27.3.26

Mütalaa Ders notları 81 : Firak-ı ebedîye hicran-ı lâyezalî......

Yedinci Bürhan: Evet, Rahman ve Rahîm olan Sâni'-i Hakîm'in rahmeti, rahmetlerin en büyüğü olan saadet-i ebediyenin geleceğini tebşir ediyor. Zira rahmet ancak saadet-i ebediye ile rahmet olur. Ve nimet ancak o saadet ile nimet olur. Evet, bütün nimetleri nıkmetlere çeviren ebedî ayrılmaktan doğan ve umumî matemlerden yükselen o belalardan, kâinatı bilhassa şuurlu olan mahlukatı kurtaran şey, saadet-i ebediyenin gelmesidir. Çünkü bütün nimetlerin, rahatların, lezzetlerin ruhu olan saadet-i ebediye gelmezse umum kâinatın şehadetiyle sabit olan ve güneş gibi parlayan rahmet ve şefkat-i İlahiyenin bedahetine karşı mükâbere ile inkâr lâzım gelir.

 

   Ey Habib-i Şefik ve ey Şefik-i Habib! Ey Said-i Mecid ve ey Mecid-i Said! Rahmet-i İlahiyenin en latîfi en zarifi en lezizi olan muhabbet ve şefkate bakınız. O muhabbet ve şefkati, firak-ı ebedî ve hicran-ı lâyezalî ile karşıladığınız takdirde; vicdan, hayal ve ruh ne hale gireceklerdir. O muhabbet ve o şefkat en büyük en tatlı bir nimet iken en azîm bir musibete, bir belaya inkılab eder.

 

   Acaba göz önünde bilbedahe görünen rahmet-i İlahiye, firak-ı ebedînin muhabbet ve şefkat aleyhine hücum etmesine müsaade eder mi?

 

   Vallahi hayır! لَا وَاللّٰهِ

 

   Ancak o rahmetin şe'nindendir ki firak-ı ebedîyi hicran-ı lâyezalîye, hicran-ı lâyezalîyi firak-ı ebedîye ve adem-i mutlakı da her ikisine musallat eder ki o firakların, o hicranların kökleri ortadan kalksın.

 

İşarat-ül İ'caz

 

Yedinci Bürhan:

 

EVET, RAHMAN  VE RAHÎM OLAN SÂNİ'-İ HAKÎM'İN ……. (Dünya hayatında, mü’min-kâfir gözetmeksizin sonsuz merhametiyle ihsanda bulunan , ihtiyaçlarını karşılayan , tanıdığı hayatın lazımları ve duçar olunan  meşakkatlerinde mahlukatının yanında olan , onların feryat ve isteklerine acıyıp , lütfuyla hak sahibine hakkını vererek muamele eden ..    bu meyanda   verdiği nimetleri  emir ve terbiyesine uygun kullananlardan razı olup ebedi hayatta yalnız onları – mü’minleri- sonsuz nimetleri ile taltif eden  ve   Bütün işleri maharetli ,icraatları sanatkârene  olan ve icat ile meydana getirdiği  her şeyi bir amacı gerçekleştirmek ve bir manayı ifade etmek ve bir hakikati en  uygun şekilde göstermek için  gereği gibi sağlam ve kusursuz  bir   biçimde    hikmetle ve san'atla yapan Allah’ın ; gazabını geçip her şeyi kuşatan ve zat-ı Uluhiyet ve Rubibiyetine  farz kıldığı ..  100 parçaya ayırıp birini yeryüzüne yönelttiği ve bu tecelli sayesinde de bütün canlıların merhamet duygusu hareket ettiği ve bu  fıtri meyillerine bağlı  davranışlar sergilediği;  bir hayvanın yavrusunu emzirirken bir kötülük dokunur diye ayağını kaldırması da bu bir acımanın bir cilvesi olduğunun belirtildiği..    geride kalan doksan dokuz merhametini ise âhiret hayatına bıraktığı )  RAHMETİ  RAHMETLERİN EN BÜYÜĞÜ OLAN SAADET-İ EBEDİYENİN GELECEĞİNİ TEBŞİR EDİYOR.

 

ZİRA ( çünkü ) RAHMET ( acıma, ihsan etme, lütufta bulunma, nimetler ihsan etme, ihtiyaçları giderme, feryatları dinleme, hüzünleri giderme, kalbin en gizli hatıratını işitip cevap verme )  ANCAK ( zevalsiz, kedersiz, daimi tükenmez ikramların bulunduğu, ahbaplar  diyarı, sevgililer yurdu, Esma-i İlahiyenin hakikati ile tezyin edilmiş,  Rü'yetin teclligahı, tavanı arş olan cennetler ile vaat edilmiş)   SAADET-İ EBEDİYE İLE RAHMET OLUR

 

“Yaptıklarına karşılık olarak Allah katında onlar için göz aydınlatan ne nimetler saklandığını hiç kimse bilemez.”…. (Secde, 32/17)

 

"Allah Teâlâ Hazretleri ferman etti ki: 'Ben Azimu'ş-Şân, salih kullarım için gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insanın hayal ve hatırından hiç geçmeyen nimetler hazırladım.” …. ( Hadis-i Şerif/ Buhari,Müslim,Tirmizi)

 

"Rahmân, öyle bir âlemde, öyle has ibâdına öyle ikramlar edecek; ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne kalb-i beşere hutur etmiştir. Âmennâ!" … Sözler

 

…………… RABBÜ’L-ÂLEMÎNİN ULÛHİYETİNİN İZHARINA KARŞI, ZAAF İÇİNDE ACZLERİNİ, İHTİYAÇ İÇİNDE FAKRLARINI İLÂNDAN İBARET OLAN UBÛDİYET İLE VE UBÛDİYETİN HÜLÂSASI OLAN NAMAZ İLE MUKABELE ETTİLER.

 

DAHA BUNLAR GİBİ GÛNÂGÛN UBÛDİYET VAZİFELERİYLE ŞU DAR-I DÜNYA DENİLEN MESCİD-İ KEBÎRİNDE FARÎZE-İ ÖMÜRLERİNİ VE VAZİFE-İ HAYATLARINI EDA EDİP AHSEN-İ TAKVİM SURETİNİ ALDILAR.  BÜTÜN MAHLÛKAT ÜSTÜNDE BİR MERTEBEYE ÇIKTILAR Kİ, YÜMN-Ü İMAN İLE EMN Ü EMANET  İLE MÜCEHHEZ, EMİN BİR HALİFE-İ ARZ  OLDULAR. VE ŞU MEYDAN-I TECRÜBE VE ŞU DESTGÂH-I İMTİHANDAN SONRA, ONLARIN RABB-İ KERÎMİ, ONLARI, İMANLARINA MÜKÂFAT OLARAK SAADET-İ EBEDİYEYE VE İSLÂMİYETLERİNE ÜCRET OLARAK DÂRÜSSELÂMA DAVET EDEREK ÖYLE BİR İKRAM ETTİ VE EDER Kİ, HİÇ GÖZ GÖRMEMİŞ VE KULAK İŞİTMEMİŞ VE KALB-İ BEŞERE HUTUR ETMEMİŞ DERECEDE  PARLAK BİR TARZDA RAHMETİNE MAZHAR ETTİ VE ONLARA EBEDİYET VE BEKÀ VERDİ.

 

ÇÜNKÜ EBEDÎ VE SERMEDÎ OLAN BİR CEMÂLİN SEYİRCİ MÜŞTÂKI VE ÂYİNEDAR ÂŞIKI, ELBETTE BÂKİ KALIP EBEDE GİDECEKTİR. İŞTE KUR’ÂN ŞAKİRTLERİNİN AKIBETLERİ BÖYLEDİR. CENÂB-I HAK BİZLERİ ONLARDAN EYLESİN. ÂMİN!....Sözler

 

VE NİMET ANCAK O SAADET İLE NİMET OLUR.

 

EVET, BÜTÜN NİMETLERİ NIKMETLERE ÇEVİREN EBEDÎ AYRILMAKTAN DOĞAN VE UMUMÎ MATEMLERDEN YÜKSELEN O BELALARDAN, KÂİNATI BİLHASSA ŞUURLU OLAN MAHLUKATI KURTARAN ŞEY, SAADET-İ EBEDİYENİN GELMESİDİR.

 

ÇÜNKÜ BÜTÜN NİMETLERİN, RAHATLARIN, LEZZETLERİN RUHU OLAN SAADET-İ EBEDİYE GELMEZSE UMUM KÂİNATIN ŞEHADETİYLE SABİT OLAN VE GÜNEŞ GİBİ PARLAYAN RAHMET VE ŞEFKAT-İ İLAHİYENİN BEDAHETİNE KARŞI MÜKÂBERE İLE İNKÂR LÂZIM GELİR….. İşaratü'l-İ'caz

 

“ ………… EVET, İNSAN BİLMEDİĞİ ŞEYE DÜŞMAN OLDUĞU GİBİ, ELİ YETİŞMEDİĞİ VEYAHUT TUTAMADIĞI ŞEYLERİN ADÂVETKÂRÂNE KUSURLARINI ARAR, ADETA DÜŞMANLIK ETMEK İSTER. MADEM BÜTÜN KÂİNATIN ŞEHADETİYLE MAHBUB-U HAKİKÎ VE CEMÎL-İ MUTLAK, BÜTÜN GÜZEL ESMÂ-İ HÜSNÂSIYLA KENDİNİ İNSANA SEVDİRİYOR VE İNSANLARIN KENDİNİ SEVMELERİNİ İSTİYOR;

 

ELBETTE VE HERHALDE, KENDİSİNİN HEM MAHBUBU, HEM HABİBİ OLAN İNSANA FITRÎ BİR ADÂVETİ VERİP DERİNDEN DERİNE KENDİNDEN KÜSTÜRMEYECEK. VE FITRATEN EN ZİYADE SEVİMLİ VE MUHABBETLİ VE PERESTİŞ İÇİN YARATTIĞI EN MÜSTESNÂ MAHLÛKU OLAN İNSANIN FITRATINA BÜTÜN BÜTÜN ZIT OLARAK BİR GİZLİ ADÂVETİ, İNSANIN RUHUNA VERMEYECEK.

 

ÇÜNKÜ İNSAN, SEVDİĞİ VE KIYMETİNİ TAKDİR ETTİĞİ BİR CEMÂL-İ MUTLAKTAN EBEDÎ AYRILMAKTAN GELEN DERİN YARASINI, ANCAK ONA ADÂVETLE, ONDAN KÜSMEKLE VE ONU İNKÂR ETMEKLE TEDAVİ EDEBİLİR. İŞTE, KÂFİRLERİN ALLAH’IN DÜŞMANI OLMASI BU NOKTADAN İLERİ GELİYOR. ÖYLEYSE, HERHALDE O CEMÂL-İ EZELÎ, KENDİSİNİN ÂYİNE-İ MÜŞTÂKI OLAN İNSAN İLE EBEDÜ’L-ÂBÂD YOLUNDA SEYAHATİNDE BERABER BULUNMAK İÇİN, ALÂ KÜLLİ HAL, BİR DÂR-I BEKADA BİR HAYAT-I BÂKİYEYE İNSANI MAZHAR EDECEK.

 

EVET, MADEM İNSAN FITRATEN BİR CEMÂL-İ BÂKÎYE MÜŞTAK VE MUHİB BİR SURETTE HALK EDİLMİŞTİR. VE MADEM BÂKÎ BİR CEMAL, ZÂİL BİR MÜŞTÂKA RAZI OLAMAZ. VE MADEM İNSAN BİLMEDİĞİ VEYA YETİŞEMEDİĞİ VEYA TUTAMADIĞI BİR MAKSUDDAN GELEN HÜZÜN VE ELEMDEN TESELLİ BULMAK İÇİN, O MAKSUDUN KUSURUNU BULMAKLA, BELKİ GİZLİ ADÂVET ETMEKLE KENDİNİ TESKİN EDER.

 

VE MADEM BU KÂİNAT İNSAN İÇİN HALK EDİLMİŞ VE İNSAN İSE MARİFET VE MUHABBET-İ İLÂHİYE İÇİN YARATILMIŞ. VE MADEM BU KÂİNATIN HÂLIKI, ESMÂSIYLA SERMEDÎDİR. VE MADEM ESMÂLARININ CİLVELERİ DAİM VE BÂKÎ VE EBEDÎ OLACAKTIR.

