27.3.26

Mütalaa Ders notları 80 : Vicdanın Anâsır-I Erbaası Ve Ruhun Dört Havassı

 

İNSANDA BULUNAN HER LATİFENİN KENDİNE MUVAFIK BİR HAREKET İÇİNDE OLMASI MANEN KOYULMUŞ BİR KANUNDUR.

SİZİN DERSİNİZDE AŞAĞIDA ÖRNEĞİ OLAN MANEVİ NEVAMİS İLE GÖSTERİLEN DAİREDEDİR.

………. MESELÂ, İLMİN İ’TÂSI, MÂNEN AMELİ EMREDİYOR; ZEKÂNIN İ’TÂSI, İLMİ EMREDİYOR; İSTİDADIN BULUNMASI, ZEKÂYI; AKLIN VERİLMESİ, MARİFETULLAHI; KUDRETİN VERİLMESİ, ÇALIŞMAYI; CESARETİN VERİLMESİ, CİHADI MÂNEN VE TEKVÎNEN EMREDİYOR…. İşaratü'l-İ'caz

İŞTE SİZİN DERSİNİZDE SÖZÜ GEÇEN , 'İRADE, ZİHİN, HİS, LÂTİFE-İ RABBANİYE İLE İBADETULLAH, MÂRİFETULLAH, MUHABBETULLAH VE MÜŞAHADETULLAH BEYNİNDE SILA-İ RAHİM VARDIR.EĞER BU MÜSABET OLMAZ,TESİS EDİLMEZ VE SÜRDÜRÜLMEZ İSE MANEVİ HAYAT KEYFİYETİ KAYBOLUR, FİKİR İSTİKAMETİNİ KAYBEDER, İFTAR TEFRİT TÜM ÜLVİ GAYE VE MAHİYETİ TAHRİP EDER…

EVET KONUNUN TAM METNİ İLE  BAŞLAYALIM İNŞÂALLAH:

"VİCDANIN ANÂSIR-I ERBAASI VE RUHUN DÖRT HAVASSI OLAN 'İRADE, ZİHİN, HİS, LÂTİFE-İ RABBANİYE' her birinin bir gayetü’l gayâtı var: İradenin ibadetullahtır. Zihnin, mârifetullahtır. Hissin, muhabbetullahtır. Lâtifenin, müşahadetullahtır. Takva denilen ibadet-i kâmile, dördünü tazammun eder. Şeriat, şunları hem tenmiye, hem tehzip, hem bu gayetü’l-gayâta sevk eder." Hutbe-i Şamiye

" VİCDANIN ANÂSIR-I ERBAASI VE RUHUN DÖRT HAVASSI:

Hakikati.. kendi hakikatini arama meyli, eylem ve sınırları belirleme ve  hissi hükümleri  ilgili hasse ve latifelere bildirmede muhakeme bilinci , daimi şuuri uyanıklık hali, içsel duygularla kavrama mahiyetine sahip  bir fıtri şuur şubesi, ilahi bir cezbe ile  saniine  yönelik meyiller  ve hareketlere   tâbi bir kuvve olan “VİCDANIN” dört manevi unsuru  ile  Allah’ın ol diyerek emir aleminde yarattığı, mahiyet-i asliyesi Hâlıkınca bilinen nurani, şuurlu, diri , cesetlerin ayakta kalabilmek ve kalıplarını canlı kılabilmek  ve  idame-i hayat edebilmek için dayandıkları , harici vücut sahibi ve  bir kanunu ilahi olan “RUHUN”  dört üstün ve seçkin özelliği 'İRADE, ZİHİN, HİS, LÂTİFE-İ RABBANİYE'DİR.

Söz konusu bu manevi unsur ve havasların birinci İRADEDİR.

İRADE: İnsanın  yapılması gerektiğine hükmettiği bir işi, bir amacı gerçekleştirmeyi istemesi, o amacı gerçekleştirmek için ilgili gördüğü hedefe  yönelmesi , bir yarar sağlamak ve inandığı ,onadığı bir şeyden bir fayda temin edebilme eğilimi , kişiyi sorumlu kılan ve sair mahlukattan ayıran kendine mahsus istenç gücü , insani nitelik anlamında keyfiyet noktasında tanımlanabilir.

İkinci manevi hasse  ZİHİNDİR.

ZİHİN: İnsanın anlama, kavrama, akılda tutma, anlayış özelliği, kavrayış kabiliyeti, idrak gücü,  harici ve dahili gözlemler, zahiri ve batini duyular bütünlüğünde öğrenme bilme yeteneği olarak ifade edilebilir.

Üçüncü olarak söz edilen unsur HİSTİR.

HİS: Tüm canlılarda  içten ve dıştan gelen uyarıları almayı ,sezmekle duyarlılığı meydana getiren, ruhun niteliği dahilinde olan manevi özellik.

Dördüncü manevi hasse LÂTİFE-İ RABBANİYE'DİR.

LÂTİFE-İ RABBANİYE:

İnsanın kalbine bağlı olan ve  ilahi hakikatleri  kendine mahsus özellikler ile manevi zevk alan tüm duygularının sultanı olan zarif bir duygu . İnsanı insan yapan ulvi hazları mas eden  ve onlarla hislenip nurlanan  Rabbani bir cevher.

'İRADE, ZİHİN, HİS, LÂTİFE-İ RABBANİYE'  olarak belirtilen bu manevi unsur ve havasların her birinin bir gayetü’l gayâtı vardır.

İnsan vücut ve ruh aleminde yatılan 'irade, zihin, his, lâtife-i Rabbaniye' nin yaratılma  gayesi ve bu gayelerin en son noktası ve de nihai hedefi (GAYETÜ’L GAYÂT)  ŞUNLARDIR.

İRADENİN İBADETULLAHTIR.  Yani , iradenin istenç ve meyilleri ulaşmak istediği amaç ve hedeflerinin mutlak gayesi  Allah'a ibadet etme, Ona kullukta bulunma; emirlerini yerine getirip, yasaklarından kaçınma ile onun rızasını kazandıracak tutum ve davranışlarda bulunmayı istemek ve bu yönde faaliyetler planlamak ve uygulamakla külli ubudiyette bulunmaktır.

ZİHNİN, MÂRİFETULLAHTIR.  Yani, insanın idrak bilinci ve kavrama yeteneğinin, ölçme ve biçme istidanın, anlayış ve muhakeme niteliğinin en temel amacı ve verilme hedefindeki  gayelerin  gayesi; Allah’ı bilmek, onu isim ve sıfatları ile tanımak, tasarruf sevk ve idaresiyle icraat-ı rububiyetinin işleyiş bilgisine erişmek ve ona bağlanma yolunda çalıştırılmasıdır.

HİSSİN, MUHABBETULLAHTIR. Yani, insanın duyusal farkındalığı ve sezgi yoluyla kavrayışına yönelik en üstün gaye;  Allah’ın sevmek ve onun tarafından sevilmeye sebep olan esas ,şart ve rükünlerdeki  İlahi hoşnutluğu, Rabbani güzelliği, taltif ve iltifatı hissederek muhabbetle karşılık vermek, aksi nurunu kalbine yerleştirmek onun muhabbetiyle kendinden geçmektir.

LÂTİFENİN, MÜŞAHADETULLAHTIR.  Yani, İnsanda ilâhî hakîkatleri idrak ve müşâhede eden kalp, ruh, sır, hafî, ahfâ  , heva, vb. mânevî melekelerin insanı  mahiyetine derç edilmesindeki  en külli ve nihai  gaye ; Varlıklar üzerinde Allah’ın  isim ve sıfatlarının yansımalarını gözlemleme, zuhur ve tecellilerini temaşa etme , İlm-el-yakîn, (ilimle bilmek) , Ayn-el-yakîn, (gözle görerek bilmek) , Hakk-el-yakîn, (her şeyi ile hakikatiyle bilerek) hilkatin sırrına vakıf olmaktır.

TAKVA DENİLEN İBADET-İ KÂMİLE, DÖRDÜNÜ TAZAMMUN EDER. ŞERİAT, ŞUNLARI HEM TENMİYE, HEM TEHZİP, HEM BU GAYETÜ’L-GAYÂTA SEVK EDER."  

 

TAKVA , Allah’a rızasını kaybetme korkusu  ve  saygı ile emirlerine  itaat ederek hükümlerine boyun eğmek,  hoşnutsuzluk ve ikabından sakınmak, Rububiyetine karşı ubudiyetle mukabele etmenin   sorumluluk bilincinde olmak,  ibadetullah, mârifetullah, muhabbetullah ve müşahadetullah’dan mürekkep ibadet ve ubudiyetten maksud olan ; en tamam, kemale ermiş, kusursuzluk noktasına vasıl, tam ve tamam gayeyi İBADET-İ KÂMİLE  namıyla kendinde toplar, bir araya getirir.  

ŞERİAT, İslâm’a ait tüm dinî, ahlâkî ve hukukî hükümler; ibadetullah, mârifetullah, muhabbetullah ve müşahadetullaha ait değerleri geliştirip bereketlendirir ve tesirlerini arttırır, istifadeyi ziyadeleştirir. HEM Sistemli ve etkin bir şekilde düzene koyar, verimli kılar. HEM DE söz konusu mahiyetleri ve yaratılış amacına muvafık olan  GAYETÜ’L-GAYÂT amacına erdirecek yola sevk eder.

*Bizim uğurumuzda mücahede edenlere gelince elbette biz onlara yollarımızı gösteririz ve şübhesiz ki Allah her halde muhsinlerle beraberdir* . Ankebût Sûresi 69. Ayet

*Artık ihtiyarda ki intihap sizdedir*. Sözler

"Allâhumme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidina Muhammedin salâten tüncînâ bihâ min-cemî'il-ehvâli vel âfat. Ve takdî lenâ bihâ cemîal hâcât ve tutahhirunâ bihâ min-cemîi's-seyyiât ve terfe'unâ bihâ ındeke a'lâ'd-deracât ve tubelliğunâ bihâ *AKSÂ'L-ĞAYÂT* min cemiîl-hayrâti fî'l-hayâti ve ba'del-memât birahmetike Yâ erhame'r-rahimîn. Hasbunellahu ve ni'mel vekîl, ni'mel mevlâ ve ni'me'n-nasîr. Ğufraneke rabbenâ ve ileyke'l-masîr."

 

Mütalaa Ders notları 79 : Velâyet Hakkında Muhtasar İzah

Evvela velilik ve velayete bakan bazı mühim hakikatler Risale-i Nur’un Mektubat eseri , Yirmi Dokuzuncu Mektup- Telvîhât-ı Tis'a bölümde tafsilli izahat verilmiştir.

 

İkinci olarak , Çok esrarın anahtarlarını tazammun eden iki sırrı beyan eder şeklinde bir başlıkla girişin bulunduğu Sözler kitabı, Yirmi dördüncü söz’ün ikinci dalıdır.

 

Bu iki dersin teenni ile okunması meselenin detaylı anlaşılmasını temin eder. Bizde bu meseleyi o derslere havale ediyoruz.

 

Muhtasar cevabımız ise:

 

İlgili paragraf ve soru özelinde VELİ demek , Allah’a yakın , onu sevme lütfuna mazhar olmuş, emir ve yasaklarının karşısında durmayan, şeriatına muhalefet etmeyen, hakka ve hakikate taraftar olan kişi demektir.

 

Ancak , -atfedilen derslerde de görüleceği üzere- Velilik , Velayet bu anlamları tazammun etse de kendi içinde; Velâyet-i Kübra, Velâyet-i Vusta, Velâyet-i Suğra olarak üç temel grubata toplanmıştır. Bu üç grup ise kendi içinde -Sufi ıslahatında belirtilen şekliyle- Merâtib-i sülûk (Sülûkun mertebeleri) olarak Yüz Mertebeye sahiptir.

