27.3.26

Mütalaa Ders notları 75 : Tesbihatın Önemi

*Aziz, sıddık kardeşlerim*!

 

*Bütün ruh-u canımla bayramınızı tebrik ederim. Ve bu bayramımı çok mübarekleştiren mübarek masumların ve muhterem ümmi ihtiyarların ve üstadlarının bu defa gönderdikleri kıymetdar risaleleri beş cild olarak güzelce cildlettirerek tanzim ettik.*

 

Bu paragrafta ilk bakışta naza gelen ; çok saygı değer, hürmete lâyık, muhterem, hayırlı, uğurlu, kutlu, mukaddes, bereketli , verimli gibi anlamları bünyesinde barındıran MÜBAREK kelimesidir. Bu kelimenin ortama, güne, hale taalluku için ise MASUMİYET tabirinin geçmesidir.  Masumiyet ise iki noktada temerküz etmiştir. Bunlardan biri çocuklara atfen MASUMİYET, diğeri ise ÜMMİYET ile müsemma ihtiyarlar üzerinedir.

 

Demek ki ; maddi manevi berekete mazhar olmak, anlam zenginliğinden müstefid olmak için , masumiyet ( bize bakan yönüyle iyi niyetli olmak ve hüsnü zannı korumak  ) ve Ümmiliği ( yine  bakan yönüyle zihni arı,kalbi temiz tutmak için malayani ve maneviyatımıza zarar verici şeylerden içtinap etmek suretiyle ) muhafaza olunmak dersini çıkarabiliriz…

 

*İnşâallah onlardan çok istifade edilecek. O mübarek masumların ve muhterem ümmilerin masumane ve hâlisane yazdıkları risaleler, Risale-i Nur'un kerametine yazıları da bir keramet ilâve ettiğini ve en güzel yazılardan ziyade tesirli olduğunu hissediyoruz.*

 

Demek ki masumiyet ve ümmiyet ( yine bize bakan ve yukarıda ifade edildiği yönüyle elde edilse) İHLASI netice verir. Bu sonuç ise, hem berekete, hem tesire, hem de makbuliyete mahzar olmak anlamına gelir.

 

……… *ihlas ile bir dirhem amel, ihlassız batmanlar ile amellere racih olduğunu*….. Lem'alar

 

*Hattâ Feyzi'nin güzelce cildlettiği çocukların tevafuklu mecmuasını getirdiği vakit kuluncum ziyade ağrıyordu. Dedim: "Aman kardeşim! Benim kuluncumu tut, pek ağrıyor." Birden o mecmuayı açtık, baktık; birden öyle bir şifa oldu ki, kuluncumu unuttuk. Sonra tahattur ettik, hayret ettik. Hem o risaleleri yazanların isimlerini, hem yaşlarını, o beş mecmuanın başlarında medar-ı ibret ve onlara dua ettirmek için dercedeceğiz. Onları ve hususan üstadlarını ve peder ve vâlidelerini benim tarafımdan birer birer, hem bu hizmetlerini hem bayramlarını tebrik ediniz*.

Risale-i Nur mesleğinin makbuliyetinin  en önemli hüccetlerinden birisi TEVAFUKATTIR. Tevafukata çok ehemmiyet verilmesinin sırrı hakkında kısa bir açıklama yapmak gerekirse, şunları söyleyebiliriz.

Risale-i Nur mesleği, Sahabeden (radıyallahü anhüm ecmaîn) sonra ortaya çıkan mesleklerin kendi içinde taşıdığı düstur ve muhtevi oldukları usullerden farklı olarak meydana çıktığından ve o mesleklerden bir insibağ ve rükün almadığından , her hangi birinin devamı olmadığından kendisine ait özgün değerlere sahiptir. Bu değerlerin başında hakikatin hak ve hakikat olarak iman ile tesbiti, marifetullah ile tesisi, muhabetullah ile sadakatin temin edilmesi, Ahkam-ı ilahiyenin hikmet ile bilinmesi, İman sünnetinin ihyası , amali salih ile ihlasın kazanılması, tekebbür ve şatahattan uzak ubudiyet bilinci ile Allah’a kulluk edilmesi gelmektedir.

Bu yolculuk mühim bir ciddiyet içerdiğinden ve ilim içinde sülük olduğundan kendine has bir mizana sahiptir.

Bununla beraber hangi meslek olursa olsun, yol ve yolcuların ulvi ve kudsi bir NEŞEYE  ve NEŞVEYE ihtiyaçları vardır.

Kimileri bu sevinci, şiir, ilahi, mevlid, kaside ile kimileri de cehri ve hafi çeşitli zikirler , rabıtalar ile arar ve kendine mahsus ölçülerle zevk eder.

Hizmet ezvakı ise bunlardan farklı olarak hizmeti içindedir. Ve hizmetine taalluk eden ve ait olan her şeyin tenasübü, kabul alameti, işari müjdeleri, rüyayı sadıkaları, amalde ve fiillerde muvafıkıyetler, yol açıklığı , kısmen maniler ve arkasından gelen fereçler , şevk veren itminanlar  ve mesleğin ve meşrebin ilahi  bir kast ve iradenin nazarı altında olduğunu gösteren TEVAFUKALAR ‘dır.

Bu  tarz  nur yol ve yolculuğunun kendine has özellik ve niteliklerinden biridir. O nedenle de ehemmiyetlidir.

Bu mektubun ilgili bu paragrafında , masumiyet ve mübarekiyetin bereketi ile ortaya çıkan eserlerin  makbuliyetinin alameti olan tefafukattan hissedilen neşe ve ezvak-ı kalbiye  , bedeni maraza galip olmuş, hastalığının rahatsızlık verici etkisi, o zevk-i ruhani altında setr olmuş…

 

*Hem Isparta hakkında benim büyük ümidimi fiilen isbat ettikleri için, bana büyük bir teselli verdikleri için, ölünceye kadar minnetdarlığımı onlara ve Mübarekler Heyetine ve Medrese-i Nuriye ve Nur ve Gül fabrikası sahiblerine tebliğ ediniz*.

 

Safiyet, masumiyet, bereket , ihlas ve tavafukatın içtimaı ,üstadın  Isparta’ya olan hüsnü zannını, taşı toprağıyla hakkında beslediği ümidini teyit etmiş, o da bu teselli verici ve teşvik edici duygusuna ilgileri dahil edecek bir tebliğde bulunmuş.

 

Bu noktada hatırımızda kalması gereken bir manevi nezaket ,uhuvvet ve tesanüd düsturuna ait bir mektupdan alıntı yapacağız. Şöyle ki;

 

*Aziz, sıddık, sadık, çalışkan kardeşim, hizmet-i Kur’ân’da arkadaşım Re’fet Bey; Senin gördüğün vazife-i Kur’âniyenin hepsi mübarektir. Cenâb-ı Hak sizi muvaffak etsin, fütur vermesin, şevkinizi artırsın. Senin vazifen yazıdan daha mühimdir. Yalnız, yazıyı terk etmeyiniz. Uhuvvet için bir düsturu beyan edeceğim ki, o düsturu cidden nazara almalısınız*:

 

*Hayat, vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizaçkârâne ittihad gittiği vakit, mânevî hayat da gider*.

 

“ *İhtilâfa düşmeyin; sonra cesaretiniz kırılır, kuvvetiniz de elden gider*.”  Enfâl Sûresi, 8:46 *İşâret ettiği gibi, tesanüd bozulsa cemaatin tadı kaçar. Bilirsiniz ki, üç elif ayrı ayrı yazılsa kıymeti üçtür. Tesanüd-ü adedîyle içtima etse, yüz on bir kıymetinde olduğu gibi, sizin gibi üç-dört hâdim-i Hak, ayrı ayrı ve taksimü’l-a’mâl olmamak cihetiyle hareket etseler, kuvvetleri üç-dört adam kadardır. Eğer hakikî bir uhuvvetle, BİRBİRİNİN FAZİLETLERİYLE İFTİHAR EDECEK BİR TESANÜDLE, birbirinin aynı olmak derecede bir tefâni sırrıyla hareket etseler, o dört adam, dört yüz adam kuvvetinin kıymetindedirler*.

 

*Sizler koca Isparta’yı değil, belki büyük bir memleketi tenvir edecek elektriklerin makinistleri hükmündesiniz. Makinanın çarkları birbirine muavenete mecburdur. Hem birbirini kıskanmak değil, belki bilâkis birbirinin fazla kuvvetinden memnun olurlar. Şuurlu farz ettiğimiz bir çark, daha kuvvetli bir çarkı görse memnun olur. Çünkü vazifesini tahfif ediyor. Hak ve hakikatin, Kur’ân ve imanın hizmeti olan büyük bir hazine-i âliyeyi omuzlarında taşıyan zâtlar, kuvvetli omuzlar altına girdikçe iftihar eder, minnettar olur, şükreder*.

 

*Sakın birbirinize tenkit kapısını açmayınız. Tenkit edilecek şeyler kardeşlerinizden hariç dairelerde çok var. BEN NASIL SİZİN MEZİYETİNİZLE İFTİHAR EDİYORUM, O MEZİYETLERDEN BEN MAHRUM KALDIKÇA, SİZDE BULUNDUĞUNDAN MEMNUN OLUYORUM, KENDİMİNDİR TELÂKKÎ EDİYORUM. SİZ DE ÜSTADINIZIN NAZARIYLA BİRBİRİNİZE BAKMALISINIZ. ADETA, HERBİRİNİZ ÖTEKİNİN FAZİLETLERİNE NAŞİR OLUNUZ*.

 

Bu mektubun ilgili paragrafta ; memnuniyet , ümit ve teselli vesilelerinin faziletlerini ilan ve alakadar olanlara üstad tarafından  tebliğ,  onure edici, aidiyet hissi verici, cemaat olarak cami tefeyyüzün istifadesini tezyid eden çok yönlü manalar içermektedir.

 

Bizlerde yukarıdaki ölçülere uygun hareket edebilmek adına, kardeşlerimizde gördüğümüz meziyetleri takdir etmekle ona olan ilgi ve muhabbetimizi ünsiyet içinde göstermek, hizmetimiz için istekliliklerini şevklerini korumak, kusurları varsa gizleyerek ve onları medarı bahis yapmayarak, hizmetimizin bir başka düsturu olan şefkat ile hareket etmek dersini alabiliriz…

 

 

*Namaz tesbihatının sırrına göre: Nasılki namazdan sonra tesbih ve zikir ve tehlil ile bir hatme-i muazzama-i Muhammediye (A.S.M.) ve zikir ve tesbih eden ve rûy-i zemin kadar geniş bir halka-i tahmidat-ı Ahmediye (A.S.M.) dairesine tasavvuran ve niyeten girmek medar-ı füyûzat olduğu gibi; ben ve biz de, Risale-i Nur'un geniş daire-i dersinde ve halka-i envârında ders alan ve dua eden ve çalışan binler masum lisanların ve mübarek ihtiyarların dualarına ve a'mal-i sâlihalarına hissedar olmak ve dualarına âmîn demek hükmünde olarak, onlarla tayy-ı mekân ederek, hayalen omuz omuza, diz dize bulunmak hayaliyle ve niyetiyle ve tasavvuruyla kendimizi fevkalhad bahtiyar biliyoruz. Hususan âhir ömrümde böyle kıymetdar, masum, manevî evlâdları ve yüzer küçük Abdurrahman'ları bulmak, benim için dünyada bir Cennet hayatı hükmüne geçiyor*.