 

ELBETTE VE HERHALDE İNSAN BİR DÂR-I BEKAYA GİDECEK VE BİR HAYAT-I BÂKİYEYE MAZHAR OLACAKTIR. VE İNSANIN KIYMETİNİ VE VAZİFELERİNİ VE KEMÂLÂTINI BİLDİREN, REHBER-İ ÂZAM VE İNSAN-I EKMEL OLAN MUHAMMED-İ ARABÎ ALEYHİSSALÂTÜ VESSELÂM, İNSANA DAİR BEYAN ETTİĞİMİZ BÜTÜN KEMÂLÂTI VE VAZİFELERİ EN EKMEL BİR SURETTE KENDİNDE VE DİNİNDE GÖSTERMESİYLE GÖSTERİYOR Kİ: NASIL KÂİNAT İNSAN İÇİN YARATILMIŞ VE KÂİNATTAN MAKSUD VE MÜNTEHAP İNSANDIR. ÖYLE DE, İNSANDAN DAHİ EN BÜYÜK MAKSUD VE EN KIYMETTAR MÜNTEHAP VE EN PARLAK ÂYİNE-İ EHAD VE SAMED, ELBETTE AHMED-İ MUHAMMEDDİR”….

 

ONA, ONUN AI VE ASHABINA ÜMMETİNİN İYİLİKLERİ SAYISINCA SALÂT VE SELÂM OLSUN! YÂ ALLAH, YÂ RAHMAN, YÂ RAHİM! SEN FERD’SİN, HAYY’SIN, KAYYÛM’SUN, HAKEM’SİN, ADL’SİN, KUDDÜS’SÜN; FURKAN-I HAKÎMİN VE HABÎB-İ EKREMİN HÜRMETİNE VE İSM-İ ÂZAMIN HAKKI İÇİN SENDEN NİYAZ EDİYORUZ Kİ, BİZİ NEFİS VE ŞEYTANIN ŞERRİNDEN, CİN VE İNSANLARIN ŞERRİNDEN MUHÂFAZA EYLE! ÂMİN!.......... Lem’alar

 

 EY HABİB-İ ŞEFİK VE EY ŞEFİK-İ HABİB! EY SAİD-İ MECİD VE EY MECİD-İ SAİD!

 

EY ŞEFKATLİ MOLLA HABİB ( Üstadın ilk talebelerinden, cephede kaleme alınan İşârâtü'l-İ'câz  eserin katiplerinden olup, paylaşılan dersin içinde ….. Evet, mesela Habib’in gözünde yerleşen bir zerrenin, unsur-u havadan veya unsur-u türabdan o garip, acip tavırlarda, inkılaplarda yaptığı muntazam hareketinden anlaşılır ki, o zerre, toprakta iken Habib’in gözüne tayin edilmiş ve bir memur gibi mahall-i memuriyetine muntazaman i’zam kılınmıştır (yükseltilmiştir)….şeklinde ismi ile bulunmuş)

 

ŞEFİK-İ HABİB!  Yine o  zamanki ilk talebelerinden Seyyid Şefik Arvasî, Efendi olp, İşaratü'l-İcaz'ın muhatabı ve kâtiplerindendir.

 

EY SAİD-İ MECİD..

 

EL MECÎD esması CENAB-I HAKKIN isimlerinde olup ,  ( “(Allah) yüce arşın sahibidir; Mecîd’dir.” (Bürûc Sûresi, 85/15)  Zat, Sifat, ef’alinde, lütufu keremi ve ihsanı çok, şanı yüce, kadri çok büyük anlamına gelmektedir… Bu esma ile insanın nisbeti için;

 

Bizi yaratan, ikram ve keremine mazhar eden.. Lütfu ile iki dünya hayatımızın ihtiyaçlarını tanzim eden zatın şanı ne yücedir. Böyle bir zatın kulu olmak muti kullar için ebediyen şereftir.

 

Güzel sıfatları kulunun üzerinde toplayan, verdiği niteliklerle onu kıymetli kılan, insaniyete layık bir şerefle taltif eden Allah C.C ,cömert ve şanı yücedir..O her türlü övgüye layık Meciddir…Onun bu ihsan ve keremine mahzar olan  muti kulları mülk ve melekût aleminde şereflenirler. Ve Bu şeref nimetine muvaffak olanlar şükür ve hamdler ile mukabele etmeli ve Allah’ın ihsan ve marifetine naşir olmalıdır. Bu konularda eksikliği olanlar ise ikmal edici gayretlerde bulunarak kendilerini bu hoşnutluk siperine atmalıdır.

 

Bediüzzaman hazretleri  bu noktada kendisine ihsan edilen nimeti izhar ediyor.

 

VE EY MECİD-İ SAİD! Diyerek ; talebesi, kardeşi , katibi ve İşaratü'l-İcaz'ın Mütercimi olan Abdülmecid Nursîyi de SAİD isminin ;    Mübarek, kutlu, mutlu, mesut, sevap kazanmış, Allah katında makbul tutulmuş gibi    anlamlarıyla  mahzariyeti noktasında taltif ediyor.

 

Evet, bu hitap satırını tekrarlayarak konuya kaldığı yerden devam edelim.

 

EY HABİB-İ ŞEFİK VE EY ŞEFİK-İ HABİB! EY SAİD-İ MECİD VE EY MECİD-İ SAİD!

 

RAHMET-İ İLAHİYENİN (   Allah'ın her şeyi kuşatan sonsuz merhametinin)   EN LATÎFİ EN ZARİFİ EN LEZİZİ OLAN ( fiillerini yumuşaklıkla ile gerçekleştiren, kullarına iyilik ve güzellikler ihsan eden, yarattıklarının  ihtiyaçlarını en ince noktasına kadar bilip çok çeşitli, bilinen –bilinmeyen  yollarla karşılaması ve bu rahmetin en güzel ,en hoş ve tatlı  tezahürü olan )  MUHABBET VE ŞEFKATE BAKINIZ.

 

O MUHABBET VE ŞEFKATİ, FİRAK-I EBEDΠ ( sonsuz ayrılık) ve HİCRAN-I LÂYEZALΠ (Sonu gelmeyen üzüntü ,keder, bitmeyen, tükenmeyen  ayrılık acısı ) İLE KARŞILADIĞINIZ TAKDİRDE; ( yani bu eşsiz rahmet ve merhametli şefkat , emsalsiz sevgi görülmediği, söz konusu lütuf ve ihsan anlaşılamadığı ve  takdir edilemediği zaman) VİCDAN, HAYAL VE RUH NE HALE GİRECEKLERDİR.

 

………..EVET, ONUN MARİFETİ OLMAZSA, ULÛM EVHAMA TAHAVVÜL EDER. HİKMETLER İLLET VE BELÂLARA TEBEDDÜL EDER. VÜCUT ADEME İNKILÂP EDER. HAYAT ÖLÜME VE NURLAR ZULMETLERE VE LEZÂİZ GÜNAHLARA TAHAVVÜL EDER. EVET, ONUN MARİFETİ OLMAZSA, İNSANIN AHBABI VE MAL VE MÜLKÜ İNSANA A’DÂ VE DÜŞMAN OLURLAR. BEKA BELÂ OLUR. KEMÂL HEBÂ OLUR. ÖMÜR HEVÂ OLUR. HAYAT AZAP OLUR. AKIL İKAB OLUR. ÂMÂL, ALÂMA İNKILÂP EDER.

 

O MUHABBET VE O ŞEFKAT EN BÜYÜK EN TATLI BİR NİMET İKEN EN AZÎM BİR MUSİBETE, BİR BELAYA İNKILAB EDER…. Mesnevi-İ Nuriye

 

………. İŞTE, EĞER SAADET-İ EBEDİYE OLMAZSA, ŞU ESASLI NİZAM, BİR SURET-İ ZAİFE-İ VÂHİYEDEN İBARET KALIR. YALANCI, ESASSIZ BİR NİZAM OLUR. NİZAM VE İNTİZAMIN RUHU OLAN MÂNEVİYAT VE REVÂBIT VE NİSEB, HEBÂ OLUP GİDER…..Sözler

 

……….. İNSANIN EBEDE UZANMIŞ EMELLERİ VE KÂİNATI İHATA ETMİŞ EFKÂRLARI VE EBEDÎ SAADETLERİNİN ENVÂINA YAYILMIŞ ARZULARI GÖSTERİR Kİ, BU İNSAN EBED İÇİN HALK EDİLMİŞ VE EBEDE GİDECEKTİR. BU DÜNYA ONA BİR MİSAFİRHANEDİR VE ÂHİRETİNE BİR İNTİZAR SALONUDUR…. Sözler

 

ACABA GÖZ ÖNÜNDE BİLBEDAHE GÖRÜNEN RAHMET-İ İLAHİYE, FİRAK-I EBEDÎNİN MUHABBET VE ŞEFKAT ALEYHİNE HÜCUM ETMESİNE MÜSAADE EDER Mİ?

 

VALLAHİ HAYIR!

 

………….. ÇÜNKÜ DAİMÎ BİR CEMÂL İSE, ZÂİL BİR MÜŞTAKA RAZI OLAMAZ. ZİRA, DÖNMEMEK ÜZERE ZEVÂLE MAHKÛM OLAN BİR SEYİRCİ, ZEVÂLİN TASAVVURUYLA MUHABBETİ ADAVETE DÖNER. HAYRETİ İSTİHFAFA, HÜRMETİ TAHKİRE MEYLEDER…..Sözler

 

…………. ÇÜNKÜ, BÂKİ BİR HÜSN FÂNİ BİR MÜŞTAKA RAZI OLAMAZ. VE ZÂİL VE FÂNİ BİR ÂŞIKIN, EBEDÎ VE BÂKİ OLAN MAHBUBUNA MUHABBETİ ADAVETE KALB OLUR…. Mesnevi-i Nuriye

 

…………. AZİZ ARKADAŞ! “İMAN-I BİLLÂH” İLE “ÂHİRET İMANI” ARASINDAKİ TELÂZUMA GELDİK. HAZIR OL, DİNLE: BİR SULTAN, İTAAT EDENLERE MÜKÂFAT VE İSYAN EDENLERE DE MÜCAZAT ETMEZSE, SALTANATI İNHİDAMA YÜZ ÇEVİRİR. VE KEZA, BİR SULTANIN SAĞINDA LÜTUF VE MERHAMET VE SOLUNDA KAHR VE TERBİYE LÂZIMDIR. MÜKÂFAT, MERHAMETİN İKTİZASIDIR. TERBİYE DE MÜCÂZÂTI İSTER. MÜKÂFAT VE MÜCÂZAT MENZİLLERİ ÂHİRETTİR.

 

VE KEZA, YÜKSEK BİR HİKMET VE ADALET SAHİBİ OLAN BİR SULTAN, SALTANATININ ŞANINI KUSURDAN SAKLAMAK ÜZERE, KENDİSİNE İLTİCA EDENLERİ TALTİF VE HÂKİMİYETİNİN HAŞMETİNİ GÖSTERMEK İÇİN MİLLETİNİN HUKUKUNU MUHAFAZA EDER. BU CİHETLERİN MÜHİM BİR KISMI ÂHİRETTE OLUR.

 

VE KEZA, LEBÂLEB DOLU HAZİNELERE MÂLİK VE SEHAVET-İ MUTLAKAYA SAHİP OLAN BİR SULTAN İÇİN UMUMÎ VE DAİMÎ BİR DÂR-I ZİYAFET LÂZIMDIR. VE AYRI AYRI İHTİYAÇ SAHİPLERİNİN DEVAM VE BEKÀLARINI İSTER. BU DA ANCAK ÂHİRETTE OLUR.

 

VE KEZA, BİR CEMÂL SAHİBİ, DÂİMA HÜSÜN VE CEMÂLİNİ GÖRMEK VE GÖSTERMEK İSTER. BU İSE ÂHİRETİN VÜCUDUNU İSTER. ÇÜNKÜ DAİMÎ BİR CEMÂL, ZÂİL VE MUVAKKAT BİR MÜŞTAKA RÂZI OLMAZ, ONUN DA DEVAMINI İSTER. BU DA ÂHİRETİ İSTER.