 

Bu yüz mertebe Salik’in ( Dervişin) istidadı,itaati,ihlası,sebatı,sabrı,sadakati,azmi,edebi,yakini,ünsiyeti, ilmi,feraseti,basireti,feragatı,isarı, ahlakı, vecdi,zikri,şevki,hayecanı,cezbesi ,idraki,intikali,kabz-bastı,tecelli ve mazhariyeti ,aşkı,süruru gibi hal ve efal basamaklarından oluşur. her bir mertebenin kendine ait bir zuhuratı,tecellisi ve berzahı bulunur. Yirmidördüncü Söz’ün ikinci dalı bu konuya ait berzah ve tecellileri ve salik’in karşılatığı perdeleri ,takıldığı yerleri, kaderi hükümleri  açıklar.

 

Bir örnek:

 

"Hem ben müteaddit insanları gördüm ki, bir nevi mehdî kendilerini biliyorlardı ve 'Mehdî olacağım.' diyorlardı. Bu zatlar yalancı ve aldatıcı değiller; belki aldanıyorlar. Gördüklerini hakikat zannediyorlar. Esmâ-i İlâhînin nasıl ki tecelliyâtı, Arş-ı Âzam dairesinden tâ bir zerreye kadar cilveleri var ve o esmâya mazhariyet de o nisbette tefavüt eder. Öyle de mazhariyet-i esmâdan ibaret olan merâtib-i velâyet dahi öyle mütefavittir."

 

Yani bir insanın Allah’ı sevmesi ,dostu olması onun imtihanını açık ve kolay hale getiren bir kazanım değildir. Bilakis zorlaştıran esaslara sahiptir.

 

Beliyelerin tasallutu, büyük imtihanların Allah’a yakın olanlar beyninde daha taksim edildiği Hadiis-i Şerifi malumunuzdur.

 

Yine bununla birlikte Kastamonu lahikasında geçen bir bahsi buraya alalım :

 

Bir zaman, evliya-yı azîmeden, nefs-i emmâresinden kurtulanlardan birkaç zâttan, şiddetli mücahede-i nefsiyeler ve nefs-i emmâreden şekvâlarını gördüm. Çok hayret ediyordum. Hayli zaman sonra, nefs-i emmârenin kendi desaisinden başka, daha şiddetli ve daha ziyade söz dinlemez ve daha ziyade ahlâk-ı seyyieyi idame eden ve heves ve damar ve âsab, tabiat ve hissiyat halitasından çıkan ve nefs-i emmârenin son tahassungâhı bulunan ve nefs-i emmâreyi tezkiyeden sonra onun eski vazife-i seyyiesini gören ve mücahedeyi âhir ömre kadar devam ettiren bir mânevî nefs-i emmâreyi gördüm.

 

Ve anladım ki, o mübarek zâtlar, hakikî nefs-i emmâreden değil, belki mecazî bir nefs-i emmâreden şekvâ etmişler. Sonra gördüm ki, İmam-ı Rabbanî dahi bu mecazî nefs-i emmâreden haber veriyor.

 

*Bu ikinci nefs-i emmârede şuursuz kör hissiyat bulunduğu için, akıl ve kalbin sözlerini anlamıyor ve dinlemiyor ki onlarla ıslah olsun ve kusurunu anlasın*. Yalnız tokatlar ve elemlerle nefret edip, veya tam bir fedailiğe her hissini maksadına feda etsin.

 

Yine konuyla ilgili  başka bir bab:

 

Aziz, sıddık, müstakim kardeşlerim,

 

Gayet ciddî bir ihtarla bir hakikati beyan etmeye lüzum var. Şöyle ki:

 

Gaybı Allah'tan başkası bilemez. sırrıyla, ehl-i velâyet, gaybî olan şeyleri, bildirilmezse bilmezler. En büyük bir velî dahi, hasmının hakikî halini bilmedikleri için, haksız olarak mübareze etmesini Aşere-i Mübeşşerenin mabeynindeki muharebe gösteriyor.

 

*Demek, iki veli, iki ehl-i hakikat birbirini inkâr etmekle makamlarından sukut etmezler*. Meğer, bütün bütün zâhir-i şeriate muhalif ve hatâsı zahir bir içtihadla hareket edilmiş ola…. Kastamonu L.

 

 

Bunula birlikte gayet önemli bir başka izahı buraya getirelim :

 

Sultan Mehmed Fatih’in zamanında hikâye edilen meşhur ve mânidar Cibali Baba kıssası nevinden olarak, bir kısım ehl-i velâyet, zâhiren muhakemeli ve âkıl görünürken, meczupturlar. Ve bir kısmı dahi, *Bazen sahvede ve daire-i akılda görünür*, *Bazen aklın ve muhakemenin haricinde bir hale girer*.

 

Şu kısımdan bir sınıfı, ehl-i iltibastır, tefrik etmiyor. Sekir halinde gördüğü bir meseleyi hâlet-i sahvede tatbik eder, *hata eder ve hata ettiğini bilmez*. Meczupların bir kısmı ise, *indallah mahfuzdur, dalâlete sülûk etmez*.

 

Diğer bir kısmı ise *mahfuz değiller; bid’at ve dalâlet fırkalarında bulunabilirler. Hattâ kâfirler içinde bulunabileceği ihtimal verilmiş*.

 

İşte, muvakkat veya daimî meczup olduklarından, mânen "mübarek mecnun" hükmünde oluyorlar. Ve mübarek ve serbest mecnun hükmünde oldukları için, mükellef değiller. Ve mükellef olmadıkları için muahaze olunmuyorlar.

 

Kendi velâyet-i meczubâneleri bâki kalmakla beraber, *ehl-i dalâlete ve ehl-i bid’aya taraftar çıkarlar*, mesleklerine bir derece revaç verip, bir kısım ehl-i imanı ve ehl-i hakkı, o mesleğe girmeye meş’ûmâne bir sebebiyet verirler………….( Bu durumlar takip edenlerin dikkatli olması gereken durumlardır. Veli cezbe ile  meczup ve hal ile  mazurken ,  takip edenleri o meratipte olmadıklarından ve o durumda o kişiye mahsus olup genele bir yol olamayacağından taklit ederek tasdik edilmemelidir. Aklı başında olanların mizansız ve muhalif önerileri veya sözleri  tasdik etmeleri nin ciddi sonuçları vardır)

 

Evet görüldüğü üzere, Velilerin süluk ettiği mesleklerinde ortaya bir çok berzahlar çıkmaktadır. Bazen bırakın şartları şeriate muhalif haller görülmektedir. İlahi Aşkın cezbesi ve sekrinden  mizansız sözler onların lisanından sudür eder. Burada en önemli husus yukarıda paragrafta geçmektedir. O da bu berzahların ve hallerin MUVAKKAT olması lazımdır. Yani bu bir haldir , bir muhakeme mağlubiyetidir, bir denge kaybıdır . Ancak geçici olmalıdır. Yoksa yine yukarıda ifade edildiği gibi küfre düşme ihtimali bulunmaktadır.

 

Evet sadete gelirsek,

 

*Risale-i Nur dairesi haricinde bulunan bir kısım sathî* ( derine nüfuz edememiş, meratibine bir cilvesine takılıp yüzeyde kalmış)            * belki de bir kısım zaif* ( veleyetin şeriatin hakikatinden beslenmesi sınırlı , Velayet-İ Ahmediye musluğundan istifadesi mahdut olduğundan o nur-u kuvvetten yoksun ,levazımı-i maneviyeden eksik olan)  *veliler*;  ( feraset ve basiretleri perdelendiğinden ) *o siyasî ve içtimaî hayatın rabıtaları sebebiyle, hakaik-i imaniyenin hükmünü ikinci, üçüncü derecede bırakıp, o cereyanların hükmüne tâbi' olarak*  ( insan algı ve düşüncesine muvafık hareket eden ,onun öncelikliklerini önceliği kabul eden, taraftarlığını ve hissiyatını besleyen insanları kendine yakın görürü ve sever..Bu nedenle ) *hemfikir olan münafıkları* ( dahi o kör hissiyat ile) *sever, kendine muhalif olan ehl-i hakikatı belki ehl-i velayeti* ( o siyasi ve içtima-i meselelerin cazibesi,akla tesiri,umumun temayülü, asaba temas eden etkisi, zihni yanıltması, nefsin ve şeytanın desisesinin de tesiri ile ) *tenkid ve adavet eder, hattâ hissiyat-ı diniyeyi* ( iddiasını kuvvetlendirmek için,  tezini savunmak,taraftarlığını aklamak için muhtaç olduğu tevilleri yaparak)  *o cereyanlara tâbi' yaparlar*.

 

Bu durum yukarıda ve atfedilen yerlerde de geçtiği üzere BERZAHİ bir durumdur. Meratib-i Velayetin hicaplarındandır. Muvakkaten düşülebilir, başkalarına zarar verebilir  yanılgılardandır….. Bu durumun kader noktasında neye taalluk ettiğini ve hangi hülmün icrasına vesile olduğunu ve olacağını, ne tür bir kefaret ile mukabele gördüğünü ve göreceğini bilmediğimizden seyirci olarak kalırız….ve aldığımız dersi :

 

…. Velâyet yolları içinde en güzeli, en müstakimi, en parlağı, en zengini, Sünnet-i Seniyyeye ittibâdır.

 

Yani, a’mâl ve harekâtında Sünnet-i Seniyyeyi düşünüp ona tâbi olmak ve taklit etmek ve muamelât ve ef’âlinde ahkâm-ı şer’iyeyi düşünüp rehber ittihaz etmektir.

 

İşte bu ittibâ ve iktida vasıtasıyla, âdi ahvâli ve örfî muameleleri ve fıtrî hareketleri ibadet şekline girmekle beraber, herbir ameli, sünneti ve şer’i o ittibâ noktasında düşündürmekle, bir tahattur-u hükm-ü şer’î veriyor.

 

O tahattur ise, Sahib-i Şeriati düşündürüyor. O düşünmek ise, Cenâb-ı Hakkı hatıra getiriyor. O hatıra, bir nevi huzur veriyor. O halde, mütemadiyen ömür dakikaları huzur içinde bir ibadet hükmüne getirilebilir.

 

İşte bu cadde-i kübrâ, velâyet-i kübrâ olan ehl-i veraset-i nübüvvet olan Sahabe ve Selef-i Sâlihînin caddesidir. Kaynak: En güzel Velâyet Sünnet-i Seniyyeye ittibâdır.. Şekliyle hatırımıza getiririz…

 

Bir diğer yönüyle Allah’ı sevmenin en küçük derecesinin bile Allah’ın yanındaki kıymetini gösteriyor. Ve Allah o kulları hata dahi yapsa onlardan vazgeçmiyor, dostluklarını red etmiyor, tâ şeriate ve hakaiki imaniyeye muhalif olmayana kadar…

Mütalaa Ders notları 78 : Kafirlerin Galibiyeti

Evet, bu konu aslında o kadar çok manevi kanundan bahseder ki her biri ayrı bir mütalaa konusu olabilir. Örneğin kafiri dünyada muvaffakiyete götüren nedenler üst satırda şöyle ifade edilmiş: *Ruhundaki hırs, adâvet,.. nefsine  bağlık  ve kendine güven* … Yani , bütün varlığının bağlı olduğu , kendisini istek ve arzuları doğrultusunda ayakta tutan ve faaliyetlerini gerçekleştirmesini sağlayan, ruhunda , yani var oluşunun kaynağında sürekli üretilen hırs, yani şiddetli öfkeli bir istek ve onu bu doğrultuda canlı tutan düşmanlarına karşı galip gelme duygusu , kendine olan çatışmasız , direkt sevgisi ve bu sürtüşmesiz barış ve musalaha halinden gelen  güven hissi onun motivasyonunu yüksek tutuyor,yalpalatmıyor, itimadı kırılmıyor, ihlaslı istemenin kavanin cihetindeki (sevapsız) karşığını alıyor ve bununla neticedeki mükâfata ulaşıyor. Çünkü ihlasla ( yani içten ,tüm duygularıyla yönelerek ve gereğini yerine getirerek) kim ne isterse Allah verir.