 

Yukarıda mesleğimizin hizmetimiz içerisindeki ezvakından söz edilmiş idi. Bu paragrafta ise hizmetimizin en mühim evradı olan namaz tesbihatından söz edebiliriz.  Şöyle ki;

 

Söz konusu bu paragrafta Üstadımız mesleğin camiyeti ve nur talebelerinin bir biri ile olan ruhani irtibatı , dua makamlarında her biri bir diğeri için masum ve günahsız olarak sağladığı sevap katkısı, hayal  niyet ve tasavvurla ile sağlanan  manevi birlikteliği, hissedarlıklar, aynı rahlede müstefid olunan ders  ve aynı halkada oluşmuş ders arkadaşlığı, iştirak-i amal-i uhreviye ile  ahiret kardeşliği gibi geniş ve hakikat bir dairenin ehemmiyetine , Namaz tesbihatının önem, niteliğine yönelik bir atıfla nazarı dikkati çekmiş.

 

Bizde hem bu dairenin bu manadaki keyfiyetini takdir etmekle birlikte ;

Namaz tesbihatının sırrı,

Namazdan sonra tesbih ve zikir ve tehlilin Peygamberimizin A.S.M sünneti olarak teşekkül etmiş bir zikir halkası olması,

Rûy-i zemin kadar geniş bir halka-i tahmidat-ı Ahmediye (A.S.M.) dairesine hayalen dahil olmanın feyzinin hakikati ile ilgili birkaç bölüm paylaşalım İnşâallah.

 

“ *BİZİM NAMAZIMIZ TESBÎH, TEKBÎR VE KUR’ÂN TİLÂVETİNDEN İBÂRETTİR; ONDA DÜNYA KELÂMI KONUŞULMAZ*! ”   *Hz. Muhammed A.S.M*

 

" *NAMAZDAN SONRAKİ TESBİHATLAR TARİKAT-I MUHAMMEDİYEDİR (A.S.M.) VE VELÂYET-İ AHMEDİYENİN (A.S.M.) EVRADIDIR. O NOKTADAN EHEMMİYETİ BÜYÜKTÜR*. "  Kastamonu L.

 

“ *DEMEK, TESBİH VE TEKBİR VE HAMD, NAMAZIN ÇEKİRDEKLERİ HÜKMÜNDEDİRLER. ONDANDIR Kİ, NAMAZIN HAREKÂT VE EZKÂRINDA, BU ÜÇ ŞEY HER TARAFINDA BULUNUYORLAR. HEM ONDANDIR Kİ, NAMAZDAN SONRA, NAMAZIN MÂNÂSINI TEKİD VE TAKVİYE İÇİN, ŞU KELİMÂT-I MÜBAREKE, OTUZ ÜÇ DEFA TEKRAR EDİLİR; 1 NAMAZIN MÂNÂSI ŞU MÜCMEL HÜLÂSALARLA TEKİD EDİLİR*  “ Sözler

 

  *ŞU KISA TARİKİN EVRÂDI, İTTİBÂ-I SÜNNETTİR; FERÂİZİ İŞLEMEK, KEBÂİRİ TERK ETMEKTİR. VE BİLHASSA, NAMAZI TÂDİL-İ ERKÂNLA KILMAK, NAMAZIN ARKASINDAKİ TESBİHATI YAPMAKTIR* ”.  Sözler

 

…. *Ve velâyet-i Ahmediye ve ubudiyet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetinde, öyle bir daire-i zikirde, namazdan sonraki tesbihatta bir tarîkat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) virdidirler ki, her namaz vaktinde yüz milyondan ziyade mü’minler beraber, o halka-i kübrâ-yı zikirde, ellerinde tesbihler Sübhânallah otuz üç, Elhamdü lillâh otuz üç, Allahu ekber otuz üç defa tekrar ederler*.

 

*İşte böyle gayet muhteşem bir halka-i zikirde, sabıkan beyan ettiğimiz gibi, hem Kur’ân’ın, hem imanın, hem namazın hülâsaları ve çekirdekleri olan üç kelime-i mübarekeyi namazdan sonra otuzüçer defa okumak ne kadar kıymettar ve sevaplı olduğunu elbette anladınız* … Şualar

 

İ’lem eyyühe’l-aziz!  “ *Sübhanallah* ”, “ *Elhamdü lillah* ”, “ *Allahu ekber* ”;  bu üç mukaddes cümlenin faidelerini ve mahall-i istimallerini dinle:

 

1.  *Kalbinde hayat bulunan bir insan, kâinata, âleme bakarken, idrâkinden âciz, bilhassa şu boşlukta yapılan İlâhî manevraları görmekle hayretler içinde kalır. İşte bu gibi hayret ve dehşet-engiz vaziyetleri, ancak “Sübhanallah” cümlesinden nebean eden mâ-i zülâli içmekle o hayret ateşi söner*.

 

2.  *Aynı o insan, gördüğü leziz nimetlerden duyduğu zevkleri izhar etmekle, hamd ünvanı altında in’âmı nimette ve Mün’imi in’amda görmekle idame-i nimet ve tezyid-i lezzet talebinde bulunarak, “Elhamdü lillâh” cümlesiyle nîmetler definesini bulan adam gibi nefes alıyor*.

 

3.  *Aynı o insan, mahlûkat-ı acibe ve harekât-ı garîbeden aklının tartamadığı ve zihninin içine alamadığı şeyleri gördüğü zaman, “Allahü ekber” demekle rahat bulur. Yani, Hâlıkı daha azîm ve daha büyüktür. Onların halk ve tedbirleri kendisine ağır değildir* .

 

*Muhâcirlerden bazı fakîr sahabîler bir gün Allah Resûlüne (asm) şöyle dediler*:

“ *Ya Resûlallah! Mal sahipleri yüksek derecelere eriştiler. Bizimle beraber namaz kılıyorlar, oruç tutuyorlar! Bizden ayrı bir de mallarıyla haccediyorlar, umre yapıyorlar, köle âzât ediyorlar, sadaka veriyorlar* ! ”

 

Allah’ın Resûlü (asm):  “ *Ben size bir şey öğreteyim mi? Onun sayesinde sizi geçenlere yetişir, sizden sonrakileri de geçersiniz. Hem böylece, sizin yaptığınızı yapanların dışında hiç kimse sizden daha fazîletli olmaz!* ” buyurdu.

Büyük bir müjdeydi. Ashab-ı Kirâm (ra):

 

“ *Buyurunuz yâ Resûlallah; öğretiniz*! ” dedi.

 

Resûl-ü Ekrem Efendimiz (asm):

 

 “ *Her namazın ardından otuz üçer defa SÜBHÂNALLAH, ELHAMDÜLİLLÂH ve ALLAHU EKBER dersiniz*.

Sonra da “ *LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ VAHDEHÛ LÂ ŞERÎKE LEH. LEHÜ’L-MÜLKÜ VE LEHÜ’L-HAMDÜ VE HÜVE ALÂ KÜLLİ ŞEY’İN KADÎR* ”  *dersiniz; deniz köpüğü kadar bile olsa günahlarınız bağışlanır* !” buyurdu. (Müslim, Mesâcid, 142)

 

 

Geçen Ramazan-ı Şerif'te, hastalığım münasebetiyle, herbir kardeşim benim hesabımla birer saat çalışmalarının pek büyük neticelerini aynelyakîn ve hakkalyakîn gördüğümden; böyle duaları reddedilmez masumların ve mübarek ihtiyarların ve bahtiyar üstadlarının, benim hesabıma arasıra lisanen ve kalben duaları ve çalışmaları, kalemleriyle yardımları, benim Risale-i Nur'a hizmetimin uhrevî bir netice-i bâkiyesini dünyada dahi bana gösterdi.

 

……………

 

Söz konusu bu paragrafla ilgili olarak yukarıda ve Risale-İ Nur’un Müteaddit Yerlerinde İştirak-İ Amel-İ Uhreviye,Sahs-I Manevi, Şirket-İ Maneviye olarak ;

 

“ *Risale-i Nur şakirtlerinin iştirâk-i a'mâl-i uhreviye düstur-u esasiyeleri sırrınca, herbirisinin kazandığı miktar, herbir kardeşlerine aynı miktar defter-i a'mâline geçmesi, o düsturun ve rahmet-i İlâhiyenin muktezası olmak haysiyetiyle, Risale-i Nur dairesine sıdk ve ihlâsla girenlerin kazançları pek azîm ve küllîdir. Herbiri, binler hisse alır. İnşaallah, emval-i dünyeviyenin iştirâki gibi inkısam ve tecezzî etmeden, herbirisine, aynı amel defterine geçmesi, bir adamın getirdiği bir lâmba, binler aynaların herbirisine aynı lâmba inkısam etmeden girmesi gibidir*."  bu bölümde olduğu gibi, Nur talebelerinin bir biri ile sevap cihetinde olan manevi münasebetleri nazara verilmiştir.

 

Burada da  sebep sonuç ilişkisinde bu mübarek çarkın işleyişine dair  Üstad kendi üzerinden bir örnek vermiştir.

 

Bizde bir örnek ilave ederek dersimize nihayet verelim İnşâallah..

 

“ *Risale-i Nur’a intisap eden zâtın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, “Risale-i Nur talebesi” ünvanını alır. Ve o ünvan altında, her yirmi dört saatte benim lisanımla belki yüz defa, bazan daha ziyade hayırlı dualarımda ve mânevî kazançlarımda hissedar olmakla beraber, benim gibi dua eden kıymettar binler kardeşlerin ve Risale-i Nur talebelerinin dualarına ve kazançlarına dahi hissedar olur*. “ Kastamonu L.

 

“ *ELBETTE, BU BÜYÜK KAZANCI KAÇIRMAMAK İÇİN, TAKVÂDA, İHLÂSTA, SADAKATTE ÇALIŞMAK GEREKTİR*.”  Kastamonu L.

 

 

 

Mütalaa Ders notları 74 : Tefevvuk

……….. *Evet, temsilde hata yok, nasıl ki büyük bir velî, küçük bir Ashâb kadar hizmet-i İslâmiyede Ehl-i Sünnetçe mevki almadığı gibi*, …………….

 

Çünkü sahabeler , sohbet-i nebeviyenin  tesirli boyası ile boyandıklarından , seyr ü sülûka  ( bir rehberin önderliğinde ilahi hakikatlere ulaşmak için çıkılan manevi yolculuğa) mukabil hakikatin envârına ( nurlarına o sıbgalanmak sırrı ile birden, külfetsiz )  mazhar oldular.

 

……………….. Sohbet-i nebeviye ne derece bir iksir-i nuranî olduğu bununla anlaşılır ki: Bir bedevî adam, kızını sağ olarak defnedecek bir kasavet-i vahşiyânede bulunduğu halde, gelip bir saat sohbet-i nebeviyeye müşerref olur, daha karıncaya ayağını basamaz derecede bir şefkat-i rahîmâneyi kesb ederdi. Hem cahil, vahşî bir adam, bir gün sohbet-i nebeviyeye mazhar olur, sonra Çin ve Hind gibi memleketlere giderdi, mütemeddin kavimlere muallim-i hakaik ve rehber-i kemâlât olurdu…………………

 

Hem sahabeler,  bizzat Nübüvvet-i Ahmediye  ( A.S.M) nuruyla  ile bizzat sohbet ile müşerref olduklarından , bu sohbet velilerin , rüya, yakaza , temessül kabilinden velayet-i Ahmediye ( A.S.M) nuru ile sohbetinden benzersiz bir derecededir. Gölge ile asıl gibi.

 

Hem sahabeler, asr-ı saadette Resul-ü Ekrem’in talim ve terbiyesi altında , İslâm’ın taze emirlerinin zuhuru ve onların ciddi ihtiyaç ile teveccühü hengamında, yalan ile doğrunun ,hak ile batılın bir birinden tamamen ayrıldığı deveranın da hasıl olan teyakkuz, dikkati celp eden manevi havanın seciyelerini hak namına şekillendirmesi ,istidatlarının inkişaf etmesi  babında çok özel bir dairenin tesiri altında ,adeta birinci elden nimetlenmişlerdir.