 

VE KEZA, YARDIM İSTEYENLERE YARDIM VE DUA EDENLERE CEVAP VERMEK HUSUSUNDA, PEK RAHÎMÂNE BİR ŞEFKAT SAHİBİ OLAN BİR SULTAN—Kİ EDNÂ BİR MAHLÛKUN EDNÂ BİR İSTEĞİNİ DERHAL YAPAR, VERİR—ELBETTE BÜTÜN MAHLÛKATIN EN BÜYÜK BİR İHTİYACINI KEMÂL-İ SUHULETLE YAPAR. BÖYLE UMUMÎ VE EN MÜHİM BİR İHTİYAÇ ANCAK ÂHİRETTİR….. Mesnevi-i Nuriye

 

*ANCAK O RAHMETİN ŞE'NİNDENDİR Kİ FİRAK-I EBEDÎYİ HİCRAN-I LÂYEZALÎYE, HİCRAN-I LÂYEZALÎYİ FİRAK-I EBEDÎYE VE ADEM-İ MUTLAKI DA HER İKİSİNE MUSALLAT EDER Kİ O FİRAKLARIN, O HİCRANLARIN KÖKLERİ ORTADAN KALKSIN*………….İşarat-ül İ'caz

 

Yani , İLAH-İ RAHMETİN (hususiyetine ait  fiilî tezâhürü, neticesi ,eseri  ve belirleyici özelliği olarak ifade edilen )  şe’ni  ve şe’nin en ahir ve cami neticesi olan  SAADET-İ EBEDİYE’NİN iktiza ettiği tasaffi ve de kendine gelen yolun bir kısım toz ve topraktan temizlenip, evhamlardan süpürülüp, zanların kir ve pasından arınmış bir şekilde  açıklığını temin edecek olan  münasebet gereği ile  FİRAK-I EBEDİ ile HİCRAN-I LAYEZALİ ,HİCRANI LAYEZALİ ile FİRAKI EBEDİ arasında karşılıklı  bir müsabaka meydanı açsın. Kâh FİRAK-I EBEDİ sonsuz ayrılık sikleti ve  tehdidi ile HİCRANI LAYEZALİYİ taciz etsin, kâh HİCRANİ LEYAZALİ bu TEHDİN KAYNAĞINI yok etmek için olanca keder yükü ile FİRAK-I EBEDİYEYE karşı müsademeye girişsin.. bu çarpışma onların tesirini kırsın , güçlerini azaltsın, etkilerini kaybettirip onları zayıflaştırsın ve sınırsız olan yokluk dairesi olan adem-i mutlak gelsin bir kara delik gibi onları hiçliğin zifiri derinliğine çekip kaybetsin.

 

Beşerin ruhunda derin yaralar açan , onları elemlere gark edip çeşitli endişelere sürükleyen , vehim ve zanların şeytani telkinatı ile kalp ve  ruhlarına kadar kök salan o zakkum ağacının köklerini kurutsun.

 

Böylelikle insanları bu sonsuz belirsizlik acısının esaretinden, tazibinden, kederinden necat verip ebediyen kurtarsın.

 

“……….. *İŞTE SAADET-İ EBEDİYE, O FİRAK-I EBEDİYEYE ÖYLE BİR TOKAT VURACAK Kİ, ADEM-ÂBÂD HİÇÂHİÇE ATACAKTIR*.” Muhakemat

 

…………EVET NİMETİ NİMET EDEN, NİMETİ NIKMETLİKTEN HALAS EDEN VE MEVCUDATI, FİRAK-I EBEDÎDEN HASIL OLAN VAVEYLÂLARDAN KURTARAN SAADET-İ EBEDİYEYİ; O RAHMETİN ŞE'NİNDENDİR Kİ, BEŞERDEN ESİRGEMESİN.

 

ÇÜNKİ BÜTÜN NİMETLERİN RE'Sİ, REİSİ, GAYESİ, NETİCESİ OLAN SAADET-İ EBEDİYE VERİLMEZSE, DÜNYA ÖLDÜKTEN SONRA ÂHİRET SURETİNDE DİRİLMEZSE, BÜTÜN NİMETLER NIKMETLERE TAHAVVÜL EDERLER.

 

 O TAHAVVÜL İSE, BİLBEDAHE VE BİZZARURE VE UMUM KÂİNATIN ŞEHADETİYLE MUHAKKAK VE MEŞHUD OLAN RAHMET-İ İLAHİYENİN VÜCUDUNU İNKÂR ETMEK LÂZIM GELİR.

 

 HALBUKİ RAHMET, GÜNEŞTEN DAHA PARLAK BİR HAKİKAT-I SABİTEDİR.

 

BAK RAHMETİN CİLVELERİNDEN VE LATİF ÂSÂRINDAN OLAN AŞK VE ŞEFKAT VE AKIL NİMETLERİNE DİKKAT ET.

 

EĞER FİRAK-I EBEDÎ VE HİCRAN-I LÂYEZALÎYE, HAYAT-I İNSANİYE İNCİRAR ( çekilip orada son bulacağını)  EDECEĞİNİ FARZ ETSEN; GÖRÜRSÜN Kİ: O LATİF MUHABBET, EN BÜYÜK BİR MUSİBET OLUR.

 

O LEZİZ ŞEFKAT, EN BÜYÜK BİR İLLET OLUR.

 

O NURANİ AKIL, EN BÜYÜK BİR BELA OLUR.

 

DEMEK RAHMET, (çünki rahmettir) HİCRAN-I EBEDÎYİ, MUHABBET-İ HAKİKİYEYE KARŞI ÇIKARAMAZ.”.. Sözler

 

ÇARPIŞMANIN HAKİKATİ

 

Var edilen her şeyin her şey ile bir münasebet-i mutlakası vardır. Ve hayat gerek mülk cihetinde olsun gerek melekût cihetinde olsun haddi zatında bir faaliyettir.

 

Her bir faaliyet bir iradenin eseri, bir kanunun tezahürü, bir amirin emriyle gerçekleşir.

 

……….KANUNLAR VE NEVAMİS ( yasa) DENİLEN ŞEYLER, ANCAK İLİM İLE İRADE VE EMRİN ENVA’A OLAN TECELLİLERİNİN İSİMLERİDİR. EVET KANUN (zorunlu kaideler ilahi) EMİRDENDİR, NAMUS (kanun, düstur,nizam, şeriat ilahi)  İRADEDENDİR.”  Mesnevi-i Nuriye

 

Bu kanunlar ve yasalar zahiri olarak hükmünü nasıl icra ediyorsa, batını âlemlerde de kendine uygun tezahürlere sahiptir.

 

Fiil , söz ve sözlerin kendine münasip vücut bulduğu alemler vardır.

 

Güzel sözler ,hoş rahihalar, halis niyetler,yapılan iyilikler kendilerine münasip ruh bulur.

 

Kötü fiiller , fena davranışlarda kendilerine uygun manevi bir vücut bulur.

 

Eğer bunu bir başka şekilde ifade edersek,

 

Hayır ve Nur olan ef’alin şahs-ı manevisi.. ve şer ve tahripten teşekkül eden bir dalaletin şahs-ı manevi olarak söyleyebiliriz.

 

Bunun gibi , itikadi manada  kabul-u adem (iman hakikatlarına karşı lakayt kalmak, gerçekleri, fikir yormaksızın inkâr etmek) ve Kabul-ü adem (Gerçek olmayan bir fikri kabul etmek, hakikatin zıddına inanmak ve bunu dava etmek) gibi yaklaşımların, gaflet ve sefahatten ortaya çıkan seyyiatın, batıl inanışlar ve sapkın inançların sonuçlarına bağlı bir temsilci vücuda metafizik olarak sahip oldukları bir hakikattir.

 

………….BEN O ESKİŞEHİR HAPİSHANESİNDEKİ MÜŞAHEDE İLE MEŞGUL İKEN, SEFAHET VE DALÂLETİ TERVİÇ EDEN BİR ŞAHS-I MÂNEVÎ, İNSÎ BİR ŞEYTAN GİBİ KARŞIMA DİKİLDİ VE DEDİ: “BİZ HAYATIN HERBİR ÇEŞİT LEZZETİNİ VE KEYİFLERİNİ TATMAK VE TATTIRMAK İSTİYORUZ; BİZE KARIŞMA.”………… Şualar

 

……….DECCAL’IN, TEŞKİL ETTİĞİ DEHŞETLİ MADDİYYUNLUK VE DİNSİZLİĞİN AZAMETLİ HEYKELİ VE ŞAHS-I MÂNEVÎSİ… Şualar

 

……….DECCALIN ŞAHS-I SURÎSİ İNSAN GİBİDİR. MAĞRUR, FİRAVUNLAŞMIŞ, ALLAH’I UNUTMUŞ OLDUĞUNDAN, SURÎ, CEBBÂRÂNE OLAN HÂKİMİYETİNE ULÛHİYET NAMINI VERMİŞ BİR ŞEYTAN-I AHMAKTIR VE BİR İNSAN-I DESSASTIR. FAKAT ŞAHS-I MÂNEVÎSİ OLAN DİNSİZLİK CEREYAN-I AZÎMİ PEK CESÎMDİR…Mektubat

 

………AVRUPA’NIN ŞAHS-I MÂNEVÎSİ…Lem’alar

 

Aynı şekilde ; ehl-i hidayetinde :

 

……….MEHDÎ-İ RESULÜN TEMSİL ETTİĞİ KUDSÎ CEMAATİN ŞAHS-I MÂNEVÎSİ… Şualar

 

……….EHL-İ BEYTİN İRSİYETİYLE ÂL-İ BEYTİN ŞAHS-I MÂNEVÎSİ..S.T.Gaybi……

 

……….RİSALE-İ NUR ŞAKİRTLERİNİN BİR ŞAHS-I MÂNEVÎSİ VAR; ŞÜPHESİZ O ŞAHS-I MÂNEVÎ BU ... ZAMANIN BİR ÂLİMİDİR….Lem’alar

 

……….EHL-İ İLİM VE EHL-İ TAKVÂNIN ŞAHS-I MÂNEVÎSİ….Lem’alar

 

………ZATEN MABEYNİNİZDE SAMİMÎ TESANÜT VE MEŞVERET-İ ŞER’İYE, SİZİ ÖYLE ŞEYLERDEN MUHAFAZA EDER. İÇİNİZDEKİ ŞAHS-I MÂNEVİNİN FİKRİNİ, O MEŞVERETLE BİLDİRİR….Kastamonu L.

 

Evet görüldüğü gibi çok mütefavit şahs-ı manevileri vardır.

 

Ehl-i İman ve Ehli Dalalet bu dünya aleminde irşad ve tahrip fiileri ile nasıl manen mücahede ediyorsa, mana aleminde de şahsi manevi bağlamında bir müsabaka söz konusudur.

 

…………HEM EHL-İ DALÂLET VE HAKSIZLIK, TESANÜD SEBEBİYLE, CEMAAT SURETİNDEKİ KUVVETLİ BİR ŞAHS-I MÂNEVÎNİN DEHÂSIYLA HÜCUMU ZAMANINDA, O ŞAHS-I MÂNEVÎYE KARŞI, EN KUVVETLİ FERDÎ OLAN MUKAVEMETİN MAĞLÛP DÜŞTÜĞÜNÜ ANLAYIP, EHL-İ HAK TARAFINDAKİ İTTİFAK İLE BİR ŞAHS-I MÂNEVΠÇIKARIP, O MÜTHİŞ ŞAHS-I MÂNEVÎ-İ DALÂLETE KARŞI HAKKANİYETİ MUHAFAZA ETTİRMEK…….. Lem’alar

 

Aynen bu şekilde Firak-ı ebedi , iman-ı bil ahirete sahip olmayan bir imanın “ yok olacağız, toprak olacağız, tozlara karışacağız, tüm sevdiklerimizden sonsuz ayrılacağız zannından tulu eden , karanlık bir duygunun tabir elbisesi giymiş ve ifade vücudu bulmuş şeklidir…

 

Hicran-ı layezali; Firak-ı ebedinin telkinatından keder okuyla vurulmuş, sonsuz bir ıstıraba gark olmuş bir matem feryadının vicdanı dağlayan sesinin rengi olarak kalbin semasına çökmüş ve semli haliyle vücut bulmuş bir kara buluttur.

 

Ademi mutlak, adem-i kabul, kabul-u ademin meydana getirdiği bir kara deliktir. Bu kara delik zulmet alemlerinin kazuratını vücut alemlerinden ayıran bir mahiyette çalışmaktadır.

 

Konu sadedinde , firak-ı ebedi ve hicranı layezalinin bir biri ile müsademesi, vücut  alemlerinden yedikleri nefiy sillesindendir. Saadet-i ebediye taşıdığı nur ile onların gözünü kör etmiş ve adem çukuruna doğru sürüklenmelerini sağlamıştır. Adem-i mutlak bu bir birinin vehmi hükmünü nakz eden müsademeyi beşerin sonsuz saadete giden yolu üzerinden kaldırmıştır. Ve akıbette kendisi de tüm sırladığı atıklar ve ölü manalarla cehennemdeki yerini alacaktır.