 

Bu bereketsiz (ahirete nispeten) kazanımın arka planındaki detaya bu dersten bakabiliriz;

 

….Hem senin dünyaca muvaffaketin, elmasçı ve divane olmuş bir Yahudinin cam parçalarını elmas fiyatıyla aldığı gibi;

 

…..sen de küçücük, kısacık bir zamana, bir hayata, uzun ve daimî ve geniş bir hayatın fiyatını verdiğin için, elbette o had dairesinde galebe edersin.

 

Bir dakikaya bir sene kadar şiddetli hırs, muhabbet, intikam gibi hissiyatla müteveccih olduğun için, ehl-i diyanete muvakkaten tefevvuk edersin.

 

Hem senin aklın, ruhun, kalbin, duyguların; ulvî vazifelerini bırakıp, süflî nefsin ve pis hevesin rezil işlerine iştirak ve yardım ettiklerinden, ehl-i imana dünyada galebe edersin.

 

Ve zâhirde daha sevimli görünürsün.

 

Çünkü, senin akıl ve kalb ve ruhun gayet derecede tedennî ve tereddî ve sukut edip, pis heves ve rezil nefse inkılâp etmişler, mesholmuşlar. Elbette bu cihette, sana Cehennemi ve mazlûm ehl-i imana Cenneti kazandıran bir muvakkat galeben olacak.......

 

Bu muvaffakiyetler onların kendi iradeleriyle yaptıkları bir ticarettir… Yani ……. Bunlar ahireti, dünya hayatına satmış kimselerdir. Onun için bunlardan azap hafifletilmez ve kendilerine bir yerden yardım da gelmez …. Bakara/86……….. Hem……………. Her kim ahiret kazancını isterse, biz onun kazancını artırırız, her kim de dünya kazancını isterse ona da ondan veririz, ama onun ahirette hiçbir nasibi yoktur…. Şûrâ Suresi 20. Ayet

 

İşte bu nedenle ,…………..kâfir, dünyada hasenatının mükâfatını (filcümle) görür.

 

Evet, Mü'min ise, seyyiatının cezasını görür……….. Yani kafiri muvaffak eden duygu, düşünce ve hareketler onda semereye inkılap edip meyve verse de , bu duygu, düşünce ve hareketler Mü’minde olsa seyyiedir, kabahattır, fenadır,suçtur , günahtır. Bu nedenle peşin cezası ahirete kalmadan dünya da çekilir.

 

"Dünyaya, burada kalacağınız kadar, ahirete de, orada kalacağınız kadar çalışınız!"

“Dünya sevgisi bütün günahların başıdır.”

“Dünya ahiretin tarlasıdır”

“Dünya bir binektir”

 

Gibi dünyayı kalben terk etmeye , maişeti için helal dairesinde say etmeye, Allah’a kulluk ile dünyevi mübah işleride uhrevi kazançlara çevirmeye dair bir çok mesele malumdur.

 

Yani, hırs, riya, tamah, haset gibi duygularla dünya talep edilmez. Mü’min nefsine itimat edip böyle bir yola çıksa orada zarar görür..gördürülür.

 

Çünkü hem mümin olup kafir gibi hırslı olmak, riya yapmak iki yüzlü davranmak mümkün değildir. Davranıyor gibi yapmakta o muvaffakiyete tayin edilen şartları karşılamadığından seyyiat olur cezaya inkılap eder…

 

Şimdi buraya kadar yapılan karşılaştırmada enterasan bir zaviye var.. O da şudur;

 

Bu ders hem bir hakikati beyan ederken bir yandan da sanki, kafirin dünyevi galebesi altında ezilen bir mümini teselli ediyor.

 

Bak onlar böyle yaptığı için muvaffak oldular. Sen öyle yaparsan onlar gibi muvaffak olamazsın. Çünkü onlar gibi yapamazsın. Sen bakış açını değiştir. Dünya fanidir. İktisat ve kanaat ile mesudane yaşarsın. kulluğuna dikkat et, akıbet muttakilerindir. Dünya bütün şaşası ile ahirete nispeten zindan hükmündedir. Senin onların alanında başarılı olamaman bir problem değildir.. hem………… Fâtır-ı Hakîm onları dünyanın imâreti için halk etmiştir. Mü'min ibâdına ettiği nimetlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vâhid-i kıyasî yapıp, âkıbetinde, müstehak oldukları Cehenneme teslim eder….(L)  ………..

 

………..Bunun için dünya kâfire cennet (yani âhirete nisbeten), mü'mine cehennemdir (yani saadet-i ebediyesine nisbeten). Yoksa dünyada dahi mü'min yüz derece ziyade mes'uddur, denilmiştir….

 

Üstad , bu mağlubiyet asrında bu hakikati sanki yeis içine girip de müminler ahiretlerini zarar vermesinler kabilinden kaleme almış…

 

Oysa bu hak ,meşru dairede ve hikmet pergelinde Mü’minlerindir.

Din terakkiye mani değildir.

İslâm müminleri , sanata , ticarete , ziraate teşvik etmiş ve sınırlarını belirlemiş ve inkıyat edilmesi ile de binlerce yıl dünya hakimiyet vermiştir eserler meydandadır…

 

Bununla birlikte  ,

 

………..Kur'ân-ı Hakîm, enbiyaları, insanın cemaatlerine terakkiyât-ı mâneviye cihetinde birer pişdar ve imam gönderdiği gibi, yine insanların terakkiyât-ı maddiye suretinde dahi, o enbiyanın herbirisinin eline bazı harikalar verip yine o insanlara birer ustabaşı ve üstad etmiştir; onlara mutlak olarak ittibâa emrediyor.

 

İşte, enbiyaların mânevî kemâlâtını bahsetmekle insanları onlardan istifadeye teşvik ettiği gibi, mu'cizatlarından bahis dahi, onların nazirelerine yetişmeye ve taklitlerini yapmaya bir teşviki işmam ediyor.

 

Hazret-i Nuh'un (aleyhisselâm) bir mu'cizesi olan sefine ve Hazret-i Yusuf'un (aleyhisselâm) bir mu'cizesi olan saat………… terziler  Hazret-i İdris'i (aleyhisselâm)......GİBİ… mu'cizât-ı enbiyayı zikretmesiyle, fen ve san'at-ı beşeriyenin nihayet hududunu çiziyor. En ileri gayâtına parmak basıyor. En nihayet hedeflerini tayin ediyor. Beşerin arkasına dest-i teşviki vurup o gayeye sevk ediyor….

 

Süleyman aleyhisselâm ‘ın emrine verilen havadan bahisle ………….. "Ey insan! Bir abdim HEVÂ-İ NEFSİNİ TERK ETTİĞİ İÇİN havaya bindirdim. SİZ DE NEFSİN TEMBELLİĞİNİ BIRAKIP BAZI KAVÂNÎN-İ ÂDETİMDEN GÜZELCE İSTİFADE ETSENİZ, SİZ DE BİNEBİLİRSİNİZ.

 

Hazret-i Mûsâ aleyhisselâmın ASA mü’cizesinden bahisle………. "Ey insan! Madem Bana itimat eden bir abdimin eline öyle bir asâ veriyorum ki, her istediği yerde âb-ı hayatı onunla çeker. Sen de benim kavânîn-i rahmetime istinat etsen, şöyle ona benzer veyahut ona yakın bir aleti elde edebilirsin. Haydi, et!"

 

Yine, Hazret-i İsâ aleyhisselâmın bir mu'cizesine dair:…………… İsâ aleyhisselâmın nasıl AHLÂK-I ULVİYESİNE İTTİBÂA BEŞERİ SARİHAN TEŞVİK EDER. Öyle de, şu elindeki san'at-ı âliyeye ve tıbb-ı Rabbânîye remzen tergib ediyor. İşte, şu âyet işaret ediyor ki, en müzmin dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise, ey insan ve ey musibetzede benî Âdem! Meyus olmayınız. Her dert, ne olursa olsun, dermanı mümkündür. Arayınız, bulunuz. Hattâ ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür…. "Ey insan! BENİM İÇİN DÜNYAYI TERK EDEN bir abdime iki hediye verdim: biri mânevî dertlerin dermanı, biri de maddî dertlerin ilâcı. İşte, ölmüş kalbler nur-u hidayetle diriliyor. Ölmüş gibi hastalar dahi onun nefesiyle ve ilâcıyla şifa buluyor. Sen de Benim eczahane-i hikmetimde her derdine deva bulabilirsin. ÇALIŞ, BUL. ELBETTE ARARSAN BULURSUN."

 

Yine Hazret-i Dâvud aleyhisselâm’ın demiri hamur gibi yoğurmak,ona şekil vermek mü’cizesin bahisle…………. "Ey benî Âdem! Evâmir-i teklifiyeme itaat eden bir abdimin lisanına ve kalbine öyle bir hikmet verdim ki, herşeyi kemâl-i vuzuhla fasledip hakikatini gösteriyor. Ve eline de öyle bir san'at verdim ki, elinde balmumu gibi demiri her şekle çevirir, halifelik ve padişahlığına mühim kuvvet elde eder. Madem bu mümkündür, veriliyor. Hem ehemmiyetlidir. Hem hayat-ı içtimaiyenizde ona çok muhtaçsınız. Siz de evâmir-i tekvîniyeme itaat etseniz, o hikmet ve o san'at size de verilebilir. Mürur-u zamanla yetişir ve yanaşabilirsiniz."………..Diye muvaffakiyetin rıza-ilahiyeye muvafık tarzını, gayret ve çalışmanın adabını, her şeyin alemde vaz edilen kanunlara muvafık harekete mecbur olduğunu beyan buyuruyor.

 

………. Tevfik isterseniz, kavânin-i âdetullaha tevfik-i hareket ediniz. Yoksa tevfiksizlik ile cevab-ı red alacaksınız….. (T.H)

…………Ve keza, heyet-i içtimaiyede, umumî cereyana muhalefet etmemek lâzımdır. Muhalefet edildiği takdirde, dolabın üstünden düşer, altında kalır…. (İ.İ)

 

Nitekim de öyle olmuştur.

Muvaffakiyetin sevablı şartları müminler tarafından oluşturulamadığından, sevapsız hırslı şartları kafirlerin eline geçmiş ve alem-i İslâm'ın esaretini netice vermiştir.

 

*Sual: Zindan-ı atâlete düştüğümüzün sebebi nedir?*

 

*Cevap: Hayat bir faaliyet ve harekettir. Şevk ise matiyyesidir* ….dedikten sonra bu zindanın zincirlerinden şöyle bahseder…

 

*Yeis,* (ümitsizlik)… *meylüttefevvuk* ( başkalarına üstün gelme meyli)…….. *aculiyet* (acelecilik,sabırsızlık) …. *fikr-i infiradî ve tasavvur-u şahsî* ……….( bireysel fikirle hareket ve kendini düşünme) ……… *acz ve nefsin itimatsızlığı.* . ( kendini aciz görme ,öz güven eksikliği) ……….. karanlıkta kalışımızın temel sebepleridir.