 

Hem;

 

Dine ait meselelerde içtihad ile hüküm çıkarmalarıyla,

Cenâb-ı Hakkın marziyâtını kelâmından anlamalarıyla,

Kalblerinin, "Rabbimizin bizden istediği nedir?" diye merak duygusuyla atıyor olmasıyla,

Hadisleri izlemek, karşılıklı muhavereler ile olup biteni kavramak noktasında, kibrit derecesinde nurlanmaya hazır zeka ve istidatlarıyla,

Zahirden hakikate geçen feraset ve  basiret nurlarıyla,

Saadet-i dünyeviyeye  bedel saadet-i ebediyeye hasr-ı nazar etmeleriyle mazhar oldukları kurbiyet-i İlâhiye onlardan sonra gelenlerin yetişebileceği bir makam değildir…….Çünkü  sahabeler, nübüvvette tecelli eden  kurbiyet-i ilahiyeye huzur-u nebevide A.S.M olmak ve sohbetinden bulunmak noktasında varistirler.  Bu veraset ……………….sırf vehbîdir, kisbî değil. İncizabdır, cezb-i Rahmânîdir ve mahbubiyettir. Yol kısadır, fakat çok metin ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir.

 

Hem sahabeler, Fazilet-i a'mâl ve sevab-ı ef'âl ve fazilet-i uhreviye noktasında;  İslâmiyetin tesisinde ve envâr-ı Kur'âniyenin neşrinde, saff-ı evveldirler.  Ve bu yönüyle Es-sebebü ke'l-fâil  sırrınca, bütün ümmetin hasenâtından onlara hissedardırlar.

 

Hem…………………….. Sahâbeler, İslâmiyetin şecere-i nuraniyesinin köklerinden, esaslarından oldukları, hem bina-yı İslâmiyetin hutut-u nuraniyesinin mebdeinde, hem cemaat-i İslâmiyenin imamlarından ve adedlerinin evvellerinde, hem şems-i nübüvvet ve sirâc-ı hakikatin merkezine yakın olduklarından, az amelleri çoktur, küçük hizmetleri büyüktür. Onlara yetişmek için, hakikî Sahâbe olmak lâzım geliyor…………………….

 

*Aynen öyle de*,  *(bu zamanda hizmet-i imaniyede hazz-ı nefsini bırakıp ve mahviyet ile tesanüd ve ittihadı muhafaza eden bir hâlis kardeşimiz, bir velîden ziyade mevki alıyor) diye kanaatim gelmiş ve siz daima bu kanaatımı takviye ediyorsunuz. *

 

Yani,

 

…………. yakıcı çorbadan ağızları yandığı halde talebeliğini bırakmayan ve bu kadar tehacüme karşı kuvve-i mâneviyesi kırılmayan bir hâlis kardeşimiz…………

 

…………. tesanüdünü muhafaza; enâniyet, benlik, rekabetten tahaffuz ve itidal-i dem ve ihtiyatta bulunan bir hâlis kardeşimiz ………….

 

………….. Tevazu, mahviyet ve terk-i enaniyet ile daima kendini kusurlu bilen  ve hodfuruşluk etmeyen bir hâlis kardeşimiz …………….

 

…………… emvâl-i uhreviyede sırr-ı ihlâs ile iştirak ve sırr-ı uhuvvet ile tesanüd ve sırr-ı ittihad ile teşrikü'l-mesâide bulunan bir hâlis kardeşimiz …………..

 

………….. kevser-i Kur'ânîden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz parçası nev'indeki şahsiyetini ve enâniyetini o havuz içine atıp eriten bir hâlis kardeşimiz………

 

……………akıl ve kalbin ittihad ve imtizacı ve ruh ve sair letâifin teavünü ayağıyla hareket ederek evc-i âlâya uçan bir hâlis kardeşimiz ………………. *bir velîden ziyade mevki alıyor..  diye kanaatim gelmiş ve siz daima bu kanaatımı takviye ediyorsunuz*.

 

*Cenâb-ı Hak sizlerden ebediyen razı olsun. Âmin.*

 

*Evet, mesleğimizde, ihlâs-ı tâmmeden sonra en büyük esas, sebat ve metanettir. Ve o metanet cihetiyle şimdiye kadar çok vukuat var ki, öyleler, herbiri yüze mukabil bu hizmet-i Nuriyede muvaffak olmuş âdi bir adam ve yirmi otuz yaşında iken, altmış yetmiş yaşındaki velîlere tefevvuk etmişler var*….Kastamonu L.

 

Çünkü onlar ,  ihlâs-ı tâmmeden sonra  gelen ve en büyük bir  esas olan sebat ve metanete sahiptir.

 

Hem onlar bu sebat ve metanetleri ile  İslâm ve Kur’an davası için mücahede, hakkı tesis ve müdafa, İman cihetinde  bir cihad-ı manevi ile hizmet-i nuriyede muvaffak olmuşlar ve bu faziletin azimeti bağlamında altmış yetmiş yaşındaki  bir kısım velîlerden ileri geçmişler.  Bu faziletli amellerini ifad ederken muhafaza ettikleri ; tesanüd, uhuvvet, ittihad , sebat , sadakat ,kanaat , say,gayret,himmet , feragat, isar  ve ihlas düsturlarından doğan  Şahs-i manevileri ile bir velliy-yi kamil hükmüne vasıl olup velayet-i kübra makamına çıkmışlar.

 

Evet, yukarıda bazı işaretler ile sahabe ve veliler beynindeki mesabenin hakikat ve faziletine dikkat çekildikten sonra, nur talebelerinin bir kısım velilere tefevvuk etmesindeki külli düsturlar nazara verildi.

 

Nur talebelerinin imtiyazlı hali ihlas ve uhuvvet prensiplerinin ihyası ile bire bir bağlıdır. Bu prensiplerin talebenin irade ve ruhunda makes bulması ve kardeşler beyninde bir gaye etrafında imtizaç etmesi  bu ruhu temsil edecek şahs-ı maneviyi meydana getirir. İtidal-i dem ,hakkın hatırı, değerleri muhafaza , hazz-ı nefsini  terk ve hizmet ittihadı sıhhatli bir muvaffakiyeti netice verir.

 

Bunun aksine olarak hazz-ı nefsin terk edilmemesi ,

İhlasın kaçırılması,

Tesanüdün bozulması,

Tefaninin oluşmaması,

İhtilaf çıkartılması hizmeti Nuriyede muvaffakiyetsizliğe sebep olduğu gibi, velayetten hissesi olmak bir tarafa kişinin şahsi terakkisine de mani olur. Belki de var olanı yok etmekten manevi bir mesuliyet dairesine girer.

 

Bu nedenle ait olduğumuz mesleğin hizmet düsturlarını bilmek, öğretileriyle hareket etmek,  kaidelere ve kurallara uymak, birlikteliği bozacak, yürüyüşü aksatacak , ahengi sarsacak her türlü menfi tavır ve düşünceden içtinap etmek hizmetimizin nevamis-i maneviyesindedir.

 

Bu mesele İnşâallah bu kadarıyla kâfidir.

Kısa görülürse geçen haftadan kalan tetimme ile ziyadeleştirebilirsiniz.

Vesselâm

 

Haşiye:

 

Aziz, sıddık kardeşlerim,

 

Hem mübarek Ramazanınızı, hem inşaallah hakkınızda bin ay kadar meyvedar leyle-i Kadrinizi, hem saadetli bayramınızı, hem çok kıymettar hizmetinizi bütün ruhumla tebrik ve tes'id ederim… Saîd Nursi  ( R.A) ………..

 

Mütalaa Ders notları 73 : Tebeddül , Tahavvül , Tegayyür 'e dair..

Tebeddül : Değişme tabi olanın , geçirdiği o değişim içinde dönüşümü ı  esas kalmak suretiyle şeklen başka bir şekil alması.. Yani bir insanın zatının aynı kalması ile birlikte yaşadığı evrelerde çeşitli boyut ve  o değişime uygun farklılı farklı elbiseler ile görünemesi gibi… Mevcudatta da emsalleri vardır.. Örneğin bir elma fidesi meyve verene kadar bir çok şekle girer, tenasüplü bir şekilde gelişir değişir ,baş başka suretler gösterir ama zati kimliği elma ağacıdır…


Tahavvül : Değişme, bir durumdan başka bir hâle geçme, değişiklikler , dönüşümler.. dönüşerek başkalaşma… Bu kelimede tebeddül kelimesine yakındır. Özün aynı kalması fakat başka başka keyrfiyetlerde farklı bir hâl  alması , yani bir duruma  geçmesi, duruma  göre bir mana ve kimlik  kazanması   , o şey’in esasını koruması ile birlikte farklı bir forma girmesi denilebilir.


Tegayyür: Değişme, bir durumdan başka bir hâle geçmenin esasta özde olması. Ölmüş arzdan baharda taze hayatın çıkması gibi…


Evet, kısaca tebeddül, esastan aynı kalmak suretle farklılaşmak iken, tahavvül aslını muhafaza ile birlikte zahire başka bir şekilde çıkmak, tegayyür ise tebeddül ve tahavvüle tabi olan esasın özden değişmesi ve dönüşmesidir…


Gerek Tavavvül, gerek Tebeddül, gerekse Tegayyür olsun hepsi ,  yaratılmış bir kanundur, iştilen hilkat yasalardır, alemde var edilmiş herşiyin zahirini ve batınını harekete geçiren , menzilden menzile ,halden hale sokan ve hasiyetle onları harekete sevk eden,netice verdiren,atıl bırakmayıp hayattar kılarak manalar ürettiren bir İrade sahibinin emri ile tesis edilmişlerdir.


Eşya,hayat,kalp,vucud,mevcudat ve sanat her varsa bir biri içine geçmiş şekilde varoluşun anlamını görünür kılan  , burçtan burca kendini farklı zaviyerede gösteren , inikas ve yansımalarla kainat kadar genişleyen , değişimler,dönüşümler başkalaşmalar ile sonsuz bir döngüyü ve canlılığı sistemli bir şekilde temin eden özelliği ile adeta ,harf harf,kelime kelime ,cümle cümle ,satır satır hilkat kitabını yazan nemavmis kalemin uçlarıdır.


………………… Hakîm-i Ezelî, inâyet-i sermediye ve hikmet-i ezeliyenin iktizasıyla, şu dünyayı, tecrübeye mahal ve imtihana meydan ve Esmâ-i Hüsnâsına âyine ve kalem-i kader ve kudretine sahife olmak için yaratmış. 


Ve tecrübe ve imtihan ise, neşvünemâya sebeptir. 


O neşvünemâ ise, istidatların inkişafına sebeptir. 


O inkişaf ise, kabiliyetlerin tezahürüne sebeptir. 


O kabiliyetlerin tezahürü ise, hakaik-i nisbiyenin zuhuruna sebeptir. Hakaik-i nisbiyenin zuhuru ise, Sâni-i Zülcelâlin Esmâ-i Hüsnâsının nukuş-u tecelliyâtını göstermesine ve kâinatı mektubât-ı Samedâniye suretine çevirmesine sebeptir. 


İşte, şu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki, ervâh-ı âliyenin elmas gibi cevherleri, ervâh-ı sâfilenin kömür gibi maddelerinden tasaffi eder, ayrılır.


İşte, bu mezkûr sırlar gibi daha bilmediğimiz çok ince, âli hikmetler için, âlemi bu surette irade ettiğinden, şu âlemin tagayyür ve tahavvülünü dahi o hikmetler için irade etti. 