 

………..

 

Aslında ezdadın bir biri ile müsademesi bir iktizadır. Tezahür etmek isteyen Esma-i İlahiyenin tüm varlık alemine  nur tecellisi ve adem alemlerinde bir kahır cilvesidir.

 

Haşmet, Rububiyet, Hakimiyet, Adalet , İkram ve İtap gibi hakikatlerin kendini göstereceği fiil ve mazhariyet aynalarının hilkat içinde yerini almasıdır.

 

Allah’ın yarattığı her şeyden bir mahsulat muradı, bir işleyiş marziyatı vardır.

 

Örneğin:

 

MADEM ARZDAN SEMÂYA GİDİP GELMEK VAR. SEMÂDAN ARZA İNİP ÇIKMAK OLUYOR; EHEMMİYETLİ LEVAZIMAT-I ARZİYE ORADAN GÖNDERİLİYOR. VE MADEM ERVÂH-I TAYYİBELER SEMÂYA GİDİYORLAR. ELBETTE, ERVÂH-I HABÎSE DAHİ, AHYÂRI TAKLİDEN SEMÂVÂT MEMLEKETİNE GİTMEYE TEŞEBBÜS EDECEKLER. ÇÜNKÜ VÜCUTÇA LETAFET VE HİFFETLERİ VAR. HEM ŞÜPHESİZ TARD VE RED EDİLECEKLER. ÇÜNKÜ MAHİYETÇE ŞERARET VE NUHUSETLERİ VARDIR.

 

HEM, BİLÂŞEK VELÂ ŞÜPHE, ŞU MUAMELE-İ MÜHİMMENİN, ŞU MÜBAREZE-İ MÂNEVİYENİN, ÂLEM-İ ŞEHADETTE BİR ALÂMETİ, BİR İŞARETİ BULUNACAKTIR. ÇÜNKÜ, SALTANAT-I RUBUBİYETİN HİKMETİ İKTİZA EDER Kİ, ZÎŞUUR İÇİN, BAHUSUS EN MÜHİM VAZİFESİ MÜŞAHEDE VE ŞEHADET VE DELLÂLLIK VE NEZARET OLAN İNSAN İÇİN TASARRUFAT-I GAYBİYENİN MÜHİMLERİNE BİR İŞARET KOYSUN, BİRER ALÂMET BIRAKSIN. (NASIL Kİ, NİHAYETSİZ BAHAR MUCİZATINA YAĞMURU İŞARET KOYMUŞ VE HAVÂRIK-I SAN’ATINA ESBAB-I ZAHİRİYEYİ ALÂMET ETMİŞ.)

 

TA ÂLEM-İ ŞEHADET EHLİNİ İŞHAD ETSİN. BELKİ O ACİP TEMÂŞÂYA, UMUM EHL-İ SEMÂVÂT VE SEKENE-İ ARZIN ENZÂR-I DİKKATLERİNİ CELB ETSİN. YANİ, O KOCA SEMÂVÂTI, ETRAFINDA NÖBETTARLAR DİZİLMİŞ, BURÇLARI TEZYİN EDİLMİŞ BİR KALE HÜKMÜNDE, BİR ŞEHİR SURETİNDE GÖSTERİP HAŞMET-İ RUBUBİYETİNİ TEFEKKÜR ETTİRSİN………Sözler

 

Ve bir çok hadise ezdadın bir biri ile çarpışması ve eşyanın yerlerinde durdurulmayarak faaliyet ve hareket planında gerçekleşir.

 

Bu manaya birkaç örnek:

 

 

………..ON SEKİZİNCİ MEKTUBUN ÂHİRKİ MESELESİNİN ÂHİRİNDE DENİLDİĞİ GİBİ, HÂLIK-I ZÜLCELÂL, HAYRETNÜMÂ, DEHŞET-ENGİZ BİR SURETTE BİR FAALİYET İ RUBUBİYETİYLE MEVCUDATI MÜTEMADİYEN TEBDİL VE TECDİD ETTİĞİNİN BİR HİKMETİ BUDUR:

 

NASIL Kİ MAHLÛKATTA FAALİYET VE HAREKET BİR İŞTİHA, BİR İŞTİYAK, BİR LEZZETTEN, BİR MUHABBETTEN İLERİ GELİYOR. HATTÂ DENİLEBİLİR Kİ, HERBİR FAALİYETTE BİR LEZZET NEV'İ VARDIR; BELKİ HERBİR FAALİYET BİR ÇEŞİT LEZZETTİR. VE LEZZET DAHİ BİR KEMÂLE MÜTEVECCİHTİR; BELKİ BİR NEVİ KEMÂLDİR. MADEM FAALİYET BİR KEMÂL, BİR LEZZET, BİR CEMÂLE İŞARET EDER. VE MADEM KEMÂL-İ MUTLAK VE KÂMİL-İ ZÜLCELÂL OLAN VÂCİBÜ'L-VÜCUD, ZÂT VE SIFÂT VE EF'ÂLİNDE BÜTÜN ENVÂ-I KEMÂLÂTA CÂMİDİR. ELBETTE, O ZÂT-I VÂCİBÜ'L-VÜCUDUN VÜCUB-U VÜCUDUNA VE KUDSİYETİNE LÂYIK BİR TARZDA VE İSTİĞNÂ-YI ZÂTÎSİNE VE GINÂ-YI MUTLAKINA MUVAFIK BİR SURETTE VE KEMÂL-İ MUTLAKINA VE TENEZZÜH-Ü ZÂTÎSİNE MÜNASİP BİR ŞEKİLDE, HADSİZ BİR ŞEFKAT-İ MUKADDESE VE NİHAYETSİZ BİR MUHABBET-İ MÜNEZZEHESİ VARDIR.

 

ELBETTE O ŞEFKAT-İ MUKADDESEDEN VE O MUHABBET-İ MÜNEZZEHEDEN GELEN HADSİZ BİR ŞEVK-İ MUKADDES VARDIR.

 

VE O ŞEVK-İ MUKADDESTEN GELEN HADSİZ BİR SÜRUR-U MUKADDES VARDIR.

 

VE O SÜRUR-U MUKADDESTEN GELEN, TABİRİ CAİZSE, HADSİZ BİR LEZZET-İ MUKADDESE VARDIR.

 

VE ELBETTE O LEZZET-İ MUKADDESE İLE BERABER, HADSİZ ONUN MERHAMETİ CİHETİYLE, FAALİYET-İ KUDRETİ İÇİNDE, MAHLÛKATININ İSTİDATLARI KUVVEDEN FİİLE ÇIKMASINDAN VE TEKEMMÜL ETMESİNDEN NEŞ'ET EDEN, O MAHLÛKATIN MEMNUNİYETLERİNDEN VE KEMÂLLERİNDEN GELEN, ZÂT-I RAHMÂN VE RAHÎME AİT, TABİRİ CAİZSE, HADSİZMEMNUNİYET-İ MUKADDESE VE HADSİZ İFTİHAR-I MUKADDES VARDIR Kİ, HADSİZ BİR SURETTE, HADSİZ BİR FAALİYETİ İKTİZA EDİYOR.

 

VE O HADSİZ FAALİYET DAHİ, HADSİZ BİR TEBDİL VE TAĞYİR VE TAHVİL VE TAHRİBİ DAHİ İKTİZA EDİYOR. VE O HADSİZ TAĞYİR VE TEBDİL DAHİ MEVT VE ADEMİ, ZEVÂL VE FİRAKI İKTİZA EDİYOR….Mektubat

 

……….İNCE REMİZLİ BİR MESELE: NASIL Kİ SU, KENDİ ZARARINA OLARAK İNCİMAD EDER. BUZ, BUZUN ZARARINA TEMEYYU EDER. LÜB,KIŞRIN ZARARINA KUVVETLEŞİR. LÂFIZMÂN ZARARINA KALINLAŞIR. RUH, CESET HESABINA ZAYIFLAŞIR. CESET, RUH HESABINA İNCELEŞİR.


ÖYLE DE, ÂLEM-İ KESİF OLAN DÜNYA, ÂLEM-İ LÂTİF OLAN ÂHİRET HESABINA, HAYAT MAKİNESİNİN İŞLEMESİYLE ŞEFFAFLAŞIR, LÂTİFLEŞİR. KUDRET-İ FÂTIRA, GAYET HAYRET VERİCİ BİR FAALİYETLE, KESİFCÂMİD, SÖNMÜŞ, ÖLMÜŞ ECZALARDA NUR-U HAYATI SERPMESİ BİR REMZ-İ KUDRETTİR KİÂLEM-İ LÂTİF HESABINA ŞU ÂLEM-İ KESİFİ NUR-U HAYATLA ERİTİYOR, YANDIRIYOR, IŞIKLANDIRIYOR, HAKİKATİNİ KUVVETLEŞTİRİYOR…. Sözler

 

……..TAHAVVÜL VE TAGAYYÜR İÇİN ZITLARI BİRBİRİNE HİKMETLE KARIŞTIRDI VE KARŞI KARŞIYA GETİRDİ. ZARARLARI MENFAATLERE MEZC EDEREK, ŞERLERİ HAYIRLARA İDHAL EDEREK, ÇİRKİNLİKLERİ GÜZELLİKLERLE CEM EDEREK, HAMUR GİBİ YOĞURARAK, ŞU KÂİNATI TEBEDDÜL VE TAGAYYÜR KANUNUNA VE TAHAVVÜL VE TEKÂMÜL DÜSTURUNA TÂBİ KILDI…. Sözler

 

……….ELHÂSIL, VÜCUT KÂİNATLARI VE HADSİZ ADEM ÂLEMLERİ BİRBİRLERİYLE ÇARPIŞIRKEN VE CENNET VE CEHENNEM GİBİ MEYVELER VERİRKEN VE BÜTÜN VÜCUT ÂLEMLERİ “ELHAMDÜLİLLÂH, ELHAMDÜLİLLÂH” VE BÜTÜN ADEM ÂLEMLERİ “SÜBHÂNALLAH, SÜBHÂNALLAH” DERKEN VE İHÂTALI BİR KANUN-U MÜBAREZE İLE MELEKLER ŞEYTANLARLA VE HAYIRLAR ŞERLERLE, TÂ KALBİN ETRAFINDAKİ İLHAM, VESVESE İLE MÜCADELE EDERKEN, BİRDEN MELEKLERE İMANIN BİR MEYVESİ TECELLÎ EDER, MESELEYİ HALLEDİP KARANLIK KÂİNATI IŞIKLANDIRIR….Şualar

 

………..HAKİKÎ HAKAİK-İ EŞYA, ( he rşey,tüm varlıkların gerçek hakikatleri ) esmâ-i İlâhiyedir. MAHİYET-İ EŞYA İSE, ( her şeyin, tüm varlıkların iç yüzü ) O HAKAİKİN GÖLGELERİDİR………

 

MADEM NİHAYETSİZ DERECE-İ KEMÂLDE BİR CEMÂL VE NİHAYETSİZ DERECE-İ CEMÂLDE BİR KEMÂL NİHAYET DERECEDE SEVİLİR, MUHABBETE VE AŞKA LÂYIKTIR.

 

ELBETTE, ÂYİNELERDE VE ÂYİNELERİN KABİLİYETLERİNE GÖRE LEMEÂTINI VE CİLVELERİNİ GÖRMEK VE GÖSTERMEKLE TEZAHÜR ETMEK İSTER.

 

DEMEK, SÂNİ-İ ZÜLCELÂLİN VE HAKÎM-İ ZÜLCEMÂLİN VE KADÎR-İ ZÜLKEMÂLİN ZÂTINDAKİ CEMÂL-İ ZÂTÎ VE KEMÂLÂT-I ZÂTİYESİ TERAHHUM VE TAHANNÜN İSTER VE RAHMÂN VE HANNÂN İSİMLERİNİ TECELLÎYE SEVK EDER.

 

TERAHHUM VE TAHANNÜN İSE, RAHMET VE NİMETİ GÖSTERMEKLE RAHÎM VE MÜN’İM İSİMLERİNİ CİLVEYE SEVK EDER.

 

RAHMET VE NİMET İSE TEVEDDÜD, TAARRÜF ŞE’NLERİNİ İKTİZA EDİP VEDÛD VE MÂRUF İSİMLERİNİ TECELLÎYE SEVK EDER, MASNUUN BİR PERDESİNDE ONLARI GÖSTERİR.

 

TEVEDDÜD VE TAARRÜF İSE, LÜTUF VE KEREM MÂNÂLARINI TAHRİK EDER, LÂTİF VE KERÎM İSİMLERİNİ, MASNUUN BAZI PERDELERİNDE OKUTTURUYOR.