 

Yine Hutbe-İ Şamiyede söz edilen Alem-i İslâmı geri bırakan nedenler ilaahir… bir çok çıkmazın ve açmazı nazara verir , çalışmak isteyenlere çözüm yollarını gösterir..... _( çünkü problemi anlamadan çözemez ve hareketinizi projelendiremezsiniz)_

 

İşte İslâmın hakikatinin yaşanmaması onu küstürünce izzet ile zillet yer değiştirir. Dünya mü’mine bu cihetle zindan ,kafire cennet olur… sonra hakikat gelir ,iman cihetiyle “meyus olma “ akıbet muttakilerindir der teselli verir…………… kafire de en nihayette varacağı yeri gösterir..........Evet her kimin elinde ne var, nefsine ne verilmişse emanettir... niyet,irade,bilgi , kuvvet ve kudretiyle işler,eserler meydana getirir, bir şeyler yapar vs vs... en son mal sahibi alet edevatı, vucut ve imar şartlarındaki esbabı geri alır herkes.eliyle ,diliyle, niyetiyle kazandığı ne ise onunla başbaşa kalır.... *Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır.* Âl-i İmrân Suresi - 180............ *Halbuki biz, refah ve zenginlikleri yüzünden şımarıp azgınlaşan nice memleketleri helâk etmişizdir. İşte onların kaldığı evler, meskenler! Kendilerinden sonra orada pek az bir zaman oturulabilmiştir. Hepsine biz vâris olduğumuz gibi, neticede her şeye vâris olacak da yine biziz...* Kasas / 58. Ayet...... *Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz de sonunda bize döndürüleceksiniz.* ..... Enbiyâ Suresi 35. Ayet

 

 

Evet, elbette bu levhanın tersine dönmesi mümkündür.. o da say ve gayretin , himmet ve fedakarlığın, akıl ile çalışmanın gereğinin yerine getirilmesiyledir…

 

………. *"Neden dünya herkese terakki dünyası olsun da yalnız bizim için tedennî dünyası olsun?....*

 

……. *İslâmiyetin düşmanı olan tedennîyi ona dost göstermek, feleğin ters dönmesine delildir….*

 

..

.

 

 

 

Mütalaa Ders notları 77 : Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler!

İnsanın, aklı, kalbi, nefsi ve sair latifeleri yaşadığı dünyanın hadiseleri daimî bir etki ve etkileşim içindedir.

İmtihan denilen hakikat, ara ara vukua gelen bir durum değildir.

Teyakkuz, intibah, dikkat, teenni, tedbir gibi kavramlar bu sürecin varlığına ve her an aktif olduğuna işaret eden anlamları taşır.

Bu noktada ehl-i dünya tabir edilen , yani ahiretini dünya ile mübadele edenlerin hayat ile ilgili alışverişini ve kendi varlığını sürdürebilmesi için gerekli olan müşteri kitlesini elde edebilmek için özel taktiklere sahiptir.

Bu taktiklerin çoğu gaflet nedeni ile aktif olan ve insanı bu yönüyle istila eden ve anestezi etkisi yapan şeylerden oluşur.

Bu şeyler, İnsanda çabuk alışkanlığa dönebilecek, örfi ve geleneksel birikime sahip, adetler, hurafeler gibi birçok türetme ilgi alanlarına yuvalanan şekliyle hem insan cazip gelir, hem de masum görünen bir yanıltıcı illüzyona sahiptir.

Bu ışıltı ve insanda karşılık bulan yaklaşımlar insan nefsine heves, hedef, tutku, arzu bağlamından sufle verip canlı bir ilgi alanı oluştursa da hakikat karşısında bu hâl derin bir uyku ve uyuşmuşluk halidir.

Çünkü sebep ve sonuçları itibariyle 5 kuruşa değmeyecek şeylerle ciddi alaka kesp etmek ancak gaflet ve divanelikle tarif edilir.

İnsana ebedi yurdunda refakat etmeyecek şeyler ile ilgiyi kesmemek, sürekli mazeretler üretip yapılması gerekeni yapmayı geciktirmek ancak bir tiryakiliğin, müptelalığın eseri olabilir.

Böyle bir durumda olan, hastalığını fark etmeyen ve kendini hayat ile ilgili farkındalığa sahip gören insanlar, hakikat-ı hale karşı sadece zan sahipleridirler.

Üstadın sergüzeşt-i hayatında, işlediğimiz konun üst paragrafında olan ……..gençliğimde en yüksek bir intibah şahikasına çıktığımı sanıyordum. Şimdi anlıyorum ki, o intibah, intibah değilmiş. Ancak, uykunun en derin kuyusunda bulunmaktan ibaret imiş…ifadesi kadar şu anekdot da çok enteresandır:…………….. Aciptir ki, o vakit ben Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye âzâsı idim. Güya ehl-i İslâmın yaralarını tedaviye çalışan bir hekim idim. Halbuki en ziyade hasta bendim. Hasta evvelâ kendine bakmalı; sonra hastalara bakabilir………. Demek ki, insanın intibah sanrılı uykusu öyle kolay fark edilebilir türden dalgınlıklar değilmiş.

Hatta………. Doktora Mektup bahsinde………Bilirsin ki, ömür kısadır, lüzumlu işler pek çoktur. Acaba benim gibi sen dahi kafanı teftiş etsen, malûmatın içinde ne kadar lüzumsuz, faidesiz, ehemmiyetsiz, odun yığınları gibi câmid şeyleri bulursun. Çünkü ben teftiş ettim, çok lüzumsuz şeyleri buldum. İşte o fennî malûmatı, o felsefî maarifi faideli, nurlu, ruhlu yapmak çaresini aramak lâzımdır. SEN DAHİ CENÂB-I HAKTAN BİR İNTİBAH İSTE Kİ, senin fikrini Hakîm-i Zülcelâlin hesabına çevirsin, tâ o odunlara bir ateş verip nurlandırsın. Lüzumsuz maarif-i fenniyen, kıymettar maarif-i İlâhiye hükmüne geçsin….diye salık verirken , insanın alemine aldığı şeylerin mahiyet ve niteliği itibariyle bir işleme , belki bir ameliyat-ı cerrahiyeye ihtiyacı olduğu kat’idir.

 

Yoksa insan , kanayan yara ile gülü,

Darağacı ile sehpayı,

Lehinde olan ile aleyhinde olanı,

Şah damarına çöreklenmiş düşmanını fark edemez.

İşte hidayet denilen altın mihenk bu ayrımı yapar.

Öyleyse her dem hidayet hali üzerinde bir mazhariyet-i münkeşifi için dikkat ve uyanıklık hali lazımdır.

Bu uyanıklık hali ise ancak takva ve amel-i salih ile insanın hayat yolculuk heybesine ihsan edilir…

 

Evet, bu dersin girişinde geçen “Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler!” ibaresinde ehl-i dünya ile ilişkilere dikkat çeken bir merdivene adım atmış ve durumun titizliğine dikkat çekip……….. Umûr-u diniyede müsamaha veya teşebbühle medenîlere yanaşmayın……..demiş…

 

Onların laubalikleri, şımarıklıkları, firavunlaşmış nefisleri ruhsatlarla , toleransalarla okşanılmaz. Dine ait meselelerin ciddiyeti  hoşgörü adı altında terk edilip, onlarla aynı seviyeye inmek, onlara benzemek  tavrı gibi bir yaklaşımda bulunulmaz.

Eğer yaklaşırsanız , onların ahiret bedelli aldıkları dünya karşı  , sizlerin onlara sağlayacağınız kurbiyet müsavi gelmez. Ve siz bu bedele mukabele edebilecek fedaya muktedir olamazsınız. Çünkü vicdanınız ve imanınız buna direnecektir.

 

Ancak fena şeylerin fena tesir etmesi , hissi etkilemesi, mukavemet edilemeyecek taşkın duyguları uyarması bir risktir. Unutmamalı ki, bir insan günah işlemeye başladığında o günahta şeytanla yalnız kalır.

Her günahın içinde olan ümit kırıcı kirli etki iradeyi zayıflatır. En sonunda “Herçi-bâd-âbâd” dedirtir. Belki daha o günahı terk edemeyecek alışkanlığa düçar olur.

Bu nedenle sınır “şüphe” ile tanımlanmıştır. Yani şüphe veriyorsa yaklaşma ve terk et…

 

Kısaca , yanlışa ,günaha, hisse hitap eden şeylere karşı insan iradesi zayıftır.

Ehl-i dünya bunu keramet derecesinde bilir. O nedenle tesirini tahşidat ile oluşturur………….. mütemadiyen ehl-i dalâlet nazar-ı dikkati şu hayata celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celb etmiş ki, ednâ bir hâcât-ı hayatiyeyi büyük bir mesele-i diniyeye tercih ettiriyor….denilmiş……… çocuklar ve serseriler gibi, büyük makamlarda bulunan insanlar ve mesture hanımlar dahi o cazibeye kapılıp hakikî vazifelerini tatil ederek iştirak ediyorlar…..diye söylenmiş.

 

"Yırt bunları. Şu güzel bahar mevsiminde yolculuk bizim nemize lâzım?" der. Her bir desise ile onu iknaa çalışır. Hattâ o biçare, ona biraz meyl eder………….Evet, insan aldanır…şekliyle hadise ifade edilmiş.

 

Yani onlar sizden istifade ederken siz onlardan zarar görürsünüz…

Asla bu aranızda olan boşluğu dolduramazsınız…Hem ne ile doldurabilirsiniz………..Ahiretini

Dünyaya satmış insanlara ne verirseniz sizden razı olurlar ve hangi tavizi verirseniz sizinle barışırlar…??? Bu şartlarda böyle bir uzlaşı noktası yoktur.

İşte bu durumda bu yakınlaşma sizi içine düşürecek bir çukura dönüşe bilir.

Bu nedenle………….. Lâübâliler ruhsatlarla okşanılmaz; azîmetlerle, şiddetle ikaz edilir…….. emredilmiştir.

 

Eğer bu risk fark edilmez, müsamaha ile bir müsalaha noktası aranılmaya devam edilse bidatler , teviller , hatarlı içtihadlar dine zarar verir. Din bundan razı olmadığı ve böyle bir davranışa ihtiyaç duymadığı, vafi ve kafi prensiplere ebediyen haiz olduğundan bir tokatla , bu tahrişatı yapanları o derin dereye düşürür.

 

Demek ki, tebliğde nâsı hakka davet etmekte ciddiyet, vakar bir tavr-ı esastır.

Demek ki, zamanın dehşeti, medeni denilen bedevilerin adetleri, gaflet halinde olan insanı tesir altına alabilecek özelliktedir.

Demek ki, sırat-ı müstakim hattından ayrılmamak çok önemlidir.

Demek ki, insanın en mühim ilgi dairesi kendisi ve ailesi ile ilgili önceliğe sahiptir.

Demek ki, cemaat halinde kalmak bir kale içinde güvende olmak gibidir.

Demek ki, aldatıcı ışıklar, fanteziler insanın muhakemesini olumsuz etkileyen ve mahiyetinde bulunan menhus cazibeyle kendine çeken tuzak hislerle hazırlanmıştır.

Demek ki, uyanık olmak için bize lazım olan :

1. Uyanma, uyanış,

2. Uyanık olma, göz açıklığı, gāfil olmama,

3. Olan bir şeyden ibret alma, ders alma,

4. Duyularda meydana gelen hareket ve teyakkuz anlamlarına gelen İNTİBAH imiş.

 

..

.

Mütalaa Ders notları 76 : Tevazu / Nimet

İ'lem eyyühe'l-aziz! Cenâb-ı Hakkın verdiği nimetleri söyleyip ilân ve tahdis-i nimet etmek, bazan gurura ve kibre incirar eder.

 

…………. İnsanın eğitilmemiş ve yerini bulup oturmamış  nefsi eğilimlerinin genelinde sahip edildiği nimetler üzerinde hak iddia etmek,  geliş süreçlerinin kendi kontrolünde olduğunu düşünmek gibi baskın duyguları vardır.  Bu nedenle eğer nimet veren aleminde bilinç bir şekilde tespit edilmemiş ise iyi niyetli olarak çıktığı nimeti ve vereni bildirme niyeti birkaç adım sonra kendine dönük bir hâl  alabilir. Hadiseye kendi şerik olarak vasıflandırabilir.