Tahavvül ve tagayyür için zıtları birbirine hikmetle karıştırdı ve karşı karşıya getirdi. 


Zararları menfaatlere mezc ederek, şerleri hayırlara idhal ederek, çirkinlikleri güzelliklerle cem ederek, hamur gibi yoğurarak, şu kâinatı tebeddül ve tagayyür kanununa ve tahavvül ve tekâmül düsturuna tâbi kıldı.


Vakta ki meclis-i imtihan kapandı…………………


Mütalaa Ders notları 72 : Deme, niçin bu Onuncu Söz’ü birden tamamıyla anlayamıyorum ve tamam anlamadığın için sıkılma!

Onuncu Söz / Haşir bahsi sonunda bu ders hakkında Üstadımız şöyle bir izahta bulunmuş:

 

Ey şu risaleyi insaf ile mütalaa eden kardeş!

 

Deme, niçin bu Onuncu Söz’ü birden tamamıyla anlayamıyorum ve tamam anlamadığın için sıkılma! Çünkü İbn-i Sina gibi bir dâhî-yi hikmet………………... “İman ederiz fakat akıl bu yolda gidemez.” diye hükmetmiştir. Hem bütün ulema-i İslâm “Haşir, bir mesele-i nakliyedir, delili nakildir, akıl ile ona gidilmez.” diye müttefikan hükmettikleri halde, elbette o kadar derin ve manen pek yüksek bir yol; BİRDENBİRE BİR CADDE-İ UMUMİYE-İ AKLİYE HÜKMÜNE GEÇEMEZ.

 

Kur’an-ı Hakîm’in feyziyle ve Hâlık-ı Rahîm’in rahmetiyle, şu taklidi kırılmış ve teslimi bozulmuş asırda, O DERİN VE YÜKSEK YOLU ŞU DERECE İHSAN ETTİĞİNDEN BİN ŞÜKÜR ETMELİYİZ.

 

ÇÜNKÜ İMANIMIZIN KURTULMASINA KÂFİ GELİR. FEHMETTİĞİMİZ MİKTARINA MEMNUN OLUP TEKRAR MÜTALAA İLE İZDİYADINA ÇALIŞMALIYIZ.

 

Haşre akıl ile gidilmemesinin bir sırrı şudur ki:

 

Haşr-i a’zam, İSM-İ A’ZAMIN tecellisiyle olduğundan Cenab-ı Hakk’ın İSM-İ A’ZAMININ VE HER İSMİN A’ZAMÎ MERTEBESİNDEKİ TECELLİSİYLE ZAHİR OLAN EF’AL-İ AZÎMEYİ GÖRMEK VE GÖSTERMEKLE, haşr-i a’zam bahar gibi kolay ispat ve kat’î iz’an ve tahkikî iman edilir.

 

Şu Onuncu Söz’de feyz-i Kur’an ile öyle görülüyor ve gösteriliyor.  Yoksa akıl, dar ve küçük düsturlarıyla kendi başına kalsa âciz kalır, taklide mecbur olur.

 

***

 

Evet, bu ders bu hakikat yönüyle her babında böyle muhteşem bir mazhariyete ve ispat ehliyetine sahiptir.

 

Yine bu dersi özellik bağlamında;  MUKTEZİLER  ( gereklilik durumu) ve İKTİZALARIN  ( gereklilikten doğan ihtiyaçların karşılanması gibi ) bir birini lazım ve melzum  ( bir birini  icap ettirme ) kabilinden ortaya çıkan MÜCBİR  ( zorlayıcı) hakikatlerin beyanı  olarak görebiliriz.

 

Şimdi söz konusu edilen paragraf ve üstündeki paragrafı birlikte alıp bu konuyu yukarıda belirttiğimiz muktezi ve iktiza sadedinde ile ele alacağız.

 

…………..EVET, HİÇ MÜMKÜN MÜDÜR Kİ, İNSAN, UMUM MEVCUDAT İÇİNDE EHEMMİYETLİ BİR VAZİFESİ, EHEMMİYETLİ BİR İSTİDADI OLSUN DA,

 

İNSANIN RABBİ DE İNSANA BU KADAR MUNTAZAM MASNUATIYLA KENDİNİ TANITTIRSA, MUKABİLİNDE İNSAN İMAN İLE ONU TANIMAZSA;

 

HEM BU KADAR RAHMETİN SÜSLÜ MEYVELERİYLE KENDİNİ SEVDİRSE, MUKABİLİNDE İNSAN İBADETLE KENDİNİ ONA SEVDİRMESE;

 

HEM BU KADAR BU TÜRLÜ NİMETLERİYLE MUHABBET VE RAHMETİNİ ONA GÖSTERSE, MUKABİLİNDE İNSAN ŞÜKÜR VE HAMDLE ONA HÜRMET ETMESE, CEZASIZ KALSIN, BAŞIBOŞ BIRAKILSIN, O İZZET, GAYRET SAHİBİ ZÂT-I ZÜLCELÂL BİR DAR-I MÜCAZAT HAZIRLAMASIN?

 

Yani bu anlatının içerisinde İnsanın  sahip olduğu önemli donanıma işaret etti, mahiyetindeki özelliklere dikkat çekti  , yaratılış noktasında  seçkinlik, fıtri vazife ve kabiliyetlerinden söz ederek …………….. ; bu hasiyete sahip bir varlık yaratılmış olsun da …………

hem onu yaratan zat hâlk ettiği sair düzenli, ölçülü güzel, hikmetli sanat eserleri ile kendini ona tanıttırsın  da …………

o insan onu tanımasın ,tanımazdan gelsin, gördüğü bu muazzam şeylere karşı takdir edip ,tebrikler tesbihler ile mukabele etmesin  de…………..

Hem o zat Rahmetinin iktizasıyla ona ikramlarda bağışlarda bulunsun ,  muhtaç olduğu ihtiyaçları ona koştursun , böylelikle onu sevdiğini ve ilgisini göstersin de………

buna mukabil o insan nankörlük edip  onun huzurundan kaçsa, 

teşekkür etmese ,

adeta bir hayvan gibi yiyip içip uykuya dalsa,

sanki tüm bu nimetler ona verilmek zorundaymış gibi tavır alsa ,

bunca zarif eğilime latif itaya karşı sevimli bir vaziyet almayıp, saygısızca şımarıp haddini aşsın  da……….

 

Böyle her şeyi bir amaç ve hedef ve de hikmetle yaratan , insanın önüne sofra gibi açıp kuran , yaptığı her işinde bir lütuf ve kerem bulunan bir zat onu başıboş bıraksın, saygısızlığının hesabını sormasın, rububiyetini rencide edişini cezasız bıraksın ,ondan hem kendi  hakkını  hem de kendi hakkına hizmet eden masnuatının istimalinden doğan hakları almasın , bir divan kurmasın ,onun amal ve hatıratını tartmasın , yazdırdığı amal ve muhasebe kitabını koltuğu altına sokmasın     ….  böyle bir ihmal ve vaz geçiş asla mümkün değildir.  

 

Çünkü bunca ihtimam ve dikkatli muamele, hassas ve itinalı mukabeleyi gerekli kılar. İnsan düşen bu gereklilik yerine getirilmediğinde ise zorunlu olarak hak sahiplerine hak ettiğini vermek için bir adalet terazisi icap eder. Dedi…

 

AYNEN ÖYLE DE……….

 

HEM HİÇ MÜMKÜN MÜDÜR Kİ: O RAHMAN-I RAHÎM'İN KENDİNİ TANITTIRMASINA MUKABİL; İMAN İLE TANIMAKLA VE SEVDİRMESİNE MUKABİL, İBADETLE SEVMEK VE *SEVDİRMEKLE* VE RAHMETİNE MUKABİL, ŞÜKÜR İLE HÜRMET ETMEKLE MUKABELE EDEN MÜ'MİNLERE BİR DÂR-I MÜKÂFATI, BİR SAADET-İ EBEDİYEYİ VERMESİN?

 

Yani , Kullarına karşı sınırsız rahmet sahibi olan ve rahmetinin ve merhametinin eserleri dünya ve ahireti dolduran Allah’ın;  hadsiz nimet ve masnuatı, ikram ve icraatı ile kendini tanıttırmasına karşılık , onu takdir edip Rububiyet ve uluhiyet-i hakimiyetini  kabul edip tasdik ile tek bir ilah olarak tanıdığını ilan ederek, ……………

 ve bunca keremi ,lütfu, ihsanı ve güzelliği ile kendini sevdirmesine mukabil  sevdiğinin alameti olan itaat ve ibadetle muhabbetini göstermekle birlikte , onu başkalarına da sevdirmek suretiyle , ……………….

ve onun ibadına acıması ve bunun tezahürü olarak her türlü ihtiyaçlarını gidermesine karşılık , şükür ve saygı ile mukabele eden , iman ve itaat ile  boyun eğen mü’minleri  mükafat ve ödül yerine getirip sonsuz bir bir mutluluğu vermemesi mümkün değildir.

 

Çünkü………..ebedînin sâdık dostu ebedî olacak. Ve bâkinin âyine-i zîşuuru bâki olmak lâzım gelir….

 

Evet bu derse mehaz olan ………….. *Hem hiç mümkün müdür ki: O Rahman-ı Rahîm'in kendini tanıttırmasına mukabil; iman ile tanımakla ve sevdirmesine mukabil, ibadetle sevmek ve sevdirmekle ve rahmetine mukabil, şükür ile hürmet etmekle mukabele eden mü'minlere bir dâr-ı mükâfatı, bir saadet-i ebediyeyi vermesin*?..............  beyanında ifade edilmiş hakikatin uygulamalı işleyişine ONBİRİNCİ SÖZ muazzam bir penceredir. O sözde bütün bu sanat ve hikmeti gösteren bir  teşhirgah açılıyor , bir davetçi seyrin mahiyet ve adabını bildiriyor.. İradeye açılan ihtiyar ( seçme özgürlüğü) kapısı ile akıl sahipleri teklife davet ediliyor. Bu teklif ve davette bulunan kafile iki gürüha ayrılıyır. Bu guruplardan biri tanımamak ve sevmemek üzere tercihde bulunup hazır keyiflerini bozmamak ve saltanat sahibini tanımamak üzere hareket edip, akabinde mühlet bittiğinde  layık oldukları yere teslim edilirler.

 

Diğer gürüh,  o mihmandara doğru yönelip,

 

"Esselâmü aleyke yâ eyyühe'l-üstad! Hakkan, şöyle bir muhteşem sarayın, senin gibi sadık ve müdakkik bir muarrifi lâzımdır. Seyyidimiz sana ne bildirmişse lütfen bize bildiriniz."

 

Üstad ise, evvel zikri geçen nutukları onlara dedi. Bunlar güzelce dinlediler, iyice kabul edip tam istifade ettiler. Padişahın marziyâtı dairesinde amel ettiler.

 

Onların şu edepli muamele ve vaziyetleri o padişahın hoşuna geldiğinden, onları has ve yüksek ve tavsif edilmez diğer bir saraya davet etti, ihsan etti. Hem öyle bir cevvâd-ı melike lâyık ve öyle mutî ahaliye şayeste ve öyle edepli misafirlere münasip ve öyle yüksek bir kasra şayan bir surette ikram etti. Daimî onları saadetlendirdi…………

 

Şimdi biz burada o dersin içinde ilgili olan muamele ve mukabele kısmı olduğu bibi buraya alıp konuya hatime veriyoruz.

 

…..