 

LÜTUF VE KEREM ŞE’NLERİ İSE, TEZYİN VE TENVİR FİİLLERİNİ TAHRİK EDER, MÜZEYYİN VE MÜNEVVİR İSİMLERİNİ, MASNUUN HÜSÜN VE NURANİYETİ LİSANIYLA OKUTTURUR.

 

VE O TEZYİN VE TAHSİN ŞE’NLERİ İSE, SUN’ VE İNÂYET MÂNÂLARINI İKTİZA EDER VE SÂNİ VE MUHSİN İSİMLERİNİ, O MASNUUN GÜZEL SİMASIYLA OKUTTURUR.

 

VE O SUN’ VE İNÂYET İSE, BİR İLİM VE HİKMETİ İKTİZA EDER VE İSM-İ ALÎM VE HAKÎM’İ, O MASNUUN İNTİZAMLI, HİKMETLİ ÂZÂSIYLA OKUTTURUR.

 

O İLİM VE HİKMET İSE, TANZİM, TASVİR, TEŞKİL FİİLLERİNİ İKTİZA EDİYOR; MUSAVVİR VE MUKADDİR İSİMLERİNİ, MASNUUN HEYETİYLE, ŞEKLİYLE OKUTTURUR, GÖSTERİR… Sözler

 

Ve

 

……. “DEVERAN” İLE TABİR OLUNAN, VÜCUTTA VE ADEMDE İKİ ŞEYİN MUKARENETİYLE BİRİ ÖTEKİSİNE İLLET VE ME’HAZ VE MENŞE ZANNOLUNMASI OLAN İTİKAD-I ÖRFÎ ÜZERİNE MÜESSES OLAN MAĞLÂTA-İ VEHMİYE ÜSTÜNE MEBNÎ OLAN, KUVVE-İ HAYALDEN NEŞ’ET EDEN SİHR-İ BEYANIYLA, SEHHAR GİBİ CEMÂDÂTI HAYATLANDIRIR, BİRBİRİYLE SÖYLETİR. İÇLERİNE YA ADAVETİ VEYA MUHABBETİ ATAR. HEM DE MÂNÂLARI TECESSÜM ETTİRİR, HAYAT VERİR, İÇİNDE HARARET-İ GARİZİYEYİ DERC EDER.

 

EĞER İSTERSEN, GÜRÜLTÜLÜ MENZİL ITLAKINA ŞÂYESTE OLAN BU BEYTE GİR:………………………..

 

YANİ, “MUMÂTALA-İ HAK PERDESİ ALTINDA HULFÜ’L-VA’D BENİMLE KONUŞUYOR. DER: ALDANMA! ONUN İÇİN, SÎNEMDE ÜMİTLERİM YEİS İLE KAVGAYA BAŞLADILAR; O MÜTEZELZİL HANE OLAN SADRIMI HARAP EDİYORLAR.” GÖRECEKSİN, NASIL ŞÂİR-İ SÂHİR EMEL VE YE’Sİ TECSİM ETMEKLE HAYATLANDIRARAK, NEMMÂM OLAN İHLÂFIN FİTNESİYLE BİR MUHAREBE VE MUHASAMAYI TEMSİL EYLEDİ. ……………..Muhakemat

 

*SONUÇ*:

 

Enes radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

 

“ *Cehennemliklerden olup, dünyada pek müreffeh hayat yaşayan bir kişi kıyamet gününde getirilip cehenneme bir kere daldırılır*.

 

Sonra:

 

– *Ey âdemoğlu! Sen hayırlı bir gün gördün mü? Herhangi bir nimete nâil oldun mu? denilir*.

 

O kişi:

 

– *Hayır, vallahi Rabbim! Öyle bir şey görmedim, der*.

 

Cennetliklerden olup, dünyada insanların en yoksul olanı getirilir cennete bir kere daldırılır.

 

Ona da:

 

– *Ey âdemoğlu! Sen herhangi bir yoksulluk ve sıkıntı gördün mü? Hiç zorluk ve darlık çektin mi? denilir*.

 

O kişi de:

 

– *Hayır, vallahi Rabbim! Hiçbir yoksulluk ve sıkıntı görmedim, zorluk ve darlık çekmedim, der*.”

 

Hz. Muhammed A.S.M (Müslim)

Mütalaa Ders notları 80 : Vicdanın Anâsır-I Erbaası Ve Ruhun Dört Havassı

 

İNSANDA BULUNAN HER LATİFENİN KENDİNE MUVAFIK BİR HAREKET İÇİNDE OLMASI MANEN KOYULMUŞ BİR KANUNDUR.

SİZİN DERSİNİZDE AŞAĞIDA ÖRNEĞİ OLAN MANEVİ NEVAMİS İLE GÖSTERİLEN DAİREDEDİR.

………. MESELÂ, İLMİN İ’TÂSI, MÂNEN AMELİ EMREDİYOR; ZEKÂNIN İ’TÂSI, İLMİ EMREDİYOR; İSTİDADIN BULUNMASI, ZEKÂYI; AKLIN VERİLMESİ, MARİFETULLAHI; KUDRETİN VERİLMESİ, ÇALIŞMAYI; CESARETİN VERİLMESİ, CİHADI MÂNEN VE TEKVÎNEN EMREDİYOR…. İşaratü'l-İ'caz

İŞTE SİZİN DERSİNİZDE SÖZÜ GEÇEN , 'İRADE, ZİHİN, HİS, LÂTİFE-İ RABBANİYE İLE İBADETULLAH, MÂRİFETULLAH, MUHABBETULLAH VE MÜŞAHADETULLAH BEYNİNDE SILA-İ RAHİM VARDIR.EĞER BU MÜSABET OLMAZ,TESİS EDİLMEZ VE SÜRDÜRÜLMEZ İSE MANEVİ HAYAT KEYFİYETİ KAYBOLUR, FİKİR İSTİKAMETİNİ KAYBEDER, İFTAR TEFRİT TÜM ÜLVİ GAYE VE MAHİYETİ TAHRİP EDER…

EVET KONUNUN TAM METNİ İLE  BAŞLAYALIM İNŞÂALLAH:

"VİCDANIN ANÂSIR-I ERBAASI VE RUHUN DÖRT HAVASSI OLAN 'İRADE, ZİHİN, HİS, LÂTİFE-İ RABBANİYE' her birinin bir gayetü’l gayâtı var: İradenin ibadetullahtır. Zihnin, mârifetullahtır. Hissin, muhabbetullahtır. Lâtifenin, müşahadetullahtır. Takva denilen ibadet-i kâmile, dördünü tazammun eder. Şeriat, şunları hem tenmiye, hem tehzip, hem bu gayetü’l-gayâta sevk eder." Hutbe-i Şamiye

" VİCDANIN ANÂSIR-I ERBAASI VE RUHUN DÖRT HAVASSI:

Hakikati.. kendi hakikatini arama meyli, eylem ve sınırları belirleme ve  hissi hükümleri  ilgili hasse ve latifelere bildirmede muhakeme bilinci , daimi şuuri uyanıklık hali, içsel duygularla kavrama mahiyetine sahip  bir fıtri şuur şubesi, ilahi bir cezbe ile  saniine  yönelik meyiller  ve hareketlere   tâbi bir kuvve olan “VİCDANIN” dört manevi unsuru  ile  Allah’ın ol diyerek emir aleminde yarattığı, mahiyet-i asliyesi Hâlıkınca bilinen nurani, şuurlu, diri , cesetlerin ayakta kalabilmek ve kalıplarını canlı kılabilmek  ve  idame-i hayat edebilmek için dayandıkları , harici vücut sahibi ve  bir kanunu ilahi olan “RUHUN”  dört üstün ve seçkin özelliği 'İRADE, ZİHİN, HİS, LÂTİFE-İ RABBANİYE'DİR.

Söz konusu bu manevi unsur ve havasların birinci İRADEDİR.

İRADE: İnsanın  yapılması gerektiğine hükmettiği bir işi, bir amacı gerçekleştirmeyi istemesi, o amacı gerçekleştirmek için ilgili gördüğü hedefe  yönelmesi , bir yarar sağlamak ve inandığı ,onadığı bir şeyden bir fayda temin edebilme eğilimi , kişiyi sorumlu kılan ve sair mahlukattan ayıran kendine mahsus istenç gücü , insani nitelik anlamında keyfiyet noktasında tanımlanabilir.

İkinci manevi hasse  ZİHİNDİR.

ZİHİN: İnsanın anlama, kavrama, akılda tutma, anlayış özelliği, kavrayış kabiliyeti, idrak gücü,  harici ve dahili gözlemler, zahiri ve batini duyular bütünlüğünde öğrenme bilme yeteneği olarak ifade edilebilir.

Üçüncü olarak söz edilen unsur HİSTİR.

HİS: Tüm canlılarda  içten ve dıştan gelen uyarıları almayı ,sezmekle duyarlılığı meydana getiren, ruhun niteliği dahilinde olan manevi özellik.

Dördüncü manevi hasse LÂTİFE-İ RABBANİYE'DİR.

LÂTİFE-İ RABBANİYE:

İnsanın kalbine bağlı olan ve  ilahi hakikatleri  kendine mahsus özellikler ile manevi zevk alan tüm duygularının sultanı olan zarif bir duygu . İnsanı insan yapan ulvi hazları mas eden  ve onlarla hislenip nurlanan  Rabbani bir cevher.

'İRADE, ZİHİN, HİS, LÂTİFE-İ RABBANİYE'  olarak belirtilen bu manevi unsur ve havasların her birinin bir gayetü’l gayâtı vardır.

İnsan vücut ve ruh aleminde yatılan 'irade, zihin, his, lâtife-i Rabbaniye' nin yaratılma  gayesi ve bu gayelerin en son noktası ve de nihai hedefi (GAYETÜ’L GAYÂT)  ŞUNLARDIR.

İRADENİN İBADETULLAHTIR.  Yani , iradenin istenç ve meyilleri ulaşmak istediği amaç ve hedeflerinin mutlak gayesi  Allah'a ibadet etme, Ona kullukta bulunma; emirlerini yerine getirip, yasaklarından kaçınma ile onun rızasını kazandıracak tutum ve davranışlarda bulunmayı istemek ve bu yönde faaliyetler planlamak ve uygulamakla külli ubudiyette bulunmaktır.

ZİHNİN, MÂRİFETULLAHTIR.  Yani, insanın idrak bilinci ve kavrama yeteneğinin, ölçme ve biçme istidanın, anlayış ve muhakeme niteliğinin en temel amacı ve verilme hedefindeki  gayelerin  gayesi; Allah’ı bilmek, onu isim ve sıfatları ile tanımak, tasarruf sevk ve idaresiyle icraat-ı rububiyetinin işleyiş bilgisine erişmek ve ona bağlanma yolunda çalıştırılmasıdır.

HİSSİN, MUHABBETULLAHTIR. Yani, insanın duyusal farkındalığı ve sezgi yoluyla kavrayışına yönelik en üstün gaye;  Allah’ın sevmek ve onun tarafından sevilmeye sebep olan esas ,şart ve rükünlerdeki  İlahi hoşnutluğu, Rabbani güzelliği, taltif ve iltifatı hissederek muhabbetle karşılık vermek, aksi nurunu kalbine yerleştirmek onun muhabbetiyle kendinden geçmektir.

LÂTİFENİN, MÜŞAHADETULLAHTIR.  Yani, İnsanda ilâhî hakîkatleri idrak ve müşâhede eden kalp, ruh, sır, hafî, ahfâ  , heva, vb. mânevî melekelerin insanı  mahiyetine derç edilmesindeki  en külli ve nihai  gaye ; Varlıklar üzerinde Allah’ın  isim ve sıfatlarının yansımalarını gözlemleme, zuhur ve tecellilerini temaşa etme , İlm-el-yakîn, (ilimle bilmek) , Ayn-el-yakîn, (gözle görerek bilmek) , Hakk-el-yakîn, (her şeyi ile hakikatiyle bilerek) hilkatin sırrına vakıf olmaktır.

TAKVA DENİLEN İBADET-İ KÂMİLE, DÖRDÜNÜ TAZAMMUN EDER. ŞERİAT, ŞUNLARI HEM TENMİYE, HEM TEHZİP, HEM BU GAYETÜ’L-GAYÂTA SEVK EDER."  