Örneğin,

Kabiliyetim dolayısıyla,

Çok çalıştım,

Çok istedim,

Çok bekledim,

Bütün düşüncelerim ona ulaşmak için seferber oldu,

Tırnaklarımla kazıdım,

Saçımı süpürge ettim gibi hali hazır kalıp cümle ifadeleri ile mazhar edildiği durumu ifsad eder, nimeti hakkında külfete çevirip imtihan sebebi yapar belki bir ömür elinden alınmasının diyetini , ya da elinde kalıp gaflette kalmanın diyetini öder.

 

Kārûn’un helâk olmasına sebep olan "Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım"  türünde bir ifade meseli gibi bir hadise böyle sözlere mukabil sonucun kişinin aleyhinde neticelenmesi anlamına gelir.

 

Bu noktada Kārûn hadisesinin gelişimine kısaca değinelim..

 

Kārûn Mûsâ’nın kavmindendi. O, gücüne dayanarak onlara haksızlık etmekteydi. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki sadece anahtarlarını güçlü kuvvetli bir ekip bile zor taşırdı. Halkı ona şöyle demişti: “Sakın şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.

 

"Allah'ın sana verdiklerinden yararlanarak ahiretini kazanmaya çalış. Pek tabii, bu dünyadaki nasibini de unutma. Allah nasıl sana iyilikte bulunduysa, sen de başkalarına öylece iyilikte bulun. Sakın yeryüzünde bozgunculuk, karışıklık çıkarmaya çalışma. Çünkü hiç şüphen olmasın, Allah bozguncuları sevmez!" (Kasas, 76-77)

 

Buna karşılık Karun, sahip olduklarına ait düşüncesini : "Bu servet bendeki bilgi sayesinde bana verildi!.."  demişti.

 

Allah C.C  ise onun bu ifadelerine karşılık olarak :  "Oysa, Allah'ın, ondan önceki kuşaklardan, ondan daha güçlü ve ondan daha fazla servet toplamış nicelerini (kendilerini bu üstünlük ve büyüklük duygusuna kaptırmaları yüzünden) yok ettiğini bilmiyor muydu?Ama, şu var ki, suçluluğu kesinleşmiş olanlara (artık) günahlarından sual olunmaz!.." (Kasas, 78)

 

Evet, Kārûn Rivayete göre Hz. Mûsâ’nın amcasının oğlu idi. Önce Hz. Mûsâ’ya iman etmişti. Mûsâ (A.S)’dan sonra Tevrat’ı en güzel okuyan oydu. Başlangıçta fakirdi. Hz. Mûsâ’nın duası bereketiyle kendisine simyâ, yâni kıymetli maddelerden altın yapma ilmi verildi. Ticârette çok başarılı idi. Kısa zamanda büyük bir servet sahibi oldu. Daha sonra bu servetin ve bir kısım insanların ona imrenmesi, eline bakması gibi kışkırtıcı durumlar sebebi ile işin başında onda olmayan duygular, ,hırs, haset gibi kontrolü zor hisler olarak ortaya çıktı. Hz. Musa A.S aleyhine geçti, ona başkaldıranların safına iltihak etti.

 

Ve onun önceki halini de bilen ve etrafında olan iyi insanlar tarafından ona yapılan ikaz üzerine  ise azgınlaşan nefsi iradi payını kast ederek sahiplik iddiasıyla,

 

Evet, bu bende gördükleriniz benim bilgim ,çabam, çalışmam ,deneyimlerim, aklım ve yaptığım işi neyi ne zaman yapacağımı bilmem sayesinde oldu.. dedi…

 

İşte ondan sonra da kanıtlanmış ve kanıksanmış bile bile ve isteyerek ve de kasten işlediği bu suç sebebi ile hakkında verilen hüküm – cürmü sabit olduğundan neden böyle yaptın, niye böyle davrandın diye sorgusuz bir şekilde- icra edildi ve tüm iddia ettiği malı, mülkü, canı ve ameli  ile birlikte zayi olup gitti…

 

Demek ki, küfran-ı nimet çok ciddi anlamda sınırı aşmak manasını taşıyor. İçinde ihanet barındırıyor. Şirk taşıyor ve Allah’ın şiddetli gazabını üzerine çekiyor.

 

Bununla birlikte eşya ile olan münasebetin fazla olması , dünyaya olan ilginin artması insanda bazı tamah ve düşkünlük hallerinin meydana çıkmasına neden olabiliyor.Meşguliyetler bazı vaz geçilmesi zor bağlılıklar meydana getirip tüm dikkati üzerinde toplayabiliyor. Bu nedenle şükretmek, nimeti vereni düşünmek ve anmak bu tehlikeli gidişin önünde bir set gibi duran manevi sınırlar oluşturuyor.

 

Evet, ilgili paragrafta ; *Cenâb-ı Hakkın verdiği nimetleri söyleyip ilân ve tahdis-i nimet etmek, bazan gurura ve kibre incirar eder*..denildiği gibi , gurur ve kibre düşüp başımızı belaya sokmamak için nimeti, nimeti veren ile zikretmek, nefsin olaya müdahalesine de bilinçli bir şükürle mani olmak gayet ehemmiyetlidir.

 

Burada hassas bir noktaya dikkat çekelim..Tahdisi Nimet denilen hadise de………yani kulun, Rabbinin kendisine verdiği nimetlerin bilincinde olması ile Allah tarafından ona verilen bu nimetleri Allah’ın verdiğini  her vesile ile dile getirmesi hengamında …. Kārûn gibi kendi maharetinden, kabiliyetinden, bilgi ve aklından, deneyi m ve çabasının etkisinden söz etmemeye özen göstermesi ve titiz davranması çok ciddi bir esastır. Çünkü nimetin ona ulaşmasında onun irade ve isteğinin çekici nedenliği o nimetin varlığına ve onu meydana getiren sebeplerin toplanım işlenmesi ve netice vermesi noktasında vazifelendirilmesine nispeten hiç hükmündedir. Bir nimetin bir yaratılmışa ulaşmasının tek bir hakiki sebebi vardır, oda Allah’ın yarattıklarına yönelik tecelli eden rahmet ve merhametidir. Bu bağlamda insanın iştirak budalası olan tezkiyesiz nefsi şeytanında telkini ile bu eşiğe geldiğinde , "El- hamdü lillah" ve "Eş-Şükrü lillah" ile tard edilip haddi bildirilmelidir. Nimetin icat edicisi olmadığından ve sadece muhtacı olduğun onun hakkı bu çizgi üzerinde istikamet ve edeple durmaktır.

 

Tekrar yinelersek nimetleri anmaktaki denge noktası onu verenin adı ve ihsanını unutmamaktır. Bununla birlikte söz konusu olarak aldığımız satırın devamında ifade edilen;

 

Tevazu kastıyla da o nimetleri ketmetmek iyi değildir…..konusu da apayrı bir hassasiyete sahiptir.

 

Bu mesele hem mizaca bağlı doğal bir hâl olabilirken, hem de kasdi olarak insanı davranışsal sorumluluk altına sokmaya da neden olan yapmacık bir tavra dönüşebilir bir durumdur.( Yapmacık olan şekli tamamen aşikâre riyayı gösterdiğinden  ve bu nedenle izah  gerekliliği bulunmadığından  lele alınmayacaktır)

 

Evet, bazı insanlar yaratılış itibariyle çekingen mizaçlıdır.Bu insanlar hem kendilerine isabet eden nimeti hem de musibeti pek dillendiremezler. Musibetler dillendirildiğinde şikâyete dönüşebilirken, nimetler şükre vesile olabildiğinden ikisi aynı kategoride değerlendirilmemelidir. Yukarıda Tahdis-i Nimet bağlamında ifade edildiği gibi bir dengede nimeti vereni ile birlikte anmak , şükürle yâd etmek aynı zamanda bir ibadettir..…….    Rabbinin lutuflarını şükranla anRabbinin nimetlerini anlat da anlat olarak da meal verilen  Duhâ Suresi    11. Ayet bu ulvi anışa yönelik emrin Kur’ani bir beyanıdır.

 

Dolayısıyla mizaç her ne kadar baskın bir karakter eğilimi olsa da hakikate ve izharına karşı  irade ile istikametini bulabilir bir esnekliğe ve özelliğe sahip bir mahiyettedir. Bu nedenle nimetlerin Allah namına zikrinin lüzum olduğu yerde ileri sürülmeli ve bir ibadet ve kulluk bilinci ile hamd ve şükür vazifesini yerine getirmelidir. Böyle bir durumda tercihen alçak gönüllülük adına bir tavra bürünmek , tevazu değil , ehemmiyetli bir ubudiyet vazifesini ihmal ve ihlâldir. İnsan bu durumda hakkın hatırını gözetmediğinden mesul olur. Hem nimetleri tadat ederken Allah’ı anmak , onun Mün’im oluşunu zikretmek ona karşı saygın ile bir boyun eğiş olduğundan gerçek tevazudur. Bu bağlamda  hak namına halka gösterilen tevazu da ona gösterilen tevazua dahildir. Demek bu noktada inamı ve mün’imi anmaktan içtinap caiz değildir.

 

Evet,

 

 Binaenaleyh, ifrat ve tefritten kurtulmak için istikamet mizanına müracaat edilmeli. Şöyle ki:

 

Herbir nimetin iki veçhi vardır. Bir veçhi insana aittir ki, insanı tezyin eder, (süsler, zenginleştirir, güzel gösterir)  medar-ı lezzeti olur. Halk içinde temayüze (seçkinliğe ,  ayrıcalıklığa, bir çeşit üstünlüğe)  sebep olur………  ve ayrıca bu durum…………Övünme sebebi  anlamına gelen ….Mucib-i fahr olur, ….ve insanı  bu övünme ve buna bağlı taşkın hissiyat ile …….. sarhoş olur. Mâlik-i Hakikîyi unutur. En nihayet …..(Kārûn gibi)…….. kibir ve gurur kuyusuna düşürtür………… Evet, kibir ve gurur kuyusuna düşen birisi ise şeytana tabi olduğundan onun gibi iki dünya da rezil ve maskara olur ………El-Iyâzu Billah……

 

Evet,

 

İkinci veçhi ise, ( hakikatte olması gereken şekliyle) in'am edene bakar ki, keremini izhar, derece-i rahmetini ilân, in'âmını ifşa, esmâsına şehadet eder……….

 

Binaenaleyh, tevazu, ancak birinci vecihte tevazu olabilir……yani,ona verilen nimetler ile süslenmesi, edindiği seçkinlik,sair halklara göre farklılık ve ayrıcalıklık durumda göstereceği şakirin tavrıdır… eğer öyle olmaz ise …… Ve illâ küfranı tazammun etmiş olur.. yani, o nimetlerin ona verilişini  kendi kabiliyetine bağlasa, onunla kendi nefsini medh ve sena etse  o zaman o nimetleri verenin hakkını vermeyerek, onun rahmet ve inayet elinin üstünü örterek hakikati gizlediğinden o nimetlerin değer ve gerçek mahiyetinin taşıdığı manayı setretmekle hem nimetlere hem de o nimetleri verene karşı ihanet etmiş olur.

 

Evet,

 

Tahdis-i nimet dahi, ikinci vecihle mânevî bir şükür olmakla Memduh ( övülmeye, takdire layık)  olur…….. Yani nimeti vereni görerek, onun ikramını anıp göstererek, rahmetinin derecelerini nazara vererek, onun rahmetini  hem nefsine ,hem kalbine, hem ruhuna, hem sair minnet ve alicenap  duygularına ifşa ile ilân ederek , Rahman, Rahim, Kerim,Mün’im gibi esmalarının bu lütuf ve inayet tecellilerine şahitlik ederek takındığı tavır manevi bir şükürdür.