 

Birinci kafile olan süeda ve ebrar ise zülcenaheyn olan üstadı dinlediler. O üstad hem abddir, ubudiyet noktasında Rabb’ini tavsif ve tarif eder ki Cenab-ı Hakk’ın dergâhında ümmetinin elçisi hükmündedir. Hem resuldür, risalet noktasında Rabb’inin ahkâmını Kur’an vasıtasıyla cin ve inse tebliğ eder.

 

Şu bahtiyar cemaat, o resulü dinleyip Kur’an’a kulak verdiler. Kendilerini, enva-ı ibadatın fihristesi olan namaz ile birçok makamat-ı âliye içinde çok latîf vazifelerle telebbüs etmiş gördüler.

 

Evet, namazın mütenevvi ezkâr ve harekâtıyla işaret ettiği vezaifi, makamatı mufassalan gördüler. Şöyle ki:

 

Evvelen: Âsâra bakıp gaibane muamele suretinde, saltanat-ı rububiyetin mehasinine temaşager makamında kendilerini gördüklerinden tekbir ve tesbih vazifesini eda edip “Allahu ekber” dediler.

 

Sâniyen: Esma-i kudsiye-i İlahiyenin cilveleri olan bedayi’ine ve parlak eserlerine dellâllık makamında görünmekle “Sübhanallah, Velhamdülillah” diyerek takdis ve tahmid vazifesini îfa ettiler.

 

Sâlisen: Rahmet-i İlahiyenin hazinelerinde iddihar edilen nimetlerini zahir ve bâtın duygularla tadıp anlamak makamında, şükür ve sena vazifesini edaya başladılar.

 

Râbian: Esma-i İlahiyenin definelerindeki cevherleri, manevî cihazat mizanlarıyla tartıp bilmek makamında, tenzih ve medih vazifesine başladılar.

 

Hâmisen: Mistar-ı kader üstünde kalem-i kudretiyle yazılan mektubat-ı Rabbaniyeyi mütalaa makamında, tefekkür ve istihsan vazifesine başladılar.

 

Sâdisen: Eşyanın yaratılışında ve masnuatın sanatındaki latîf incelik ve nâzenin güzellikleri temaşa ile tenzih makamında Fâtır-ı Zülcelal, Sâni’-i Zülcemal’lerine muhabbet ve iştiyak vazifesine girdiler.

 

Demek, kâinata ve âsâra bakıp gaibane muamele-i ubudiyetle mezkûr makamatta mezkûr vezaifi eda ettikten sonra Sâni’-i Hakîm’in dahi muamelesine ve ef’aline bakmak derecesine çıktılar ki hazırane bir muamele suretinde evvela Hâlık-ı Zülcelal’in kendi sanatının mu’cizeleriyle kendini zîşuura tanıttırmasına karşı hayret içinde bir marifet ile mukabele ederek "Ey Rabbimiz! Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Seni hakkıyla tanıyamadık." dediler. “Senin tarif edicilerin bütün masnuatındaki mu’cizelerindir.”

 

Sonra o Rahman’ın kendi rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmesine karşı, muhabbet ve aşk ile mukabele edip  "Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz." dediler.

 

Sonra o Mün’im-i Hakiki’nin tatlı nimetleriyle terahhum ve şefkatini göstermesine karşı şükür ve hamd ile mukabele ettiler, dediler: ……“Senin hak şükrünü nasıl eda edebiliriz? Sen öyle şükre lâyık bir meşkûrsun ki bütün kâinata serilmiş bütün ihsanatın açık lisan-ı halleri, şükür ve senanızı okuyorlar. Hem âlem çarşısında dizilmiş ve zeminin yüzüne serpilmiş bütün nimetlerin ilanatıyla hamd ve medhinizi bildiriyorlar. Hem rahmet ve nimetin manzum meyveleri ve mevzun yemişleri, senin cûd ve keremine şehadet etmekle senin şükrünü enzar-ı mahlukat önünde îfa ederler.”

 

Sonra şu kâinatın yüzlerinde değişen mevcudat âyinelerinde cemal ve celal ve kemal ve kibriyasının izharına karşı “Allahu ekber” deyip tazim içinde bir aczle rükûya gidip mahviyet içinde bir muhabbet ve hayretle secde edip mukabele ettiler.

 

Sonra o Ganiyy-i Mutlak’ın servetinin çokluğunu ve rahmetinin genişliğini göstermesine karşı fakr u hâcetlerini izhar edip, dua edip istemekle mukabele edip "Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz." dediler.

 

Sonra o Sâni’-i Zülcelal’in kendi sanatının latîflerini, hârikalarını, antikalarını, sergilerle teşhirgâh-ı enamda neşrine karşı “Maşâallah” ( Allah ne güzel dilemiş,yaratmış) deyip takdir ederek “Ne güzel yapılmış!” deyip istihsan ederek “Bârekallah”  ( Allah mübarek etsin) deyip müşahede etmek, “Âmennâ”  (İman ettik) deyip şehadet etmek; “Geliniz, bakınız!” hayran olarak “Hayye ale'l-felâh” ( Haydi kurtuluşa) deyip herkesi şahit tutmakla mukabele ettiler.

 

Hem o Sultan-ı ezel ve ebed, kâinatın aktarında kendi rububiyetinin saltanatını ilanına ve vahdaniyetinin izharına karşı, tevhid ve tasdik edip “Semi'nâ ve eta'nâ” ( işittik ve itaat ettik) diyerek itaat ve inkıyad ile mukabele ettiler.

 

Sonra o Rabbü’l-âlemîn’in uluhiyetinin izharına karşı zaaf içinde aczlerini, ihtiyaç içinde fakrlarını ilandan ibaret olan ubudiyet ile ve ubudiyetin hülâsası olan namaz ile mukabele ettiler.

 

Daha bunlar gibi gûnagûn ubudiyet vazifeleriyle şu dâr-ı dünya denilen mescid-i kebirinde farîza-i ömürlerini ve vazife-i hayatlarını eda edip ahsen-i takvim suretini aldılar. Bütün mahlukat üstünde bir mertebeye çıktılar ki yümn-ü iman ile emn ü emanet ile mücehhez, emin bir halife-i arz oldular.

 

Ve şu meydan-ı tecrübe ve şu destgâh-ı imtihandan sonra onların Rabb-i Kerîm’i onları, imanlarına mükâfat olarak saadet-i ebediyeye ve İslâmiyetlerine ücret olarak Dârü’s-selâm’a davet ederek öyle bir ikram etti ve eder ki hiç göz görmemiş ve kulak işitmemiş ve kalb-i beşere hutur etmemiş derecede parlak bir tarzda rahmetine mazhar etti ve onlara ebediyet ve beka verdi. Çünkü ebedî ve sermedî olan bir cemalin seyirci müştakı ve âyinedar âşığı, elbette bâki kalıp ebede gidecektir.

 

İşte Kur’an şakirdlerinin âkıbetleri böyledir. Cenab-ı Hak bizleri onlardan eylesin, âmin!

 

..

.

Mütalaa Ders notları 71: Şu gördüğün dünyayı, bütün lezaiziyle, sefahetleriyle, safalarıyla pek ağır ve büyük bir yük gördüm…………”

 

Üçüncü Hakikat:

 

…………."ŞU GÖRDÜĞÜN DÜNYAYI, BÜTÜN LEZAİZİYLE, SEFAHETLERİYLE, SAFALARIYLA PEK AĞIR VE BÜYÜK BİR YÜK GÖRDÜM…………”

 

Çünkü, her gördüğü lezzetinde binler elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve her bir lezzetin dahi elem-i zevâli, onun zevklerini bozuyor ve lezzetinde bir iz bırakıyor…..

 

Hem…. Evet, ehl-i dünya, hususan ehl-i dalâlet, parasını ucuz vermez, pek pahalı satar…. Mukabilinde bazan haysiyet, namus rüşvet alınıyor. Bazan mukaddesât-ı diniye mukabil alınıyor,…..

 

Hem…..nefs-i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur………..

 

Hem…….Dünya …………bütün şa’şaasıyla âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir…..

 

Hem… Sıkıntı, sefahetin muallimidir…………. sıkıntıdan ya sefahete, ya eğlenceye atılsa………..O bütün bir zarardır…………..Hem………….Kötü hasletler, bâtıl itikadlar, günahlar, bid'alar mânevî kirlerden olduklarını unutmamalıyız…

 

“ RUHU FASİD, KALBİ HASTA OLANLARDAN BAŞKA KİMSE O AĞIR YÜKÜN ALTINA GİREMEZ."…………..

 

………. Evet, ………… mâlâyâniyat meseleleriyle ruhunu kirletmiş, kalbini hasta etmiş, nefsini şımartmış…………. kendini ifsad etmiş, mahiyetindeki cevheri bozmuş,  lezzet-i maneviyesini kaybetmiş , türrlü türlü illetlere müptela olmuş olanlardan başka hiç kimse ……………….. heves, hevâ, eğlence, sefahetten memzuç olan şâşaa-i medenî, bu dalâletten gelen şu müthiş sıkıntıya bir yalancı merhem, uyutucu zehirbaz..’a iltifat etmez…

 

Hem…………. Bedevîlikte beşer üç dört şeye muhtaç oluyordu. O üç dört hâcâtını tedarik etmeyen, on adette ancak ikisiydi. Şimdiki Garp medeniyet-i zâlime-i hâzırası, sû-i istimâlât ve israfat ve hevesatı tehyiç ve havâic-i gayr-ı zaruriyeyi, zarurî hâcatlar hükmüne getirip görenek ve tiryakilik cihetiyle, şimdiki o medenî insanın tam muhtaç olduğu dört hâcâtı yerine, yirmi şeye bu zamanda muhtaç oluyor. O yirmi hâcâtı tam helâl bir tarzda tedarik edecek, yirmiden ancak ikisi olabilir; on sekizi muhtaç hükmünde kalır. Demek, bu medeniyet-i hâzıra insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmaya sevk etmiş. Bîçare avam ve havas tabakasını daima mübarezeye teşvik etmiş…………..

 

Geniş bir ilgi , ihtiyaç ve mücadele dairesi açmış…….. zaruretler oluşturmuş.. tahşidatlarla merak uyandırmış………………….. ehl-i dalâlet nazar-ı dikkati şu fâni hayata celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celb etmiş ki, ednâ bir hâcât-ı hayatiyeyi büyük bir mesele-i diniyeye tercih ettir……meyi başarmış.

 

Dolayısıyla, dünyanın dünyaya bakan yüzü çok külfetlidir. Bu dünyanın tüm zevklerine erişmek isteyenler , bu uğurda her şeyini  feda edebilecek derecede aç gözlü ve hırs içinde olanlar kendi hayatlarını devam ettirebilmek için çeşitli vesilelerle  maddi manevi tüketime malzeme ve içerik üretirler. Onları çeşitli fantezilerle süslerler ve kendi ışıltılı dünyalarına davetler oluştururlar. İnsanı nefsinde bulunan menhiyata meyil bağlarını harekte geçirip muhakemeyi hisse mağlup ettirecek hileli tekliflerde bulunurlar….ve insan aldanır … severek isteyerek o fitne ateşlerine atılır… Çok zarar eder… maddi manevi borçlanır, minnetler hisseder, kabul edileme yarışına girer, kişiliğini rencide eder, riyakarene vaziyetler alır, izzetinden kaybeder.

 

Bu nedenle, teklifin mahiyetine bakmak, onu muvazene etmek ,getirisini ve götürüsünü hesap etmek, dikkatle basmak, batmaktan korkmak çekincesiyle yaklaşmak gayet önemlidir…. (Haşiye)

 

(Haşiye) İşte, Risale-i Nur ekser muvazeneleriyle küfür ve dalâletin dünyadaki elîm ve ürkütücü neticelerini göstermekle, en muannid ve nefisperest insanları dahi o menhus, gayr-ı meşru lezzetlerden ve sefahetlerden bir nefret verip, aklı başında olanları tevbeye sevkeder……….