 

TAKVA , Allah’a rızasını kaybetme korkusu  ve  saygı ile emirlerine  itaat ederek hükümlerine boyun eğmek,  hoşnutsuzluk ve ikabından sakınmak, Rububiyetine karşı ubudiyetle mukabele etmenin   sorumluluk bilincinde olmak,  ibadetullah, mârifetullah, muhabbetullah ve müşahadetullah’dan mürekkep ibadet ve ubudiyetten maksud olan ; en tamam, kemale ermiş, kusursuzluk noktasına vasıl, tam ve tamam gayeyi İBADET-İ KÂMİLE  namıyla kendinde toplar, bir araya getirir.  

ŞERİAT, İslâm’a ait tüm dinî, ahlâkî ve hukukî hükümler; ibadetullah, mârifetullah, muhabbetullah ve müşahadetullaha ait değerleri geliştirip bereketlendirir ve tesirlerini arttırır, istifadeyi ziyadeleştirir. HEM Sistemli ve etkin bir şekilde düzene koyar, verimli kılar. HEM DE söz konusu mahiyetleri ve yaratılış amacına muvafık olan  GAYETÜ’L-GAYÂT amacına erdirecek yola sevk eder.

*Bizim uğurumuzda mücahede edenlere gelince elbette biz onlara yollarımızı gösteririz ve şübhesiz ki Allah her halde muhsinlerle beraberdir* . Ankebût Sûresi 69. Ayet

*Artık ihtiyarda ki intihap sizdedir*. Sözler

"Allâhumme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidina Muhammedin salâten tüncînâ bihâ min-cemî'il-ehvâli vel âfat. Ve takdî lenâ bihâ cemîal hâcât ve tutahhirunâ bihâ min-cemîi's-seyyiât ve terfe'unâ bihâ ındeke a'lâ'd-deracât ve tubelliğunâ bihâ *AKSÂ'L-ĞAYÂT* min cemiîl-hayrâti fî'l-hayâti ve ba'del-memât birahmetike Yâ erhame'r-rahimîn. Hasbunellahu ve ni'mel vekîl, ni'mel mevlâ ve ni'me'n-nasîr. Ğufraneke rabbenâ ve ileyke'l-masîr."

 

Mütalaa Ders notları 79 : Velâyet Hakkında Muhtasar İzah

Evvela velilik ve velayete bakan bazı mühim hakikatler Risale-i Nur’un Mektubat eseri , Yirmi Dokuzuncu Mektup- Telvîhât-ı Tis'a bölümde tafsilli izahat verilmiştir.

 

İkinci olarak , Çok esrarın anahtarlarını tazammun eden iki sırrı beyan eder şeklinde bir başlıkla girişin bulunduğu Sözler kitabı, Yirmi dördüncü söz’ün ikinci dalıdır.

 

Bu iki dersin teenni ile okunması meselenin detaylı anlaşılmasını temin eder. Bizde bu meseleyi o derslere havale ediyoruz.

 

Muhtasar cevabımız ise:

 

İlgili paragraf ve soru özelinde VELİ demek , Allah’a yakın , onu sevme lütfuna mazhar olmuş, emir ve yasaklarının karşısında durmayan, şeriatına muhalefet etmeyen, hakka ve hakikate taraftar olan kişi demektir.

 

Ancak , -atfedilen derslerde de görüleceği üzere- Velilik , Velayet bu anlamları tazammun etse de kendi içinde; Velâyet-i Kübra, Velâyet-i Vusta, Velâyet-i Suğra olarak üç temel grubata toplanmıştır. Bu üç grup ise kendi içinde -Sufi ıslahatında belirtilen şekliyle- Merâtib-i sülûk (Sülûkun mertebeleri) olarak Yüz Mertebeye sahiptir.

 

Bu yüz mertebe Salik’in ( Dervişin) istidadı,itaati,ihlası,sebatı,sabrı,sadakati,azmi,edebi,yakini,ünsiyeti, ilmi,feraseti,basireti,feragatı,isarı, ahlakı, vecdi,zikri,şevki,hayecanı,cezbesi ,idraki,intikali,kabz-bastı,tecelli ve mazhariyeti ,aşkı,süruru gibi hal ve efal basamaklarından oluşur. her bir mertebenin kendine ait bir zuhuratı,tecellisi ve berzahı bulunur. Yirmidördüncü Söz’ün ikinci dalı bu konuya ait berzah ve tecellileri ve salik’in karşılatığı perdeleri ,takıldığı yerleri, kaderi hükümleri  açıklar.

 

Bir örnek:

 

"Hem ben müteaddit insanları gördüm ki, bir nevi mehdî kendilerini biliyorlardı ve 'Mehdî olacağım.' diyorlardı. Bu zatlar yalancı ve aldatıcı değiller; belki aldanıyorlar. Gördüklerini hakikat zannediyorlar. Esmâ-i İlâhînin nasıl ki tecelliyâtı, Arş-ı Âzam dairesinden tâ bir zerreye kadar cilveleri var ve o esmâya mazhariyet de o nisbette tefavüt eder. Öyle de mazhariyet-i esmâdan ibaret olan merâtib-i velâyet dahi öyle mütefavittir."

 

Yani bir insanın Allah’ı sevmesi ,dostu olması onun imtihanını açık ve kolay hale getiren bir kazanım değildir. Bilakis zorlaştıran esaslara sahiptir.

 

Beliyelerin tasallutu, büyük imtihanların Allah’a yakın olanlar beyninde daha taksim edildiği Hadiis-i Şerifi malumunuzdur.

 

Yine bununla birlikte Kastamonu lahikasında geçen bir bahsi buraya alalım :

 

Bir zaman, evliya-yı azîmeden, nefs-i emmâresinden kurtulanlardan birkaç zâttan, şiddetli mücahede-i nefsiyeler ve nefs-i emmâreden şekvâlarını gördüm. Çok hayret ediyordum. Hayli zaman sonra, nefs-i emmârenin kendi desaisinden başka, daha şiddetli ve daha ziyade söz dinlemez ve daha ziyade ahlâk-ı seyyieyi idame eden ve heves ve damar ve âsab, tabiat ve hissiyat halitasından çıkan ve nefs-i emmârenin son tahassungâhı bulunan ve nefs-i emmâreyi tezkiyeden sonra onun eski vazife-i seyyiesini gören ve mücahedeyi âhir ömre kadar devam ettiren bir mânevî nefs-i emmâreyi gördüm.

 

Ve anladım ki, o mübarek zâtlar, hakikî nefs-i emmâreden değil, belki mecazî bir nefs-i emmâreden şekvâ etmişler. Sonra gördüm ki, İmam-ı Rabbanî dahi bu mecazî nefs-i emmâreden haber veriyor.

 

*Bu ikinci nefs-i emmârede şuursuz kör hissiyat bulunduğu için, akıl ve kalbin sözlerini anlamıyor ve dinlemiyor ki onlarla ıslah olsun ve kusurunu anlasın*. Yalnız tokatlar ve elemlerle nefret edip, veya tam bir fedailiğe her hissini maksadına feda etsin.

 

Yine konuyla ilgili  başka bir bab:

 

Aziz, sıddık, müstakim kardeşlerim,

 

Gayet ciddî bir ihtarla bir hakikati beyan etmeye lüzum var. Şöyle ki:

 

Gaybı Allah'tan başkası bilemez. sırrıyla, ehl-i velâyet, gaybî olan şeyleri, bildirilmezse bilmezler. En büyük bir velî dahi, hasmının hakikî halini bilmedikleri için, haksız olarak mübareze etmesini Aşere-i Mübeşşerenin mabeynindeki muharebe gösteriyor.

 

*Demek, iki veli, iki ehl-i hakikat birbirini inkâr etmekle makamlarından sukut etmezler*. Meğer, bütün bütün zâhir-i şeriate muhalif ve hatâsı zahir bir içtihadla hareket edilmiş ola…. Kastamonu L.

 

 

Bunula birlikte gayet önemli bir başka izahı buraya getirelim :

 

Sultan Mehmed Fatih’in zamanında hikâye edilen meşhur ve mânidar Cibali Baba kıssası nevinden olarak, bir kısım ehl-i velâyet, zâhiren muhakemeli ve âkıl görünürken, meczupturlar. Ve bir kısmı dahi, *Bazen sahvede ve daire-i akılda görünür*, *Bazen aklın ve muhakemenin haricinde bir hale girer*.

 

Şu kısımdan bir sınıfı, ehl-i iltibastır, tefrik etmiyor. Sekir halinde gördüğü bir meseleyi hâlet-i sahvede tatbik eder, *hata eder ve hata ettiğini bilmez*. Meczupların bir kısmı ise, *indallah mahfuzdur, dalâlete sülûk etmez*.

 

Diğer bir kısmı ise *mahfuz değiller; bid’at ve dalâlet fırkalarında bulunabilirler. Hattâ kâfirler içinde bulunabileceği ihtimal verilmiş*.

 

İşte, muvakkat veya daimî meczup olduklarından, mânen "mübarek mecnun" hükmünde oluyorlar. Ve mübarek ve serbest mecnun hükmünde oldukları için, mükellef değiller. Ve mükellef olmadıkları için muahaze olunmuyorlar.

 

Kendi velâyet-i meczubâneleri bâki kalmakla beraber, *ehl-i dalâlete ve ehl-i bid’aya taraftar çıkarlar*, mesleklerine bir derece revaç verip, bir kısım ehl-i imanı ve ehl-i hakkı, o mesleğe girmeye meş’ûmâne bir sebebiyet verirler………….( Bu durumlar takip edenlerin dikkatli olması gereken durumlardır. Veli cezbe ile  meczup ve hal ile  mazurken ,  takip edenleri o meratipte olmadıklarından ve o durumda o kişiye mahsus olup genele bir yol olamayacağından taklit ederek tasdik edilmemelidir. Aklı başında olanların mizansız ve muhalif önerileri veya sözleri  tasdik etmeleri nin ciddi sonuçları vardır)

 

Evet görüldüğü üzere, Velilerin süluk ettiği mesleklerinde ortaya bir çok berzahlar çıkmaktadır. Bazen bırakın şartları şeriate muhalif haller görülmektedir. İlahi Aşkın cezbesi ve sekrinden  mizansız sözler onların lisanından sudür eder. Burada en önemli husus yukarıda paragrafta geçmektedir. O da bu berzahların ve hallerin MUVAKKAT olması lazımdır. Yani bu bir haldir , bir muhakeme mağlubiyetidir, bir denge kaybıdır . Ancak geçici olmalıdır. Yoksa yine yukarıda ifade edildiği gibi küfre düşme ihtimali bulunmaktadır.

 

Evet sadete gelirsek,

 

*Risale-i Nur dairesi haricinde bulunan bir kısım sathî* ( derine nüfuz edememiş, meratibine bir cilvesine takılıp yüzeyde kalmış)            * belki de bir kısım zaif* ( veleyetin şeriatin hakikatinden beslenmesi sınırlı , Velayet-İ Ahmediye musluğundan istifadesi mahdut olduğundan o nur-u kuvvetten yoksun ,levazımı-i maneviyeden eksik olan)  *veliler*;  ( feraset ve basiretleri perdelendiğinden ) *o siyasî ve içtimaî hayatın rabıtaları sebebiyle, hakaik-i imaniyenin hükmünü ikinci, üçüncü derecede bırakıp, o cereyanların hükmüne tâbi' olarak*  ( insan algı ve düşüncesine muvafık hareket eden ,onun öncelikliklerini önceliği kabul eden, taraftarlığını ve hissiyatını besleyen insanları kendine yakın görürü ve sever..Bu nedenle ) *hemfikir olan münafıkları* ( dahi o kör hissiyat ile) *sever, kendine muhalif olan ehl-i hakikatı belki ehl-i velayeti* ( o siyasi ve içtima-i meselelerin cazibesi,akla tesiri,umumun temayülü, asaba temas eden etkisi, zihni yanıltması, nefsin ve şeytanın desisesinin de tesiri ile ) *tenkid ve adavet eder, hattâ hissiyat-ı diniyeyi* ( iddiasını kuvvetlendirmek için,  tezini savunmak,taraftarlığını aklamak için muhtaç olduğu tevilleri yaparak)  *o cereyanlara tâbi' yaparlar*.

 

Bu durum yukarıda ve atfedilen yerlerde de geçtiği üzere BERZAHİ bir durumdur. Meratib-i Velayetin hicaplarındandır. Muvakkaten düşülebilir, başkalarına zarar verebilir  yanılgılardandır….. Bu durumun kader noktasında neye taalluk ettiğini ve hangi hülmün icrasına vesile olduğunu ve olacağını, ne tür bir kefaret ile mukabele gördüğünü ve göreceğini bilmediğimizden seyirci olarak kalırız….ve aldığımız dersi :

 

…. Velâyet yolları içinde en güzeli, en müstakimi, en parlağı, en zengini, Sünnet-i Seniyyeye ittibâdır.