 

Ayrıca yine Tahdis-i Nimet ölçüsünde muvafık gelen tevafuk eden yerlerde kendi dünyasında şahit olup tasdik ile ikrar ettiği manaları başkalarının enzarına da izhar etmek gayet münasip bir davranış, şükre vesile olacak bir hizmettir.

 

Evet,

 

Yoksa, kibir ve gururu tazammun ettiğinden mezmumdur……yani bir nevi inam edilenleri gasp etmek, nimetleri zimmetine geçirmek, hiçbir gücü kudreti olmadığı halde kendine acz ve fakrına nisbetle verilen , hem imtihanı için teklif edilen nimetlerin üzerine çökmek ,o verilmiş nimetlerle kibirlenip,onları  kendini övmeye vesile etmek  aşağılık bir durum olarak görünmüş , hak ve hakikatçe kınanmıştır.

 

Ancak,

 

Tevazu ile tahdis-i nimet, şöylece bir içtimâları var:….yani esasen ……… Nefsini mal sahibi görmeyip, iktidar ve ihtiyarına güvenmeden Alçak gönüllü, kibirden uzak bir şekilde sade ve gösterişsiz olmak ile Nimeti anlatmak, nimetin nereden ve kimden geldiğini gizlememek, nimeti vereni ve göndereni hatırda tutmak, nimetin Cenâb-ı Hak’tan geldiğini saklamayıp  ilân etmenin bir araya gelebileceği bir nokta bulunmatadır…Şöyle ki:

 

Bir adam hediye olarak bir palto birisine veriyor. Paltoyu giyen adama, başka bir adam "Ne kadar güzel oldun" dediğine karşı,  "Güzellik paltonundur" dediği zaman, tevazu ile tahdis-i nimeti cem etmiş olur.

 

Üstadın konuyu bir başka ifade ediş şekliyle………..

 

Meselâ, nasıl ki murassâ  ( süslü) ve müzeyyen ( zinetli) bir elbise-i fâhireyi  ( değerli bir elbiseyi) biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk ( insanlar) sana dese, "Maşaallah, çok güzelsin, çok güzelleştin." Eğer sen tevazukârâne ( Alçak gönüllülükle)  desen, "Hâşâ, ben neyim? Hiç! Bu nedir, nerede güzellik?" O vakit küfrân-ı nimet olur ve hulleyi sana giydiren mahir san'atkâra karşı hürmetsizlik olur………Yani onun senin üzerinde olan nimeti üzerine güya alçak gönüllülükle bir perde çeker , nimetle onu veren arasına giren tevazu tavrı ile o elbiseyi sana giydiren sanatkarın görünmemesine neden olursun……..Bu da hürmetsizlik bir manada da gereksiz işgüzarlık etmek demektir.

 

Eğer müftehirâne desen, "Evet, ben çok güzelim. Benim gibi güzel nerede var? Benim gibi birini gösteriniz." O vakit, mağrurâne bir fahirdir…………Çünkü o elbise senin eserin ve sanatın değildir. Onu sana veren başkasıdır. Dolayısıyla icad ve varlığına müdahil olmadığın bir şey üzerinde hak iddia etmek ve sana ait olmayan kabiliyetler ile övünmek gururlu bir şekilde kendini sena etmen anlamına gelir.

 

İşte, fahirden, ( gereksiz ve haksız övünmekten )  küfrandan  ( gerçeği gizleyip, işin hakikatini örtmekten ) kurtulmak için demeli ki:

 

"Evet, ben güzelleştim…. ( işte şimdi o elbise ile onu sana giydirenin zatın senin üzerindeki sanatlı tasarrufunu ,iş bilirliğini ve maharetini  gizlemeyip kabul ettin, ) …… Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir; benim değildir."……( diyerek de sende görünen güzelliğin kaynağını gösterip ilan ettin)…….

 

İşte "Evet, ben güzelleştim. Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir..ifadesi tem tahdis-i nimeti ( Nimet sahibini unutmamayı , onu gizlememeyi, anmaktan çekinmemeyi) hem de tevazuyu ( alçak gönüllü, al-i cenap olmayı) bir araya getiren bir ifade-i hakikat  biçimidir.

.

Mütalaa Ders notları 75 : Tesbihatın Önemi

*Aziz, sıddık kardeşlerim*!

 

*Bütün ruh-u canımla bayramınızı tebrik ederim. Ve bu bayramımı çok mübarekleştiren mübarek masumların ve muhterem ümmi ihtiyarların ve üstadlarının bu defa gönderdikleri kıymetdar risaleleri beş cild olarak güzelce cildlettirerek tanzim ettik.*

 

Bu paragrafta ilk bakışta naza gelen ; çok saygı değer, hürmete lâyık, muhterem, hayırlı, uğurlu, kutlu, mukaddes, bereketli , verimli gibi anlamları bünyesinde barındıran MÜBAREK kelimesidir. Bu kelimenin ortama, güne, hale taalluku için ise MASUMİYET tabirinin geçmesidir.  Masumiyet ise iki noktada temerküz etmiştir. Bunlardan biri çocuklara atfen MASUMİYET, diğeri ise ÜMMİYET ile müsemma ihtiyarlar üzerinedir.

 

Demek ki ; maddi manevi berekete mazhar olmak, anlam zenginliğinden müstefid olmak için , masumiyet ( bize bakan yönüyle iyi niyetli olmak ve hüsnü zannı korumak  ) ve Ümmiliği ( yine  bakan yönüyle zihni arı,kalbi temiz tutmak için malayani ve maneviyatımıza zarar verici şeylerden içtinap etmek suretiyle ) muhafaza olunmak dersini çıkarabiliriz…

 

*İnşâallah onlardan çok istifade edilecek. O mübarek masumların ve muhterem ümmilerin masumane ve hâlisane yazdıkları risaleler, Risale-i Nur'un kerametine yazıları da bir keramet ilâve ettiğini ve en güzel yazılardan ziyade tesirli olduğunu hissediyoruz.*

 

Demek ki masumiyet ve ümmiyet ( yine bize bakan ve yukarıda ifade edildiği yönüyle elde edilse) İHLASI netice verir. Bu sonuç ise, hem berekete, hem tesire, hem de makbuliyete mahzar olmak anlamına gelir.

 

……… *ihlas ile bir dirhem amel, ihlassız batmanlar ile amellere racih olduğunu*….. Lem'alar

 

*Hattâ Feyzi'nin güzelce cildlettiği çocukların tevafuklu mecmuasını getirdiği vakit kuluncum ziyade ağrıyordu. Dedim: "Aman kardeşim! Benim kuluncumu tut, pek ağrıyor." Birden o mecmuayı açtık, baktık; birden öyle bir şifa oldu ki, kuluncumu unuttuk. Sonra tahattur ettik, hayret ettik. Hem o risaleleri yazanların isimlerini, hem yaşlarını, o beş mecmuanın başlarında medar-ı ibret ve onlara dua ettirmek için dercedeceğiz. Onları ve hususan üstadlarını ve peder ve vâlidelerini benim tarafımdan birer birer, hem bu hizmetlerini hem bayramlarını tebrik ediniz*.

Risale-i Nur mesleğinin makbuliyetinin  en önemli hüccetlerinden birisi TEVAFUKATTIR. Tevafukata çok ehemmiyet verilmesinin sırrı hakkında kısa bir açıklama yapmak gerekirse, şunları söyleyebiliriz.

Risale-i Nur mesleği, Sahabeden (radıyallahü anhüm ecmaîn) sonra ortaya çıkan mesleklerin kendi içinde taşıdığı düstur ve muhtevi oldukları usullerden farklı olarak meydana çıktığından ve o mesleklerden bir insibağ ve rükün almadığından , her hangi birinin devamı olmadığından kendisine ait özgün değerlere sahiptir. Bu değerlerin başında hakikatin hak ve hakikat olarak iman ile tesbiti, marifetullah ile tesisi, muhabetullah ile sadakatin temin edilmesi, Ahkam-ı ilahiyenin hikmet ile bilinmesi, İman sünnetinin ihyası , amali salih ile ihlasın kazanılması, tekebbür ve şatahattan uzak ubudiyet bilinci ile Allah’a kulluk edilmesi gelmektedir.

Bu yolculuk mühim bir ciddiyet içerdiğinden ve ilim içinde sülük olduğundan kendine has bir mizana sahiptir.

Bununla beraber hangi meslek olursa olsun, yol ve yolcuların ulvi ve kudsi bir NEŞEYE  ve NEŞVEYE ihtiyaçları vardır.

Kimileri bu sevinci, şiir, ilahi, mevlid, kaside ile kimileri de cehri ve hafi çeşitli zikirler , rabıtalar ile arar ve kendine mahsus ölçülerle zevk eder.

Hizmet ezvakı ise bunlardan farklı olarak hizmeti içindedir. Ve hizmetine taalluk eden ve ait olan her şeyin tenasübü, kabul alameti, işari müjdeleri, rüyayı sadıkaları, amalde ve fiillerde muvafıkıyetler, yol açıklığı , kısmen maniler ve arkasından gelen fereçler , şevk veren itminanlar  ve mesleğin ve meşrebin ilahi  bir kast ve iradenin nazarı altında olduğunu gösteren TEVAFUKALAR ‘dır.

Bu  tarz  nur yol ve yolculuğunun kendine has özellik ve niteliklerinden biridir. O nedenle de ehemmiyetlidir.

Bu mektubun ilgili bu paragrafında , masumiyet ve mübarekiyetin bereketi ile ortaya çıkan eserlerin  makbuliyetinin alameti olan tefafukattan hissedilen neşe ve ezvak-ı kalbiye  , bedeni maraza galip olmuş, hastalığının rahatsızlık verici etkisi, o zevk-i ruhani altında setr olmuş…

 

*Hem Isparta hakkında benim büyük ümidimi fiilen isbat ettikleri için, bana büyük bir teselli verdikleri için, ölünceye kadar minnetdarlığımı onlara ve Mübarekler Heyetine ve Medrese-i Nuriye ve Nur ve Gül fabrikası sahiblerine tebliğ ediniz*.

 

Safiyet, masumiyet, bereket , ihlas ve tavafukatın içtimaı ,üstadın  Isparta’ya olan hüsnü zannını, taşı toprağıyla hakkında beslediği ümidini teyit etmiş, o da bu teselli verici ve teşvik edici duygusuna ilgileri dahil edecek bir tebliğde bulunmuş.

 

Bu noktada hatırımızda kalması gereken bir manevi nezaket ,uhuvvet ve tesanüd düsturuna ait bir mektupdan alıntı yapacağız. Şöyle ki;

 

*Aziz, sıddık, sadık, çalışkan kardeşim, hizmet-i Kur’ân’da arkadaşım Re’fet Bey; Senin gördüğün vazife-i Kur’âniyenin hepsi mübarektir. Cenâb-ı Hak sizi muvaffak etsin, fütur vermesin, şevkinizi artırsın. Senin vazifen yazıdan daha mühimdir. Yalnız, yazıyı terk etmeyiniz. Uhuvvet için bir düsturu beyan edeceğim ki, o düsturu cidden nazara almalısınız*:

 

*Hayat, vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizaçkârâne ittihad gittiği vakit, mânevî hayat da gider*.