 

Bu tarz bir hayat yorucudur, ezicidir bir mana da hem nefsi hem harici esarettir……………… Bütün mahlûkatla alâkadar ve herşeyle bir nevi alışverişi olan ve kendisini abluka eden şeylerle lâfzan ve mânen görüşmek, konuşmak, komşuluk etmeye hilkaten mecbur olan insanın………. yaşam kalitesini kaybetmesine, daimi tedirginliğine ve ümitsizliğine neden olur…. Öyle ise başka bir çare aramak gerektir….

………….."ÇÜNKİ BÜTÜN KÂİNATLA ALÂKADAR OLMAKTANSA VE HER ŞEYİN MİNNETİNE GİRMEKTENSE VE BÜTÜN ESBAB VE VESAİTE EL AÇIP ARZ-I İHTİYAÇ ETMEKTENSE, BİR RABB-I VÂHİD, SEMİ' VE BASÎR'E İLTİCA ETMEK DAHA RAHAT VE DAHA KÂRLI DEĞİL MİDİR?"

 

Evet ,

 

Lâ ilâhe illallah ‘da şöyle bir müjde var ki:

 

Hadsiz hâcâta müptelâ, nihayetsiz a'dânın hücumuna hedef olan ruh-u insanî şu kelimede öyle bir nokta-i istimdad bulur ki, bütün hâcâtını temin edecek bir hazine-i rahmet kapısını ona açar. Ve öyle bir nokta-i istinad bulur ki, bütün a'dâsının şerrinden emin edecek bir kudret-i mutlakanın sahibi olan kendi Mâbudunu ve Hâlıkını bildirir ve tanıttırır, sahibini gösterir, maliki kim olduğunu irâe eder. Ve o irâe ile, kalbi vahşet-i mutlakadan ve ruhu hüzn-ü elîmden kurtarıp, ebedî bir ferahı, daimî bir süruru temin eder.

 

Evet, emr-i “kun fe-yekûn'a” mâlik bir Sultan-ı Cihana acz tezkeresiyle istinad eden bir adamın ne pervası olabilir?

 

(Allah birşeyin olmasını murad ettiği zaman, O sadece) 'Ol' der, o da oluverir." Bakara Sûresi, 2:117; Yâsin Sûresi, 36:82.

 

………….Hem beşerde, kalbinin selâmetine ve istirahatine ait öyle incecik ve gizli ve cüz'î matlapları ve ruhunun bekàsına ve saadetine medar öyle büyük ve muhit ve küllî maksatları var ki, onları öyle bir zât verebilir ki, kalbin en ince ve görünmez perdelerini görür, lâkayt kalmaz. Hem en gizli ve işitilmez gayet mahfî seslerini işitir, cevapsız bırakmaz…..

 

Öyleyse ………….. merci-i hakikîye dön, imana gel, mükedder olma. O seni senden daha ziyade düşünür….

 

Hem…………. Dünyanın üç yüzünden insanı hakikaten ilgilendiren ;

 

Birinci yüzü Cenâb-ı Hakkın esmâsına bakar. Onların nukuşunu gösterir. Mânâ-yı harfiyle, onlara âyinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektubât-ı Samedâniyedir. Bu yüzü gayet güzeldir……………

 

İkinci yüzü âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır, Cennetin mezraasıdır, rahmetin mezheresidir. Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir………..muhabbete lâyıktır.

Evet,

 

"Dünya bir kitab-ı Samedânîdir. Huruf ve kelimâtı nefislerine değil, belki başkasının Zât ve sıfât ve esmâsına delâlet ediyorlar. Öyle ise mânâsını bil, al; nukuşunu bırak, git.

 

"Hem bir mezraadır. Ek ve mahsulünü al, muhafaza et; muzahrafatını at, ehemmiyet verme.

 

"Hem birbiri arkasında daim gelen, geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise onlarda tecellî edeni bil, envârını gör ve onlarda tezahür eden esmânın tecelliyâtını anla ve Müsemmâlarını sev; ve zevâle ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes.

 

"Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alışverişini yap, gel; ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhude koşma, yorulma.

 

"Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise nazar-ı ibretle bak ve zahirî, çirkin yüzüne değil, belki Cemîl-i Bâkîye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faideli bir tenezzüh yap, dön; ve o güzel manzaraları irâe eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla, akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme.

 

"Hem bir misafirhanedir. Öyle ise, onu yapan Mihmandar-ı Kerîmin izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık, git. Herzekârâne, fuzulî bir surette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânâsız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma”………

………………

Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın harabıyla senden mufarakat eden birşeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırazıyla seni terk edip arka çeviren ve bahusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyî etmeyen, hususan bir iki sene zarfında ebedî bir firak ile senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husulü ânında seni terk eden fâni şeyler ile kalbini bağlamak kâr-ı akıl değildir.

 

Eğer aklın varsa, uhrevî inkılâbâtında, berzahî etvârında ve dünyevî inkılâbâtının müsâdemâtı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme, onların zevâlinden kederlenme.

 

Sen kendi mahiyetine bak ki: Senin lâtifelerin içinde öyle bir lâtife var ki, ebedden ve Ebedî Zâttan başkasına razı olamaz. Ondan başkasına teveccüh edemiyor. Mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve lâtifelerinin sultanıdır. Fâtır-ı Hakîmin emrine mûtî olan o sultanına itaat et, kurtul.

22.1.26

Mütalaa Ders notları 70 : Hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur’âniyenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler

 ….. Bu derste Hikmet-i felsefe ve Hikmeti Kur’âniyenin  insanların  sosyal hayatına yönelik öğretilerinin karşılaştırılması ile ilgili bir hususlar nazara verilmiş…

 

Biz öncelikli olarak bu derste bulunan  ve  birkaç anlamda kullanılan kavramları ele alacağız. Çünkü bu kavramlar kullanıldığı yere göre manalar ifade etmektedir. Bu duruma şimdi değinmek bilahare okuduğumuz derslerde de kast edilen anlamı fark etmekte kolaylık sağlayacaktır.

 

BİRİNCİ KELİMEMİZ FELSEFEDİR. Felsefe asli itibariyle var oluşun nedenselliğini kavramak, bu konuyla ortaya çıkmış soyut, genel ve teorik problemleri akılcıl ve bilgi yönüyle ele alıp çözmek, hükümler belirleyerek düşünce temelleri oluşturmaya yönelik bilimsel ve ilimsel faaliyetlerin tümünü kapsayan araştırmalar ve çalışmaların toplandığı ilkeler bütünüdür.

 

Bu noktada felsefenin niteliğini belirleyen temel değer ölçüsü , ilgili konuda ortaya çıkartılan felsefenin doğuş ve beslendiği kaynağın ne olduğudur.

 

İlgili dersin ilk satırında geçen Hikmet-i felsefe ve Hikmeti Kur’âniye ibareleri söz konusu hayat-ı içtimaiye-i beşeriye alanında, kendilerini meydana getiren kaynak verişlerine göre bir sunum yapacaklardır.

 

Söz konusu kıyaslarda dikkat edilmesi gereken en önemli husus, iddia nedir? Davanın destekleyici delilleri nelerdir? Ve önerme ne vaat etmektedir?  Eğer bu ölçü  ile ifade edilen konuya teveccüh edersek, gerek kabul gerekse red meyilleri tahkiki olarak  oluşacaktır. Tahkiki oluşan meyiller , hakkında hükme varılacak olan şeylerin irade ve karar aşamalarını doğru ve istikametli bir şekilde hakikate eriştirir. 

 

Bu derste bunun önemli bir örneğini göreceğiz.

 

İKİNCİ KELİMEMİZ HİKMETTİR. Bu kelime anlam itibariyle; felsefe , din, hukuk ve tasavvuf alanlarında o mesleğin içerdiği doktrinlerin altında toplandığı bir çatı kavramdır. Bu anlamıyla hikmet Felsefenin bilincini oluşturur.

 

Şöyle ki;  İktidar ölçüsüyle varlıkların mahiyet ve hakikatlerini lüzumsuz bilgi ve teorilerden arındırıp akla uygun bir şekilde bilinmesini sağlamak, kavram ve anlam taşkınlarını engelleyip eşya ve öğretideki   menfaati ortaya çıkarmak, zihni kabiliyet  ve ustalıkla tanım ve işleyiş prensipleri belirleyip lüzumlu hükümleri  koymak ..iş en iyi bir şekilde ve gerçekçi gerekliliğini gözeterek gerçekleştirmek, ilim ve fiil bütünlüğünü temin ederek  hayatı beslemek, insanın yaratılışa ait sebep sonuç ilişkileri bağlamında  ilahi iradenin rölünü keşfetmesine yönelik anlam arayışının önünü açmak ve yolunu aydınlatmaktır.

 

GEREK ORTAYA KOYULAN VE İDDİA EDİLEN FELSEFE OLSUN, GEREKSE O FELSEFENİN GÜÇ KAYNAĞI OLAN HİKMETİN İLERİ SÜRDÜĞÜ ÖNERMELER OLSUN, NEŞET ETTİĞİ EFKAR SADECE BEŞERİ VE ARZİ İSE HAKİKASİZ BİR SAFSATADAN İBARETTİR.

 

ÇÜNKÜ HAKİKİ HİKMET ; YARATICININ YARATTIKLARI İLE İLGİLİ MAHİYETİ BELİRTMESİ, VAR ETME AMACI, İŞLEYİŞİ VE NETİCEDE ALACĞI KONUM VE VAZİYETİ , SOYOPSİKOLOJİK VE PSİKOLOJİK  GELİŞİM EVRELERİNE AİT BİLGİLERİN VERİLMESİ, NEREDEN NEREYE , DÜNYA , UKBA VE EŞYAYANIN HAKİKATİNE DAİR FİZİK VE METAFİZİK BOYUTLARININ AÇIKLANMASI, VE TEBLİĞ VE İRŞADDA – KİTAP VE NÜBÜVVET GİBİ- KULLANILAN ARGÜMAN VE VASITALARIN YERİNDELİĞİ,UYGUNLUĞU, TESİRLERİ VE DESTEKLENMELERİ VB. BİR ÇOK HAKİKATTEN TEŞEKKÜL  ETMİŞ GERÇEKLİK HAK VE SÖZ SAHİBİNİN ALLAH OLDUĞUNU GÖSTERMEKTEDİR.

 

İ'lem eyyühe'l-aziz! 

 

*İnsanın vehim, farz, hayal duygularına varıncaya kadar bütün hassaları bilâhare rücû edip bilittifak Hakka iltica ettiklerini ve bâtıla hiçbir ihtimal ve imkânın kalmadığını ve KÂİNATIN ANCAK VE ANCAK KUR'ÂN'IN İZAH ETTİĞİ ŞEKİLDE BULUNDUĞUNU GÖRDÜM*.