 

Yani, a’mâl ve harekâtında Sünnet-i Seniyyeyi düşünüp ona tâbi olmak ve taklit etmek ve muamelât ve ef’âlinde ahkâm-ı şer’iyeyi düşünüp rehber ittihaz etmektir.

 

İşte bu ittibâ ve iktida vasıtasıyla, âdi ahvâli ve örfî muameleleri ve fıtrî hareketleri ibadet şekline girmekle beraber, herbir ameli, sünneti ve şer’i o ittibâ noktasında düşündürmekle, bir tahattur-u hükm-ü şer’î veriyor.

 

O tahattur ise, Sahib-i Şeriati düşündürüyor. O düşünmek ise, Cenâb-ı Hakkı hatıra getiriyor. O hatıra, bir nevi huzur veriyor. O halde, mütemadiyen ömür dakikaları huzur içinde bir ibadet hükmüne getirilebilir.

 

İşte bu cadde-i kübrâ, velâyet-i kübrâ olan ehl-i veraset-i nübüvvet olan Sahabe ve Selef-i Sâlihînin caddesidir. Kaynak: En güzel Velâyet Sünnet-i Seniyyeye ittibâdır.. Şekliyle hatırımıza getiririz…

 

Bir diğer yönüyle Allah’ı sevmenin en küçük derecesinin bile Allah’ın yanındaki kıymetini gösteriyor. Ve Allah o kulları hata dahi yapsa onlardan vazgeçmiyor, dostluklarını red etmiyor, tâ şeriate ve hakaiki imaniyeye muhalif olmayana kadar…

Mütalaa Ders notları 78 : Kafirlerin Galibiyeti

Evet, bu konu aslında o kadar çok manevi kanundan bahseder ki her biri ayrı bir mütalaa konusu olabilir. Örneğin kafiri dünyada muvaffakiyete götüren nedenler üst satırda şöyle ifade edilmiş: *Ruhundaki hırs, adâvet,.. nefsine  bağlık  ve kendine güven* … Yani , bütün varlığının bağlı olduğu , kendisini istek ve arzuları doğrultusunda ayakta tutan ve faaliyetlerini gerçekleştirmesini sağlayan, ruhunda , yani var oluşunun kaynağında sürekli üretilen hırs, yani şiddetli öfkeli bir istek ve onu bu doğrultuda canlı tutan düşmanlarına karşı galip gelme duygusu , kendine olan çatışmasız , direkt sevgisi ve bu sürtüşmesiz barış ve musalaha halinden gelen  güven hissi onun motivasyonunu yüksek tutuyor,yalpalatmıyor, itimadı kırılmıyor, ihlaslı istemenin kavanin cihetindeki (sevapsız) karşığını alıyor ve bununla neticedeki mükâfata ulaşıyor. Çünkü ihlasla ( yani içten ,tüm duygularıyla yönelerek ve gereğini yerine getirerek) kim ne isterse Allah verir.

 

Bu bereketsiz (ahirete nispeten) kazanımın arka planındaki detaya bu dersten bakabiliriz;

 

….Hem senin dünyaca muvaffaketin, elmasçı ve divane olmuş bir Yahudinin cam parçalarını elmas fiyatıyla aldığı gibi;

 

…..sen de küçücük, kısacık bir zamana, bir hayata, uzun ve daimî ve geniş bir hayatın fiyatını verdiğin için, elbette o had dairesinde galebe edersin.

 

Bir dakikaya bir sene kadar şiddetli hırs, muhabbet, intikam gibi hissiyatla müteveccih olduğun için, ehl-i diyanete muvakkaten tefevvuk edersin.

 

Hem senin aklın, ruhun, kalbin, duyguların; ulvî vazifelerini bırakıp, süflî nefsin ve pis hevesin rezil işlerine iştirak ve yardım ettiklerinden, ehl-i imana dünyada galebe edersin.

 

Ve zâhirde daha sevimli görünürsün.

 

Çünkü, senin akıl ve kalb ve ruhun gayet derecede tedennî ve tereddî ve sukut edip, pis heves ve rezil nefse inkılâp etmişler, mesholmuşlar. Elbette bu cihette, sana Cehennemi ve mazlûm ehl-i imana Cenneti kazandıran bir muvakkat galeben olacak.......

 

Bu muvaffakiyetler onların kendi iradeleriyle yaptıkları bir ticarettir… Yani ……. Bunlar ahireti, dünya hayatına satmış kimselerdir. Onun için bunlardan azap hafifletilmez ve kendilerine bir yerden yardım da gelmez …. Bakara/86……….. Hem……………. Her kim ahiret kazancını isterse, biz onun kazancını artırırız, her kim de dünya kazancını isterse ona da ondan veririz, ama onun ahirette hiçbir nasibi yoktur…. Şûrâ Suresi 20. Ayet

 

İşte bu nedenle ,…………..kâfir, dünyada hasenatının mükâfatını (filcümle) görür.

 

Evet, Mü'min ise, seyyiatının cezasını görür……….. Yani kafiri muvaffak eden duygu, düşünce ve hareketler onda semereye inkılap edip meyve verse de , bu duygu, düşünce ve hareketler Mü’minde olsa seyyiedir, kabahattır, fenadır,suçtur , günahtır. Bu nedenle peşin cezası ahirete kalmadan dünya da çekilir.

 

"Dünyaya, burada kalacağınız kadar, ahirete de, orada kalacağınız kadar çalışınız!"

“Dünya sevgisi bütün günahların başıdır.”

“Dünya ahiretin tarlasıdır”

“Dünya bir binektir”

 

Gibi dünyayı kalben terk etmeye , maişeti için helal dairesinde say etmeye, Allah’a kulluk ile dünyevi mübah işleride uhrevi kazançlara çevirmeye dair bir çok mesele malumdur.

 

Yani, hırs, riya, tamah, haset gibi duygularla dünya talep edilmez. Mü’min nefsine itimat edip böyle bir yola çıksa orada zarar görür..gördürülür.

 

Çünkü hem mümin olup kafir gibi hırslı olmak, riya yapmak iki yüzlü davranmak mümkün değildir. Davranıyor gibi yapmakta o muvaffakiyete tayin edilen şartları karşılamadığından seyyiat olur cezaya inkılap eder…

 

Şimdi buraya kadar yapılan karşılaştırmada enterasan bir zaviye var.. O da şudur;

 

Bu ders hem bir hakikati beyan ederken bir yandan da sanki, kafirin dünyevi galebesi altında ezilen bir mümini teselli ediyor.

 

Bak onlar böyle yaptığı için muvaffak oldular. Sen öyle yaparsan onlar gibi muvaffak olamazsın. Çünkü onlar gibi yapamazsın. Sen bakış açını değiştir. Dünya fanidir. İktisat ve kanaat ile mesudane yaşarsın. kulluğuna dikkat et, akıbet muttakilerindir. Dünya bütün şaşası ile ahirete nispeten zindan hükmündedir. Senin onların alanında başarılı olamaman bir problem değildir.. hem………… Fâtır-ı Hakîm onları dünyanın imâreti için halk etmiştir. Mü'min ibâdına ettiği nimetlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vâhid-i kıyasî yapıp, âkıbetinde, müstehak oldukları Cehenneme teslim eder….(L)  ………..

 

………..Bunun için dünya kâfire cennet (yani âhirete nisbeten), mü'mine cehennemdir (yani saadet-i ebediyesine nisbeten). Yoksa dünyada dahi mü'min yüz derece ziyade mes'uddur, denilmiştir….

 

Üstad , bu mağlubiyet asrında bu hakikati sanki yeis içine girip de müminler ahiretlerini zarar vermesinler kabilinden kaleme almış…

 

Oysa bu hak ,meşru dairede ve hikmet pergelinde Mü’minlerindir.

Din terakkiye mani değildir.

İslâm müminleri , sanata , ticarete , ziraate teşvik etmiş ve sınırlarını belirlemiş ve inkıyat edilmesi ile de binlerce yıl dünya hakimiyet vermiştir eserler meydandadır…

 

Bununla birlikte  ,

 

………..Kur'ân-ı Hakîm, enbiyaları, insanın cemaatlerine terakkiyât-ı mâneviye cihetinde birer pişdar ve imam gönderdiği gibi, yine insanların terakkiyât-ı maddiye suretinde dahi, o enbiyanın herbirisinin eline bazı harikalar verip yine o insanlara birer ustabaşı ve üstad etmiştir; onlara mutlak olarak ittibâa emrediyor.

 

İşte, enbiyaların mânevî kemâlâtını bahsetmekle insanları onlardan istifadeye teşvik ettiği gibi, mu'cizatlarından bahis dahi, onların nazirelerine yetişmeye ve taklitlerini yapmaya bir teşviki işmam ediyor.

 

Hazret-i Nuh'un (aleyhisselâm) bir mu'cizesi olan sefine ve Hazret-i Yusuf'un (aleyhisselâm) bir mu'cizesi olan saat………… terziler  Hazret-i İdris'i (aleyhisselâm)......GİBİ… mu'cizât-ı enbiyayı zikretmesiyle, fen ve san'at-ı beşeriyenin nihayet hududunu çiziyor. En ileri gayâtına parmak basıyor. En nihayet hedeflerini tayin ediyor. Beşerin arkasına dest-i teşviki vurup o gayeye sevk ediyor….

 

Süleyman aleyhisselâm ‘ın emrine verilen havadan bahisle ………….. "Ey insan! Bir abdim HEVÂ-İ NEFSİNİ TERK ETTİĞİ İÇİN havaya bindirdim. SİZ DE NEFSİN TEMBELLİĞİNİ BIRAKIP BAZI KAVÂNÎN-İ ÂDETİMDEN GÜZELCE İSTİFADE ETSENİZ, SİZ DE BİNEBİLİRSİNİZ.

 

Hazret-i Mûsâ aleyhisselâmın ASA mü’cizesinden bahisle………. "Ey insan! Madem Bana itimat eden bir abdimin eline öyle bir asâ veriyorum ki, her istediği yerde âb-ı hayatı onunla çeker. Sen de benim kavânîn-i rahmetime istinat etsen, şöyle ona benzer veyahut ona yakın bir aleti elde edebilirsin. Haydi, et!"

 

Yine, Hazret-i İsâ aleyhisselâmın bir mu'cizesine dair:…………… İsâ aleyhisselâmın nasıl AHLÂK-I ULVİYESİNE İTTİBÂA BEŞERİ SARİHAN TEŞVİK EDER. Öyle de, şu elindeki san'at-ı âliyeye ve tıbb-ı Rabbânîye remzen tergib ediyor. İşte, şu âyet işaret ediyor ki, en müzmin dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise, ey insan ve ey musibetzede benî Âdem! Meyus olmayınız. Her dert, ne olursa olsun, dermanı mümkündür. Arayınız, bulunuz. Hattâ ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür…. "Ey insan! BENİM İÇİN DÜNYAYI TERK EDEN bir abdime iki hediye verdim: biri mânevî dertlerin dermanı, biri de maddî dertlerin ilâcı. İşte, ölmüş kalbler nur-u hidayetle diriliyor. Ölmüş gibi hastalar dahi onun nefesiyle ve ilâcıyla şifa buluyor. Sen de Benim eczahane-i hikmetimde her derdine deva bulabilirsin. ÇALIŞ, BUL. ELBETTE ARARSAN BULURSUN."

 

Yine Hazret-i Dâvud aleyhisselâm’ın demiri hamur gibi yoğurmak,ona şekil vermek mü’cizesin bahisle…………. "Ey benî Âdem! Evâmir-i teklifiyeme itaat eden bir abdimin lisanına ve kalbine öyle bir hikmet verdim ki, herşeyi kemâl-i vuzuhla fasledip hakikatini gösteriyor. Ve eline de öyle bir san'at verdim ki, elinde balmumu gibi demiri her şekle çevirir, halifelik ve padişahlığına mühim kuvvet elde eder. Madem bu mümkündür, veriliyor. Hem ehemmiyetlidir. Hem hayat-ı içtimaiyenizde ona çok muhtaçsınız. Siz de evâmir-i tekvîniyeme itaat etseniz, o hikmet ve o san'at size de verilebilir. Mürur-u zamanla yetişir ve yanaşabilirsiniz."………..Diye muvaffakiyetin rıza-ilahiyeye muvafık tarzını, gayret ve çalışmanın adabını, her şeyin alemde vaz edilen kanunlara muvafık harekete mecbur olduğunu beyan buyuruyor.