 

“ *İhtilâfa düşmeyin; sonra cesaretiniz kırılır, kuvvetiniz de elden gider*.”  Enfâl Sûresi, 8:46 *İşâret ettiği gibi, tesanüd bozulsa cemaatin tadı kaçar. Bilirsiniz ki, üç elif ayrı ayrı yazılsa kıymeti üçtür. Tesanüd-ü adedîyle içtima etse, yüz on bir kıymetinde olduğu gibi, sizin gibi üç-dört hâdim-i Hak, ayrı ayrı ve taksimü’l-a’mâl olmamak cihetiyle hareket etseler, kuvvetleri üç-dört adam kadardır. Eğer hakikî bir uhuvvetle, BİRBİRİNİN FAZİLETLERİYLE İFTİHAR EDECEK BİR TESANÜDLE, birbirinin aynı olmak derecede bir tefâni sırrıyla hareket etseler, o dört adam, dört yüz adam kuvvetinin kıymetindedirler*.

 

*Sizler koca Isparta’yı değil, belki büyük bir memleketi tenvir edecek elektriklerin makinistleri hükmündesiniz. Makinanın çarkları birbirine muavenete mecburdur. Hem birbirini kıskanmak değil, belki bilâkis birbirinin fazla kuvvetinden memnun olurlar. Şuurlu farz ettiğimiz bir çark, daha kuvvetli bir çarkı görse memnun olur. Çünkü vazifesini tahfif ediyor. Hak ve hakikatin, Kur’ân ve imanın hizmeti olan büyük bir hazine-i âliyeyi omuzlarında taşıyan zâtlar, kuvvetli omuzlar altına girdikçe iftihar eder, minnettar olur, şükreder*.

 

*Sakın birbirinize tenkit kapısını açmayınız. Tenkit edilecek şeyler kardeşlerinizden hariç dairelerde çok var. BEN NASIL SİZİN MEZİYETİNİZLE İFTİHAR EDİYORUM, O MEZİYETLERDEN BEN MAHRUM KALDIKÇA, SİZDE BULUNDUĞUNDAN MEMNUN OLUYORUM, KENDİMİNDİR TELÂKKÎ EDİYORUM. SİZ DE ÜSTADINIZIN NAZARIYLA BİRBİRİNİZE BAKMALISINIZ. ADETA, HERBİRİNİZ ÖTEKİNİN FAZİLETLERİNE NAŞİR OLUNUZ*.

 

Bu mektubun ilgili paragrafta ; memnuniyet , ümit ve teselli vesilelerinin faziletlerini ilan ve alakadar olanlara üstad tarafından  tebliğ,  onure edici, aidiyet hissi verici, cemaat olarak cami tefeyyüzün istifadesini tezyid eden çok yönlü manalar içermektedir.

 

Bizlerde yukarıdaki ölçülere uygun hareket edebilmek adına, kardeşlerimizde gördüğümüz meziyetleri takdir etmekle ona olan ilgi ve muhabbetimizi ünsiyet içinde göstermek, hizmetimiz için istekliliklerini şevklerini korumak, kusurları varsa gizleyerek ve onları medarı bahis yapmayarak, hizmetimizin bir başka düsturu olan şefkat ile hareket etmek dersini alabiliriz…

 

 

*Namaz tesbihatının sırrına göre: Nasılki namazdan sonra tesbih ve zikir ve tehlil ile bir hatme-i muazzama-i Muhammediye (A.S.M.) ve zikir ve tesbih eden ve rûy-i zemin kadar geniş bir halka-i tahmidat-ı Ahmediye (A.S.M.) dairesine tasavvuran ve niyeten girmek medar-ı füyûzat olduğu gibi; ben ve biz de, Risale-i Nur'un geniş daire-i dersinde ve halka-i envârında ders alan ve dua eden ve çalışan binler masum lisanların ve mübarek ihtiyarların dualarına ve a'mal-i sâlihalarına hissedar olmak ve dualarına âmîn demek hükmünde olarak, onlarla tayy-ı mekân ederek, hayalen omuz omuza, diz dize bulunmak hayaliyle ve niyetiyle ve tasavvuruyla kendimizi fevkalhad bahtiyar biliyoruz. Hususan âhir ömrümde böyle kıymetdar, masum, manevî evlâdları ve yüzer küçük Abdurrahman'ları bulmak, benim için dünyada bir Cennet hayatı hükmüne geçiyor*.

 

Yukarıda mesleğimizin hizmetimiz içerisindeki ezvakından söz edilmiş idi. Bu paragrafta ise hizmetimizin en mühim evradı olan namaz tesbihatından söz edebiliriz.  Şöyle ki;

 

Söz konusu bu paragrafta Üstadımız mesleğin camiyeti ve nur talebelerinin bir biri ile olan ruhani irtibatı , dua makamlarında her biri bir diğeri için masum ve günahsız olarak sağladığı sevap katkısı, hayal  niyet ve tasavvurla ile sağlanan  manevi birlikteliği, hissedarlıklar, aynı rahlede müstefid olunan ders  ve aynı halkada oluşmuş ders arkadaşlığı, iştirak-i amal-i uhreviye ile  ahiret kardeşliği gibi geniş ve hakikat bir dairenin ehemmiyetine , Namaz tesbihatının önem, niteliğine yönelik bir atıfla nazarı dikkati çekmiş.

 

Bizde hem bu dairenin bu manadaki keyfiyetini takdir etmekle birlikte ;

Namaz tesbihatının sırrı,

Namazdan sonra tesbih ve zikir ve tehlilin Peygamberimizin A.S.M sünneti olarak teşekkül etmiş bir zikir halkası olması,

Rûy-i zemin kadar geniş bir halka-i tahmidat-ı Ahmediye (A.S.M.) dairesine hayalen dahil olmanın feyzinin hakikati ile ilgili birkaç bölüm paylaşalım İnşâallah.

 

“ *BİZİM NAMAZIMIZ TESBÎH, TEKBÎR VE KUR’ÂN TİLÂVETİNDEN İBÂRETTİR; ONDA DÜNYA KELÂMI KONUŞULMAZ*! ”   *Hz. Muhammed A.S.M*

 

" *NAMAZDAN SONRAKİ TESBİHATLAR TARİKAT-I MUHAMMEDİYEDİR (A.S.M.) VE VELÂYET-İ AHMEDİYENİN (A.S.M.) EVRADIDIR. O NOKTADAN EHEMMİYETİ BÜYÜKTÜR*. "  Kastamonu L.

 

“ *DEMEK, TESBİH VE TEKBİR VE HAMD, NAMAZIN ÇEKİRDEKLERİ HÜKMÜNDEDİRLER. ONDANDIR Kİ, NAMAZIN HAREKÂT VE EZKÂRINDA, BU ÜÇ ŞEY HER TARAFINDA BULUNUYORLAR. HEM ONDANDIR Kİ, NAMAZDAN SONRA, NAMAZIN MÂNÂSINI TEKİD VE TAKVİYE İÇİN, ŞU KELİMÂT-I MÜBAREKE, OTUZ ÜÇ DEFA TEKRAR EDİLİR; 1 NAMAZIN MÂNÂSI ŞU MÜCMEL HÜLÂSALARLA TEKİD EDİLİR*  “ Sözler

 

  *ŞU KISA TARİKİN EVRÂDI, İTTİBÂ-I SÜNNETTİR; FERÂİZİ İŞLEMEK, KEBÂİRİ TERK ETMEKTİR. VE BİLHASSA, NAMAZI TÂDİL-İ ERKÂNLA KILMAK, NAMAZIN ARKASINDAKİ TESBİHATI YAPMAKTIR* ”.  Sözler

 

…. *Ve velâyet-i Ahmediye ve ubudiyet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetinde, öyle bir daire-i zikirde, namazdan sonraki tesbihatta bir tarîkat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) virdidirler ki, her namaz vaktinde yüz milyondan ziyade mü’minler beraber, o halka-i kübrâ-yı zikirde, ellerinde tesbihler Sübhânallah otuz üç, Elhamdü lillâh otuz üç, Allahu ekber otuz üç defa tekrar ederler*.

 

*İşte böyle gayet muhteşem bir halka-i zikirde, sabıkan beyan ettiğimiz gibi, hem Kur’ân’ın, hem imanın, hem namazın hülâsaları ve çekirdekleri olan üç kelime-i mübarekeyi namazdan sonra otuzüçer defa okumak ne kadar kıymettar ve sevaplı olduğunu elbette anladınız* … Şualar

 

İ’lem eyyühe’l-aziz!  “ *Sübhanallah* ”, “ *Elhamdü lillah* ”, “ *Allahu ekber* ”;  bu üç mukaddes cümlenin faidelerini ve mahall-i istimallerini dinle:

 

1.  *Kalbinde hayat bulunan bir insan, kâinata, âleme bakarken, idrâkinden âciz, bilhassa şu boşlukta yapılan İlâhî manevraları görmekle hayretler içinde kalır. İşte bu gibi hayret ve dehşet-engiz vaziyetleri, ancak “Sübhanallah” cümlesinden nebean eden mâ-i zülâli içmekle o hayret ateşi söner*.

 

2.  *Aynı o insan, gördüğü leziz nimetlerden duyduğu zevkleri izhar etmekle, hamd ünvanı altında in’âmı nimette ve Mün’imi in’amda görmekle idame-i nimet ve tezyid-i lezzet talebinde bulunarak, “Elhamdü lillâh” cümlesiyle nîmetler definesini bulan adam gibi nefes alıyor*.

 

3.  *Aynı o insan, mahlûkat-ı acibe ve harekât-ı garîbeden aklının tartamadığı ve zihninin içine alamadığı şeyleri gördüğü zaman, “Allahü ekber” demekle rahat bulur. Yani, Hâlıkı daha azîm ve daha büyüktür. Onların halk ve tedbirleri kendisine ağır değildir* .

 

*Muhâcirlerden bazı fakîr sahabîler bir gün Allah Resûlüne (asm) şöyle dediler*:

“ *Ya Resûlallah! Mal sahipleri yüksek derecelere eriştiler. Bizimle beraber namaz kılıyorlar, oruç tutuyorlar! Bizden ayrı bir de mallarıyla haccediyorlar, umre yapıyorlar, köle âzât ediyorlar, sadaka veriyorlar* ! ”

 

Allah’ın Resûlü (asm):  “ *Ben size bir şey öğreteyim mi? Onun sayesinde sizi geçenlere yetişir, sizden sonrakileri de geçersiniz. Hem böylece, sizin yaptığınızı yapanların dışında hiç kimse sizden daha fazîletli olmaz!* ” buyurdu.

Büyük bir müjdeydi. Ashab-ı Kirâm (ra):

 

“ *Buyurunuz yâ Resûlallah; öğretiniz*! ” dedi.

 

Resûl-ü Ekrem Efendimiz (asm):

 

 “ *Her namazın ardından otuz üçer defa SÜBHÂNALLAH, ELHAMDÜLİLLÂH ve ALLAHU EKBER dersiniz*.

Sonra da “ *LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ VAHDEHÛ LÂ ŞERÎKE LEH. LEHÜ’L-MÜLKÜ VE LEHÜ’L-HAMDÜ VE HÜVE ALÂ KÜLLİ ŞEY’İN KADÎR* ”  *dersiniz; deniz köpüğü kadar bile olsa günahlarınız bağışlanır* !” buyurdu. (Müslim, Mesâcid, 142)

 

 

Geçen Ramazan-ı Şerif'te, hastalığım münasebetiyle, herbir kardeşim benim hesabımla birer saat çalışmalarının pek büyük neticelerini aynelyakîn ve hakkalyakîn gördüğümden; böyle duaları reddedilmez masumların ve mübarek ihtiyarların ve bahtiyar üstadlarının, benim hesabıma arasıra lisanen ve kalben duaları ve çalışmaları, kalemleriyle yardımları, benim Risale-i Nur'a hizmetimin uhrevî bir netice-i bâkiyesini dünyada dahi bana gösterdi.