 

Mesnevi-i Nuriye

 

(Hakikatsiz ve sadece eşyanın görünen yüzüne bakıp ondaki hikmeti görmekten mahrum , herşeyi maddede arayan , DİNDEN RUH ALMAYAN aklın körlüğü ile kainat ve hadisata bakan )……….Felsefe, herşeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir gözlüktür. …… İman ise, herşeyi güzel, ünsiyetli gösteren şeffaf, berrak, nuranî bir gözlüktür………. Lem’alar………. İMAN in kısa tanımıyla aklın önüne serdedilen ve iradenin tercihine vaz edilen , Allah’ın uluhiyet ve Rububiyetine ait delilleri hak ve hakikat olarak onaylamak ve bu onamayı şehadet dili ile ikrar etmektir. Bu bağlamda imanın her şeyi güzel göstermesi  Marifetullah ile inkişaf etmesine bağlıdır..Çünkü her bir eşyanın hakikati bir esma-i ilahiyeye dayanır..ilaahir…

 

Evet, Felsefe hakikat nazarını kaybedip, şuursuz kaldığında ; herşeyi, hattâ kendisini dahi inkâr eden, olumlu veya olumsuz hiçbir hükme varmayan daima şüphe içinde kalmayı esas alan bir felsefi zihniyet ve tutum sahibi sofastailerin elinde cerbezeli ve aldatıcı bir araca dönüşüyor ve Hikmet ehlinin elinde  kainatın tılsımını açan bir anahtara inkılap edip mutlak maslahat ve daimi iyilik üretip hakikate vusule hizmet ediyorsa…………….

 

Bu yönüyle, Hâkim-i Hakem-i Hakîm-i Zülcelâli ve’l-Cemal’in Ehl-i Hakkın eline ihsan ettiği  hikmet-i hakikiye,

 

Hak ve adalet ( zanna göre müstahak olunun sonuç)  olarak da Ehl-i dalalet dalaletini arttıran bir felsefe-i sakimedir… ( hastalıklı yanlış yolda olan karanlık felsefe)

 

Haşiye: Beşerde hikmet, maharet, fayda ve zararın tefriki, maslahat üzere hareket, zarardan içtinap, faideyi  irtikâptır.

 

Allah’ta C.C Hikmet; Kusursuz icad, noksansız tasarruf , vücutta tenasüp, ihkak-ı hakta adalet ile Hakîm sıfatının tecellisidir.

 

BU DESTE ÇOKLUKLA GEÇEN ÜÇÜNCÜ KELİMEMİZ ŞE’NDİR. Bu ibare bulunduğu makama göre tefsir edilen anlamlara sahip bir ibaredir.

 

Örneğin HÂLIK ( yaratıcıda) yaratma fiili ŞE’Ndir. Yani halikiyetinin bir özelliği ve onun  bu yaratma ,icat etme, vücuda getirip tasarrufta bulunma fiildeki ŞAN’ININ keyfiyetidir.

 

*Yes-eluhu men fî-ssemâvâti vel-ard(i)(c) kulle yevmin huve fî şe/n(in)-  Rahman Suresi  29. Ayet…………….*Göklerde ve yerde bulunanlar, O'ndan isterler. O, her gün yeni bir iştedir*… (Tasarruftadır, Yaratmadadır)

 

Sair işlevsel anlamları : Bir şeyin hususiyetinin fiilî tezâhürü, neticesi ve eseri, iş-işin kastı, tavır, hali gibi manalara gelmektedir.

 

Söz konusu dersteki  ŞE’N ; ilgili ifadeye bağlı olarak tezahür eden ve edecek olan durum ve hadisenin veya kavramın mahiyetinden bulunan HALİN GEREĞİ ile ortaya çıkacak sonuç şeklinde açıklanmaktadır.

 

BU DESTE GEÇEN DÖRDÜNCÜ  KELİMEMİZ TERBİYEDİR.

 

Lugat Manası ile Terbiye: Allah'ın emirlerine itaat ederek ruhen ve cismen yükselmeye ve yükseltmeye çalışmak.

 

·         Kemale ermeğe, nizam ve emirleri dinlemeğe çalışmak. Allah rızası yolunda gitmeyi öğrenmek.

·         Kişiyi yavaş yavaş rûhen ve bedenen yetiştirmek, olgunlaştırmak.

·         Edeblendirme, cezâlarını verme.

·         Belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma.

·         Eğitim, öğretim…anlamlarına gelmektedir.

 

Görüldüğü gibi bu kelime de bulunduğu makama göre tefsir edilir.

 

Hülasa: Rabbimizin elinde terbiye: Rububiyet,………Kulun elinde ise  en geniş anlamıyla Ubudiyet-i Külliye olarak tezahür eder.

 

………….*Ve keza, rububiyet-i âmme, ubudiyet-i külliye ister…………Tezahür-ü Rububiyete karşı, ubûdiyet-i külliye-i insaniye*……………

 

Terbiye ibaresinin dersteki  anlam istimali , Eğitim , Öğretim, Talim şeklinde görülmektedir.

 

Şimdi derssin ilgili bölümüne geçiş yapıyoruz..

 

*ÜÇÜNCÜ ESAS*

 

*Hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur’âniyenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler *( öğretiler ve kendi meydana çıkış özelliğine göre hayata yönelik  tanımlayıp talim ettiği prensipler)  :

 

“ *Amma hikmet-i felsefe ise, hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinadı “ kuvvet” kabul eder*.

 

Dinden ruh almayan , arzi, şahsi, arizi , düşkün fikirli içtihatlarla ortaya çıkmış olan ve herşeyi maddi ve zahiri nazarla  gözlemleyip hükümler çıkaran , nursuz karanlık felsefi görüş;  sosyal hayatın kuvvet ilkesiyle tesis edilebileceğini  ve  kuvvete bağlı bir rejimin ancak hukuku tesis edebileceğini kabul eder.

 

*Hedefi “menfaat“ bilir. Düstur-u hayatı “cidal“ tanır*.

 

Kuvvetin hakimiyetine bağlı bir toplumsal oluşumun varlığını sürdürmesi ancak çıkarlarını korumaya yönelik girişeceği mücadele ile mümkün olduğunu salık vererek cidali bir hayat düsturu olarak benimsemiştir.

 

*Cemaatlerin rabıtasını “unsuriyet, menfi milliyeti“ tutar*.

 

Bu bağlamda toplum birliğini sağlayacak olan ve milli bozulmayı engelleyecek bağ ise ırkçılık ve kendi ırki üstünlüğünü kabul etme, üstün görme , başka milletleri aşağılama duygularıdır düşüncesini yaşatır.

 

*Semerâtı ise, “hevesât-ı nefsâniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyiddir*. ”

 

Kuvvet,menfaat, cidal, ırkçılık gibi  prensipler ve bu prensiplere bağlı oluşturulan içtimai hayatın neticesi ;  zevk unsurları ile  nefsani ve hayvani duyguları tatmin etmek ve zeval-i lezzetten gelen elemi teskin etmek ve tam itminan vermeyen lezzetlerin süreklilik arayışına karşı yeni yeni  ihtiyaçlar türetme ve zaruret saikiyle tüketim toplumları meydana getirip,

 

Haksızlıklar, zulümler , sosyal dejenerasyon, güvensiz toplumlar, psikolojik deformasyonlar ile beşerin beynini bin parçaya bölmektir.

 

Saadet yolu zannedilen, aristokrat sınıfın elinden çıkmış önermelerle  ile sosyal adalet olarak talim edilen doktrinlerin hakikat nezdindeki konumu ve durumu bu beklentiyi karşılamaktan çok uzaktır. Verimsiz zeka mahsulü olan bu hayat görüşünün; sosyal hayat için tanımladığı idame ve denge unsurların muhtevi olduğu  hakikate vakıf olmadıkları açıkça görülmektedir.

 

Çünkü bu öğretiler ve dikta uygulamaları beşere hiçbir mutluluk getirmemiştir , getirememektedir, getiremeyecektir.

 

*Halbuki, kuvvetin şe’ni tecavüzdür*.

 

Çünkü kontrolsüz bir kuvvet ve adalet ile  had altına alınmamış bir gücün tavrını belirleyecek olan davranış biçimi;  kolay olanın çabuk elde edilirliğinin getirdiği iştah ile başkalarının hakkını gasp etmek, mazlumları ezmek gibi aşırılıklar ve taşkınlıklar olacaktır.

 

*Menfaatin şe’ni, her arzuya kâfi gelmediğinden, üstünde boğuşmaktır*.

 

Çünkü insanda menfaate erişmenin  uyandırdığı duygu tatminsizliktir. İnsanın nazarı her nereye gitse orada bir ihtiyaç görecek ve onu elde edebilmek için öğretilmiş kazanım yöntemleri ile harekete mecbur kalacaktır. Sevimli gösterilen rekabet hukuk tanımaz, hak ihlaline müsait,  pervasızlıkla hareket mesajı veren , başkasının değerlerini yer ile yeksan edebilecek bir  boğuşma öğretisidir.

 

*Düstur-u cidâlin şe’ni çarpışmaktır*.

 

Çünkü mücadelenin içinde barındırdığı durum hedefe  ulaşmak için gerekli görülen çatışmaya girmektir. Nerede bir mücadele alanı açılmış ise orada bir müsabaka ve müsademe meydanı vardır.

 

*Unsuriyetin şe’ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan, tecavüzdür*.

 

Irkçılık ve üstünlük sanrıları , öğretilmiş milliyetçilik tarihsel verilerden de izlenebildiği üzere bir çok ırkın hayat  ve etki sahnesinden silinmesine, bulundukları coğrafyadan silinmesini, öldürüp öldürülmelerine neden olmuştur. Irkçılık ………….*Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık*…Hucurât Suresi 13 Ayetteki buyrulan hikmete zıt olduğundan büyük bir hadsizliktir, zülümdür, fıtrata muhalefettir.

 

*İşte bu hikmettendir ki, beşerin saadeti selb olmuştur*.

 

İşte fıtratın hakikatine ve yaratılışın hakiki prensip ve ilkelerine karşı kulak tıkayarak, çeşitli ahmaklık ve düşmanlıklarla karşı durarak, ve öğretilmiş ve kabul edilmiş önermeleri aynı hayat kabul edip hükümlerince hareket ederek tanzim edilmeye çalışılan bir hayat hiçbir topluma ve bireye mutluluk getirmemiş ve muhtemel mutluluğunda yolunu kesmiştir.

 

Evet,

 

" *Gayr-i meşru tarik ile bir maksada giden zat, galiben maksudunun zıddıyla görür mücazat*. "…  Lemaat

 

*Amma hikmet-i Kur’âniye ise, nokta-i istinadı, kuvvete bedel “hakkı“ kabul eder. Gayede menfaate bedel “fazilet ve rıza-i İlâhîyi” kabul eder. Hayatta düstur-u cidal yerine “düstur-u teâvünü” esas tutar*.

 

…………..*İşte, diyanete itaat etmeyen felsefenin böyle yolunu şaşırdığı içindir ki, ene kendi dizginini eline almış, dalâletin herbir nev’ine koşmuş. İşte şu vecihteki enenin başı üstünde bir şecere-i zakkum neşvünemâ bulup âlem-i insaniyetin yarısından fazlasını kaplamış*.

 

*İşte, o şecerenin kuvve-i şeheviye-i behîmiye dalında beşerin enzârına verdiği meyveler ise, asnamlar ve âlihelerdir. Çünkü, felsefenin esasında kuvvet müstahsendir. Hattâ “El-hükmü li’l-galib” bir düsturudur. “Galebe edende bir kuvvet var; kuvvette hak vardır” der. Zulmü mânen alkışlamış, zalimleri teşçi etmiştir ve cebbarları ulûhiyet dâvâsına sevk etmiştir*.

 

*HAŞİYE-1 DÜSTUR-U NÜBÜVVET “KUVVET HAKTADIR; HAK KUVVETTE DEĞİLDİR” DER, ZULMÜ KESER, ADALETİ TEMİN EDER*… SÖZLER

 

…………. *Ey ikinci, bozuk Avrupa! Senin çürük ve esassız esaslarının bir kısmı şunlardır ki: “En büyük melekten en küçük semeğe kadar herbir zîhayat kendi nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalışır ve kendi lezzeti için çabalar. Onun bir hakk-ı hayatı var. Gaye-i himmeti ve hedef-i maksadı yaşamak ve bekàsını temin etmektir” diyorsun*.

