellik yapma, vazifeni uhdene al, sana tanınan meşru dairede amel et , hamd ve  şükür , tefekkür  ve  ubudiyet ile kulca mukabelede bulun…………..

 

Haşiye:

 

Aynı maddi nimeler gibi manevi nimetleri karşılayacak  insan mahiyetinde bir çok menfez tanzim edilmiştir.

 

Örneğin:

 

…………. Zira insanın nefsi, rahmaniyetin cilveleriyle, kalbi de rahîmiyetin tecelliyatıyla nimetlendikleri gibi; insanın aklı da hakîmiyetin letaifiyle zevk alır, telezzüz eder……….. Denildiği gibi insanın her bir manevi hassasının kendine mahsus nimeti olduğu gibi,  her bir letaifinin de kendine mahsus bir rızkı vardır…  Latifelerin sultanı olan kalp ve vicdan ise ancak Allah ile ve onun yad’ı zikri ile itminan bulur.. mutmain olur onların rızkı- maneviyesi ve ruhiyesi   Marifetullah ve Marifetullahtan  neşet eden Muhabbetullah’dır…

 

.