 

……………

 

Söz konusu bu paragrafla ilgili olarak yukarıda ve Risale-İ Nur’un Müteaddit Yerlerinde İştirak-İ Amel-İ Uhreviye,Sahs-I Manevi, Şirket-İ Maneviye olarak ;

 

“ *Risale-i Nur şakirtlerinin iştirâk-i a'mâl-i uhreviye düstur-u esasiyeleri sırrınca, herbirisinin kazandığı miktar, herbir kardeşlerine aynı miktar defter-i a'mâline geçmesi, o düsturun ve rahmet-i İlâhiyenin muktezası olmak haysiyetiyle, Risale-i Nur dairesine sıdk ve ihlâsla girenlerin kazançları pek azîm ve küllîdir. Herbiri, binler hisse alır. İnşaallah, emval-i dünyeviyenin iştirâki gibi inkısam ve tecezzî etmeden, herbirisine, aynı amel defterine geçmesi, bir adamın getirdiği bir lâmba, binler aynaların herbirisine aynı lâmba inkısam etmeden girmesi gibidir*."  bu bölümde olduğu gibi, Nur talebelerinin bir biri ile sevap cihetinde olan manevi münasebetleri nazara verilmiştir.

 

Burada da  sebep sonuç ilişkisinde bu mübarek çarkın işleyişine dair  Üstad kendi üzerinden bir örnek vermiştir.

 

Bizde bir örnek ilave ederek dersimize nihayet verelim İnşâallah..

 

“ *Risale-i Nur’a intisap eden zâtın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, “Risale-i Nur talebesi” ünvanını alır. Ve o ünvan altında, her yirmi dört saatte benim lisanımla belki yüz defa, bazan daha ziyade hayırlı dualarımda ve mânevî kazançlarımda hissedar olmakla beraber, benim gibi dua eden kıymettar binler kardeşlerin ve Risale-i Nur talebelerinin dualarına ve kazançlarına dahi hissedar olur*. “ Kastamonu L.

 

“ *ELBETTE, BU BÜYÜK KAZANCI KAÇIRMAMAK İÇİN, TAKVÂDA, İHLÂSTA, SADAKATTE ÇALIŞMAK GEREKTİR*.”  Kastamonu L.

 

 

 

Mütalaa Ders notları 74 : Tefevvuk

……….. *Evet, temsilde hata yok, nasıl ki büyük bir velî, küçük bir Ashâb kadar hizmet-i İslâmiyede Ehl-i Sünnetçe mevki almadığı gibi*, …………….

 

Çünkü sahabeler , sohbet-i nebeviyenin  tesirli boyası ile boyandıklarından , seyr ü sülûka  ( bir rehberin önderliğinde ilahi hakikatlere ulaşmak için çıkılan manevi yolculuğa) mukabil hakikatin envârına ( nurlarına o sıbgalanmak sırrı ile birden, külfetsiz )  mazhar oldular.

 

……………….. Sohbet-i nebeviye ne derece bir iksir-i nuranî olduğu bununla anlaşılır ki: Bir bedevî adam, kızını sağ olarak defnedecek bir kasavet-i vahşiyânede bulunduğu halde, gelip bir saat sohbet-i nebeviyeye müşerref olur, daha karıncaya ayağını basamaz derecede bir şefkat-i rahîmâneyi kesb ederdi. Hem cahil, vahşî bir adam, bir gün sohbet-i nebeviyeye mazhar olur, sonra Çin ve Hind gibi memleketlere giderdi, mütemeddin kavimlere muallim-i hakaik ve rehber-i kemâlât olurdu…………………

 

Hem sahabeler,  bizzat Nübüvvet-i Ahmediye  ( A.S.M) nuruyla  ile bizzat sohbet ile müşerref olduklarından , bu sohbet velilerin , rüya, yakaza , temessül kabilinden velayet-i Ahmediye ( A.S.M) nuru ile sohbetinden benzersiz bir derecededir. Gölge ile asıl gibi.

 

Hem sahabeler, asr-ı saadette Resul-ü Ekrem’in talim ve terbiyesi altında , İslâm’ın taze emirlerinin zuhuru ve onların ciddi ihtiyaç ile teveccühü hengamında, yalan ile doğrunun ,hak ile batılın bir birinden tamamen ayrıldığı deveranın da hasıl olan teyakkuz, dikkati celp eden manevi havanın seciyelerini hak namına şekillendirmesi ,istidatlarının inkişaf etmesi  babında çok özel bir dairenin tesiri altında ,adeta birinci elden nimetlenmişlerdir.

 

Hem;

 

Dine ait meselelerde içtihad ile hüküm çıkarmalarıyla,

Cenâb-ı Hakkın marziyâtını kelâmından anlamalarıyla,

Kalblerinin, "Rabbimizin bizden istediği nedir?" diye merak duygusuyla atıyor olmasıyla,

Hadisleri izlemek, karşılıklı muhavereler ile olup biteni kavramak noktasında, kibrit derecesinde nurlanmaya hazır zeka ve istidatlarıyla,

Zahirden hakikate geçen feraset ve  basiret nurlarıyla,

Saadet-i dünyeviyeye  bedel saadet-i ebediyeye hasr-ı nazar etmeleriyle mazhar oldukları kurbiyet-i İlâhiye onlardan sonra gelenlerin yetişebileceği bir makam değildir…….Çünkü  sahabeler, nübüvvette tecelli eden  kurbiyet-i ilahiyeye huzur-u nebevide A.S.M olmak ve sohbetinden bulunmak noktasında varistirler.  Bu veraset ……………….sırf vehbîdir, kisbî değil. İncizabdır, cezb-i Rahmânîdir ve mahbubiyettir. Yol kısadır, fakat çok metin ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir.

 

Hem sahabeler, Fazilet-i a'mâl ve sevab-ı ef'âl ve fazilet-i uhreviye noktasında;  İslâmiyetin tesisinde ve envâr-ı Kur'âniyenin neşrinde, saff-ı evveldirler.  Ve bu yönüyle Es-sebebü ke'l-fâil  sırrınca, bütün ümmetin hasenâtından onlara hissedardırlar.

 

Hem…………………….. Sahâbeler, İslâmiyetin şecere-i nuraniyesinin köklerinden, esaslarından oldukları, hem bina-yı İslâmiyetin hutut-u nuraniyesinin mebdeinde, hem cemaat-i İslâmiyenin imamlarından ve adedlerinin evvellerinde, hem şems-i nübüvvet ve sirâc-ı hakikatin merkezine yakın olduklarından, az amelleri çoktur, küçük hizmetleri büyüktür. Onlara yetişmek için, hakikî Sahâbe olmak lâzım geliyor…………………….

 

*Aynen öyle de*,  *(bu zamanda hizmet-i imaniyede hazz-ı nefsini bırakıp ve mahviyet ile tesanüd ve ittihadı muhafaza eden bir hâlis kardeşimiz, bir velîden ziyade mevki alıyor) diye kanaatim gelmiş ve siz daima bu kanaatımı takviye ediyorsunuz. *

 

Yani,

 

…………. yakıcı çorbadan ağızları yandığı halde talebeliğini bırakmayan ve bu kadar tehacüme karşı kuvve-i mâneviyesi kırılmayan bir hâlis kardeşimiz…………

 

…………. tesanüdünü muhafaza; enâniyet, benlik, rekabetten tahaffuz ve itidal-i dem ve ihtiyatta bulunan bir hâlis kardeşimiz ………….

 

………….. Tevazu, mahviyet ve terk-i enaniyet ile daima kendini kusurlu bilen  ve hodfuruşluk etmeyen bir hâlis kardeşimiz …………….

 

…………… emvâl-i uhreviyede sırr-ı ihlâs ile iştirak ve sırr-ı uhuvvet ile tesanüd ve sırr-ı ittihad ile teşrikü'l-mesâide bulunan bir hâlis kardeşimiz …………..

 

………….. kevser-i Kur'ânîden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz parçası nev'indeki şahsiyetini ve enâniyetini o havuz içine atıp eriten bir hâlis kardeşimiz………

 

……………akıl ve kalbin ittihad ve imtizacı ve ruh ve sair letâifin teavünü ayağıyla hareket ederek evc-i âlâya uçan bir hâlis kardeşimiz ………………. *bir velîden ziyade mevki alıyor..  diye kanaatim gelmiş ve siz daima bu kanaatımı takviye ediyorsunuz*.

 

*Cenâb-ı Hak sizlerden ebediyen razı olsun. Âmin.*

 

*Evet, mesleğimizde, ihlâs-ı tâmmeden sonra en büyük esas, sebat ve metanettir. Ve o metanet cihetiyle şimdiye kadar çok vukuat var ki, öyleler, herbiri yüze mukabil bu hizmet-i Nuriyede muvaffak olmuş âdi bir adam ve yirmi otuz yaşında iken, altmış yetmiş yaşındaki velîlere tefevvuk etmişler var*….Kastamonu L.

 

Çünkü onlar ,  ihlâs-ı tâmmeden sonra  gelen ve en büyük bir  esas olan sebat ve metanete sahiptir.

 

Hem onlar bu sebat ve metanetleri ile  İslâm ve Kur’an davası için mücahede, hakkı tesis ve müdafa, İman cihetinde  bir cihad-ı manevi ile hizmet-i nuriyede muvaffak olmuşlar ve bu faziletin azimeti bağlamında altmış yetmiş yaşındaki  bir kısım velîlerden ileri geçmişler.  Bu faziletli amellerini ifad ederken muhafaza ettikleri ; tesanüd, uhuvvet, ittihad , sebat , sadakat ,kanaat , say,gayret,himmet , feragat, isar  ve ihlas düsturlarından doğan  Şahs-i manevileri ile bir velliy-yi kamil hükmüne vasıl olup velayet-i kübra makamına çıkmışlar.

 

Evet, yukarıda bazı işaretler ile sahabe ve veliler beynindeki mesabenin hakikat ve faziletine dikkat çekildikten sonra, nur talebelerinin bir kısım velilere tefevvuk etmesindeki külli düsturlar nazara verildi.

 

Nur talebelerinin imtiyazlı hali ihlas ve uhuvvet prensiplerinin ihyası ile bire bir bağlıdır. Bu prensiplerin talebenin irade ve ruhunda makes bulması ve kardeşler beyninde bir gaye etrafında imtizaç etmesi  bu ruhu temsil edecek şahs-ı maneviyi meydana getirir. İtidal-i dem ,hakkın hatırı, değerleri muhafaza , hazz-ı nefsini  terk ve hizmet ittihadı sıhhatli bir muvaffakiyeti netice verir.

 

Bunun aksine olarak hazz-ı nefsin terk edilmemesi ,

İhlasın kaçırılması,

Tesanüdün bozulması,

Tefaninin oluşmaması,

İhtilaf çıkartılması hizmeti Nuriyede muvaffakiyetsizliğe sebep olduğu gibi, velayetten hissesi olmak bir tarafa kişinin şahsi terakkisine de mani olur. Belki de var olanı yok etmekten manevi bir mesuliyet dairesine girer.

 

Bu nedenle ait olduğumuz mesleğin hizmet düsturlarını bilmek, öğretileriyle hareket etmek,  kaidelere ve kurallara uymak, birlikteliği bozacak, yürüyüşü aksatacak , ahengi sarsacak her türlü menfi tavır ve düşünceden içtinap etmek hizmetimizin nevamis-i maneviyesindedir.

 

Bu mesele İnşâallah bu kadarıyla kâfidir.

Kısa görülürse geçen haftadan kalan tetimme ile ziyadeleştirebilirsiniz.

Vesselâm

 

Haşiye:

 

Aziz, sıddık kardeşlerim,

 

Hem mübarek Ramazanınızı, hem inşaallah hakkınızda bin ay kadar meyvedar leyle-i Kadrinizi, hem saadetli bayramınızı, hem çok kıymettar hizmetinizi bütün ruhumla tebrik ve tes'id ederim… Saîd Nursi  ( R.A) ………..