 

*Ve Hâlık-ı Kerîmin kerem düsturlarından ve erkân-ı kâinatta kemâl-i itaatle imtisal edilen düstur-u teavünle, nebâtat hayvânâtın imdadına ve hayvânat insanların yardımına koşmasından tezahür eden o umumî kanunun rahîmâne, kerîmâne cilvelerini cidal zannedip, “Hayat bir cidaldir” diye, ahmakane hükmetmişsin*.

 

*Acaba, o düstur-u teavünün cilvesinden olan, zerrât-ı taâmiyenin kemâl-i şevkle beden hücrelerinin gıdalandırılması için koşmaları nasıl cidaldir? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdat ve o koşmak, Kerîm bir Rabbin emriyle bir teavündür*……lem’alar

 

*Cemaatlerin rabıtalarında unsuriyet, milliyet yerine “rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî“ kabul eder*.

 

………….."   *Menfi milliyette ve unsuriyet fikrinde ifrat edenlere deriz ki* :"

 

"  *Evvelâ: Şu dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhaceretlere ve tebeddülâta maruz olmakla beraber, merkez-i hükûmet-i İslâmiye bu vatanda teşkil olduktan sonra, akvâm-ı saireden pervane gibi çokları içine atılıp tavattun etmişler. İşte bu halde Levh-i Mahfuz açılsa, ancak hakikî unsurlar birbirinden tefrik edilebilir. Öyleyse, hakikî unsuriyet fikrine hareketi ve hamiyeti bina etmek, mânâsız ve hem pek zararlıdır. Onun içindir ki, menfi milliyetçilerin ve unsuriyetperverlerin reislerinden ve dine karşı pek lâkayt birisi, mecbur olmuş, demiş: 'DİL, DİN BİR İSE MİLLET BİRDİR’*.'"…….Mektubat

 

………. *Bütün kuvvetimle derim ki: Terakkimiz, ancak milliyetimiz olan İslâmiyetin terakkisiyle ve hakaik-i şeriatın tecellisiyledir*… Divan-ı Harb-i Örfî

 

……. *hazinelere değer olan İslâmiyet milliyetine, yani üç yüz milyon İslâmın uhuvvetlerini ve mânevî yardımlarını kazandıran İslâmiyet milliyetine, binler ruhu da olsa, acaba istihfaf-ı hayat etmezler mi?*.... Münazarat

 

…………*Zira, milliyetimizin rûhu İslâmiyettir; hakiki ve nisbî ve izâfîden mürekkeptir. Başka millete benzemiyor*…. Münazarat

 

…… *Evet, kemal ve şerefin mikyası İslâmiyettir*……….İşaratü'l-İ'caz

 

*Gayâtı, hevesat-ı nefsâniyenin tecavüzâtına sed çekip ruhu maâliyâta teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevk edip insan eder*.

 

Çünkü:

 

*Kur’ân*;

 

• şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi,

• ve âyât-ı tekvîniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi,

• ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri,

• ve zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlâhiyenin mânevî hazinelerinin keşşafı,

• ve sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikin miftahı,

• ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı,

• ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhâniyenin hazinesi,

• ve şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi,

• ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası,

• ve Zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, burhan-ı kàtıı, tercüman-ı sâtıı,

• ve şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi,

• ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetin mâ ve ziyası,

• ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi,

• ve insaniyeti saadete sevk eden hakikî mürşidi ve hâdîsi,

• ve insana hem bir kitab-ı şeriat,

• hem bir kitab-ı dua,

• hem bir kitab-ı hikmet,

• hem bir kitab-ı ubûdiyet,

• hem bir kitab-ı emir ve davet,

• hem bir kitab-ı zikir,

• hem bir kitab-ı fikir,

• hem bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi’ bir kitab-ı mukaddestir.

• Hem bütün evliya ve sıddıkîn ve urefâ ve muhakkıkînin muhtelif meşreplerine ve ayrı ayrı mesleklerine, herbirindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve herbir mesleğin mesâkına muvafık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütüphane hükmünde bir kitab-ı semâvîdir.

 

EVET  ALDIĞIMIZ DERS VE KUR’ANİ TERBİYE VE NEBEVİ  (A.S.M ) TALİM İLE ANLIYORUZ Kİ:

 

*Hakkın şe'ni, ittifaktır*.

 

Çünkü , ortaya çıkan hakikat bilgisine erişilen şey ,hikmetin gereğine uygun olarak yapılan iş, şüpheden arınmış ve delilleri ile zuhur etmiş bir gerçeklik, mahiyeti ile uyum içinde bilinmiş bir vasıf, sabit ve doğru olunduğuna muttali olunmuş bir yakin , medarı niza olan ihtilafı terk edip ittifak etmeyi iktiza eder.

 

*Faziletin şe'ni, tesanüddür*.

 

Çünkü  iman ve İslamiyet ahlakı ile kazanılmış olan,  adalet nazarı , itidal tutumu, hoşgörü, doğruluk ve dürüstlük gibi ahlaki meziyetler , azim ve sebat gibi sıdk ve ciddiyeti gösteren haller, ülfet, kardeşlik ve dostluk, muhabbet ve  yardımlaşma, merhamet, cömertlik ve isar gibi hasletler, tövbe, teslim, tevekkül, kanaat, itaat  gibi kulluk niteliği, hayırda yarışma, tevazu, ölçü ve tartıda dürüst davranma, selâmlaşma, vakar,  cesaret ve şecaat gibi ameli hasletlerden neşet eden hikmetli fazilet dayanışmayı gerekli kılmaktadır.

 

……… *Evet, imanlı fazilet, medar-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i istibdat da olamaz. Tahakküm ve tagallüb etmek faziletsizliktir. Ve bilhassa ehl-i faziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevazu ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye karışmak tarzındadır. Lillâhilhamd, bu meşrep üstünde hayatımız gitmiş ve gidiyor* ….. Lem’alar

 

*Düstur-u teavünün şe'ni, birbirinin imdadına yetişmektir*.

 

Çünkü teavün sadece bir birinin ve muhtaç olanlara yardım etmek anlamını taşımamaktadır. Teavün bir fiil ve davranışın gerekliliğini emreden bir hakikati tanımlamaktadır…

 

…………. *Hattâ bir taş, taşlığıyla beraber, kubbeli binalarda ustanın elinden çıkar çıkmaz başını eğer, arkadaşıyla birleşmeye meyleder ki, sukut tehlikesinden kurtulsunlar. Maalesef, insanlar teavün sırrını idrak edememişler. Hiç olmazsa taşlar arasındaki yardım vaziyetinden ders alsınlar!* ” …İşârâtü'l-İ'câz

 

…………. Kuvvette hak vardır, çıkarını korumak bir zorunlu esastır, büyük balık küçük balığı yutar, yaşamak için başkasının hayatına son ver, sen ari bir ırk ve güçlü bir milletin  halkındansın  bu şeref ve üstünlük sana yeter…herşeyi kendi nefsine feda etmekten geri durma , hayatın her türlü lezzeti al, en önemli sensin ..sen tok olduktan sonra aç kalan kalsın sana ne  diyen ………………..*Felsefenin şakirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dâvâ açar. Kur'ân'ın şakirdi ise, semâvat ve arzdaki umum salih ibâdı kendine kardeş telâkki ederek, gayet samimî bir surette onlara dua eder. Ve saadetleriyle mes'ut oluyor. Ve ruhunda şedit bir alâkayı onlara karşı hisseder* ..Mesnevi-i Nuriye

 

……… *Allah’ın en sevdiği amel, aç olan bir muhtaca yemek yedirmek veya onun bir borcunu ödemek ya da onun bir sıkıntısını gidermektir*.  Hz. Muhammed  A.S.M

 

*Dinin şe'ni, uhuvvettir, incizabdır*.

 

Çünkü İslamiyetin en ehemmiyet verdiği konulardan birisi mü’minler beyninde olan kerdeşliktir. Konunun ehemmiyeti bir çok şekilde belirtilmiştir.

Emr-i İlahi noktasında bakılırsa:  *Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki rahmete eresiniz* ..Hucurât / 10

 

Nebevi talim esasından rasat edilse:

 

" *Sizden biriniz kendisi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe tam îman etmiş olamaz! Mü'minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve yardımlaşmakta bir tek vücut gibidirler. O vücudun bir âzası rahatsız olduğu zaman diğer âzâlar da onun acısına ortak olur. Mü'minler parçaları birbirine bağlanmış bir bina gibidirler, birbirlerine destek olurlar."……. Hz. Muhammed  A.S.M

 

………..*Kimin himmeti yalnız nefsi ise, o insan değil. Çünki insanın fıtratı medenîdir. Ebna-i cinsini mülahazaya mecburdur. Hayat-ı içtimaiye ile hayat-ı şahsiyesi devam edebilir. Meselâ: Bir ekmeği yese kaç ellere muhtaç ve ona mukabil o elleri manen öptüğünü ve giydiği libasla kaç fabrikayla alâkadar olduğunu kıyas ediniz. Hayvan gibi bir postla yaşıyamadığından ebna-i cinsiyle fıtraten alâkadar olduğundan ve onlara manevî bir fiat vermeğe mecbur bulunduğundan fıtratıyla medeniyetperverdir. Menfaat-ı şahsiyesine hasr-ı nazar eden, insanlıktan çıkar, masum olmayan câni bir hayvan olur. Birşey elinden gelmese, hakikî özrü olsa o müstesna!* ." …..Hutbe-i Şamiye

 

Kısaca tüm bu emir ve terbiye müminleri islâm kardeşliğine çeken bir hissi ulviyi meydana getirir.Velev insan ben merkezli olmasın ve dünya sevgisi ona  kendisini hasr-ı nazar ettirip menfat-i şahsiyesini elde etme ve korumayı birinci gaye yaptırmasın…

 

*Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemalâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, saadet-i dâreyndir*.

 

Evet, nefs-i emmare mahiyeti itibariyle meşgul oldukları ile insanı kemalattan mahrum eden, dünyaya çağıran, hazır lezzetleri tercih eden ,yasaklara ve zararlı olanlara meyilli olan,kör hissiyat sahibi bir mahluktur. …………. *Demek, ey nefis, nefsine muhabbet değil, belki adavet etmelisin yahut acımalısın veyahut, mutmainne olduktan sonra, şefkat etmelisin* ..prensibi ile …………….. *belki noksaniyetlerini görüp tekmil etmeye bina edilen şefkat ile onu terbiye etmek ve onu hayra sevk etmek neticesi*………… veya akıl kalp ve ruh ittifakı ile…yahut kalp ve ruhun derece-i hayatında bir tarzı hayat yaşamak suretiyle onu fena ve fani şeylerden çekerek , ruhu nefsin hizmetinden kurtarmak hikmetiyle sahip olunan manevi özgürlük ve hayat mertebesi iki dünya saadetini temin eden bir esastır…

 

Çünkü kalp ve ruhun derece-i hayatı geniştir…elleri iki dünyanın da meyveleri alamaya müsaittir…ve hakeza…………………..

 

Hatime:

 

 

*Risaletü'n-Nur, sair ulemanın eserleri gibi, yalnız aklın ayağı ve nazarıyla ders vermez; ve evliya misilli yalnız kalbin keşf ve zevkiyle hareket etmiyor. Belki akıl ve kalbin ittihad ve imtizacı ve ruh ve sair letâifin teavünü ayağıyla hareket ederek evc-i âlâya uçar. Taarruz eden felsefenin değil ayağı, belki gözü yetişmediği yerlere çıkar, hakaik-i imaniyeyi kör gözüne de gösterir*. Kastamonu L.

...........

.