 

………. Tevfik isterseniz, kavânin-i âdetullaha tevfik-i hareket ediniz. Yoksa tevfiksizlik ile cevab-ı red alacaksınız….. (T.H)

…………Ve keza, heyet-i içtimaiyede, umumî cereyana muhalefet etmemek lâzımdır. Muhalefet edildiği takdirde, dolabın üstünden düşer, altında kalır…. (İ.İ)

 

Nitekim de öyle olmuştur.

Muvaffakiyetin sevablı şartları müminler tarafından oluşturulamadığından, sevapsız hırslı şartları kafirlerin eline geçmiş ve alem-i İslâm'ın esaretini netice vermiştir.

 

*Sual: Zindan-ı atâlete düştüğümüzün sebebi nedir?*

 

*Cevap: Hayat bir faaliyet ve harekettir. Şevk ise matiyyesidir* ….dedikten sonra bu zindanın zincirlerinden şöyle bahseder…

 

*Yeis,* (ümitsizlik)… *meylüttefevvuk* ( başkalarına üstün gelme meyli)…….. *aculiyet* (acelecilik,sabırsızlık) …. *fikr-i infiradî ve tasavvur-u şahsî* ……….( bireysel fikirle hareket ve kendini düşünme) ……… *acz ve nefsin itimatsızlığı.* . ( kendini aciz görme ,öz güven eksikliği) ……….. karanlıkta kalışımızın temel sebepleridir.

 

Yine Hutbe-İ Şamiyede söz edilen Alem-i İslâmı geri bırakan nedenler ilaahir… bir çok çıkmazın ve açmazı nazara verir , çalışmak isteyenlere çözüm yollarını gösterir..... _( çünkü problemi anlamadan çözemez ve hareketinizi projelendiremezsiniz)_

 

İşte İslâmın hakikatinin yaşanmaması onu küstürünce izzet ile zillet yer değiştirir. Dünya mü’mine bu cihetle zindan ,kafire cennet olur… sonra hakikat gelir ,iman cihetiyle “meyus olma “ akıbet muttakilerindir der teselli verir…………… kafire de en nihayette varacağı yeri gösterir..........Evet her kimin elinde ne var, nefsine ne verilmişse emanettir... niyet,irade,bilgi , kuvvet ve kudretiyle işler,eserler meydana getirir, bir şeyler yapar vs vs... en son mal sahibi alet edevatı, vucut ve imar şartlarındaki esbabı geri alır herkes.eliyle ,diliyle, niyetiyle kazandığı ne ise onunla başbaşa kalır.... *Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır.* Âl-i İmrân Suresi - 180............ *Halbuki biz, refah ve zenginlikleri yüzünden şımarıp azgınlaşan nice memleketleri helâk etmişizdir. İşte onların kaldığı evler, meskenler! Kendilerinden sonra orada pek az bir zaman oturulabilmiştir. Hepsine biz vâris olduğumuz gibi, neticede her şeye vâris olacak da yine biziz...* Kasas / 58. Ayet...... *Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz de sonunda bize döndürüleceksiniz.* ..... Enbiyâ Suresi 35. Ayet

 

 

Evet, elbette bu levhanın tersine dönmesi mümkündür.. o da say ve gayretin , himmet ve fedakarlığın, akıl ile çalışmanın gereğinin yerine getirilmesiyledir…

 

………. *"Neden dünya herkese terakki dünyası olsun da yalnız bizim için tedennî dünyası olsun?....*

 

……. *İslâmiyetin düşmanı olan tedennîyi ona dost göstermek, feleğin ters dönmesine delildir….*

 

..

.

 

 

 

Mütalaa Ders notları 77 : Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler!

İnsanın, aklı, kalbi, nefsi ve sair latifeleri yaşadığı dünyanın hadiseleri daimî bir etki ve etkileşim içindedir.

İmtihan denilen hakikat, ara ara vukua gelen bir durum değildir.

Teyakkuz, intibah, dikkat, teenni, tedbir gibi kavramlar bu sürecin varlığına ve her an aktif olduğuna işaret eden anlamları taşır.

Bu noktada ehl-i dünya tabir edilen , yani ahiretini dünya ile mübadele edenlerin hayat ile ilgili alışverişini ve kendi varlığını sürdürebilmesi için gerekli olan müşteri kitlesini elde edebilmek için özel taktiklere sahiptir.

Bu taktiklerin çoğu gaflet nedeni ile aktif olan ve insanı bu yönüyle istila eden ve anestezi etkisi yapan şeylerden oluşur.

Bu şeyler, İnsanda çabuk alışkanlığa dönebilecek, örfi ve geleneksel birikime sahip, adetler, hurafeler gibi birçok türetme ilgi alanlarına yuvalanan şekliyle hem insan cazip gelir, hem de masum görünen bir yanıltıcı illüzyona sahiptir.

Bu ışıltı ve insanda karşılık bulan yaklaşımlar insan nefsine heves, hedef, tutku, arzu bağlamından sufle verip canlı bir ilgi alanı oluştursa da hakikat karşısında bu hâl derin bir uyku ve uyuşmuşluk halidir.

Çünkü sebep ve sonuçları itibariyle 5 kuruşa değmeyecek şeylerle ciddi alaka kesp etmek ancak gaflet ve divanelikle tarif edilir.

İnsana ebedi yurdunda refakat etmeyecek şeyler ile ilgiyi kesmemek, sürekli mazeretler üretip yapılması gerekeni yapmayı geciktirmek ancak bir tiryakiliğin, müptelalığın eseri olabilir.

Böyle bir durumda olan, hastalığını fark etmeyen ve kendini hayat ile ilgili farkındalığa sahip gören insanlar, hakikat-ı hale karşı sadece zan sahipleridirler.

Üstadın sergüzeşt-i hayatında, işlediğimiz konun üst paragrafında olan ……..gençliğimde en yüksek bir intibah şahikasına çıktığımı sanıyordum. Şimdi anlıyorum ki, o intibah, intibah değilmiş. Ancak, uykunun en derin kuyusunda bulunmaktan ibaret imiş…ifadesi kadar şu anekdot da çok enteresandır:…………….. Aciptir ki, o vakit ben Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye âzâsı idim. Güya ehl-i İslâmın yaralarını tedaviye çalışan bir hekim idim. Halbuki en ziyade hasta bendim. Hasta evvelâ kendine bakmalı; sonra hastalara bakabilir………. Demek ki, insanın intibah sanrılı uykusu öyle kolay fark edilebilir türden dalgınlıklar değilmiş.

Hatta………. Doktora Mektup bahsinde………Bilirsin ki, ömür kısadır, lüzumlu işler pek çoktur. Acaba benim gibi sen dahi kafanı teftiş etsen, malûmatın içinde ne kadar lüzumsuz, faidesiz, ehemmiyetsiz, odun yığınları gibi câmid şeyleri bulursun. Çünkü ben teftiş ettim, çok lüzumsuz şeyleri buldum. İşte o fennî malûmatı, o felsefî maarifi faideli, nurlu, ruhlu yapmak çaresini aramak lâzımdır. SEN DAHİ CENÂB-I HAKTAN BİR İNTİBAH İSTE Kİ, senin fikrini Hakîm-i Zülcelâlin hesabına çevirsin, tâ o odunlara bir ateş verip nurlandırsın. Lüzumsuz maarif-i fenniyen, kıymettar maarif-i İlâhiye hükmüne geçsin….diye salık verirken , insanın alemine aldığı şeylerin mahiyet ve niteliği itibariyle bir işleme , belki bir ameliyat-ı cerrahiyeye ihtiyacı olduğu kat’idir.

 

Yoksa insan , kanayan yara ile gülü,

Darağacı ile sehpayı,

Lehinde olan ile aleyhinde olanı,

Şah damarına çöreklenmiş düşmanını fark edemez.

İşte hidayet denilen altın mihenk bu ayrımı yapar.

Öyleyse her dem hidayet hali üzerinde bir mazhariyet-i münkeşifi için dikkat ve uyanıklık hali lazımdır.

Bu uyanıklık hali ise ancak takva ve amel-i salih ile insanın hayat yolculuk heybesine ihsan edilir…

 

Evet, bu dersin girişinde geçen “Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler!” ibaresinde ehl-i dünya ile ilişkilere dikkat çeken bir merdivene adım atmış ve durumun titizliğine dikkat çekip……….. Umûr-u diniyede müsamaha veya teşebbühle medenîlere yanaşmayın……..demiş…

 

Onların laubalikleri, şımarıklıkları, firavunlaşmış nefisleri ruhsatlarla , toleransalarla okşanılmaz. Dine ait meselelerin ciddiyeti  hoşgörü adı altında terk edilip, onlarla aynı seviyeye inmek, onlara benzemek  tavrı gibi bir yaklaşımda bulunulmaz.

Eğer yaklaşırsanız , onların ahiret bedelli aldıkları dünya karşı  , sizlerin onlara sağlayacağınız kurbiyet müsavi gelmez. Ve siz bu bedele mukabele edebilecek fedaya muktedir olamazsınız. Çünkü vicdanınız ve imanınız buna direnecektir.

 

Ancak fena şeylerin fena tesir etmesi , hissi etkilemesi, mukavemet edilemeyecek taşkın duyguları uyarması bir risktir. Unutmamalı ki, bir insan günah işlemeye başladığında o günahta şeytanla yalnız kalır.

Her günahın içinde olan ümit kırıcı kirli etki iradeyi zayıflatır. En sonunda “Herçi-bâd-âbâd” dedirtir. Belki daha o günahı terk edemeyecek alışkanlığa düçar olur.

Bu nedenle sınır “şüphe” ile tanımlanmıştır. Yani şüphe veriyorsa yaklaşma ve terk et…

 

Kısaca , yanlışa ,günaha, hisse hitap eden şeylere karşı insan iradesi zayıftır.

Ehl-i dünya bunu keramet derecesinde bilir. O nedenle tesirini tahşidat ile oluşturur………….. mütemadiyen ehl-i dalâlet nazar-ı dikkati şu hayata celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celb etmiş ki, ednâ bir hâcât-ı hayatiyeyi büyük bir mesele-i diniyeye tercih ettiriyor….denilmiş……… çocuklar ve serseriler gibi, büyük makamlarda bulunan insanlar ve mesture hanımlar dahi o cazibeye kapılıp hakikî vazifelerini tatil ederek iştirak ediyorlar…..diye söylenmiş.

 

"Yırt bunları. Şu güzel bahar mevsiminde yolculuk bizim nemize lâzım?" der. Her bir desise ile onu iknaa çalışır. Hattâ o biçare, ona biraz meyl eder………….Evet, insan aldanır…şekliyle hadise ifade edilmiş.

 

Yani onlar sizden istifade ederken siz onlardan zarar görürsünüz…

Asla bu aranızda olan boşluğu dolduramazsınız…Hem ne ile doldurabilirsiniz………..Ahiretini

Dünyaya satmış insanlara ne verirseniz sizden razı olurlar ve hangi tavizi verirseniz sizinle barışırlar…??? Bu şartlarda böyle bir uzlaşı noktası yoktur.

İşte bu durumda bu yakınlaşma sizi içine düşürecek bir çukura dönüşe bilir.

Bu nedenle………….. Lâübâliler ruhsatlarla okşanılmaz; azîmetlerle, şiddetle ikaz edilir…….. emredilmiştir.

 

Eğer bu risk fark edilmez, müsamaha ile bir müsalaha noktası aranılmaya devam edilse bidatler , teviller , hatarlı içtihadlar dine zarar verir. Din bundan razı olmadığı ve böyle bir davranışa ihtiyaç duymadığı, vafi ve kafi prensiplere ebediyen haiz olduğundan bir tokatla , bu tahrişatı yapanları o derin dereye düşürür.

 

Demek ki, tebliğde nâsı hakka davet etmekte ciddiyet, vakar bir tavr-ı esastır.

Demek ki, zamanın dehşeti, medeni denilen bedevilerin adetleri, gaflet halinde olan insanı tesir altına alabilecek özelliktedir.

Demek ki, sırat-ı müstakim hattından ayrılmamak çok önemlidir.

Demek ki, insanın en mühim ilgi dairesi kendisi ve ailesi ile ilgili önceliğe sahiptir.

Demek ki, cemaat halinde kalmak bir kale içinde güvende olmak gibidir.

Demek ki, aldatıcı ışıklar, fanteziler insanın muhakemesini olumsuz etkileyen ve mahiyetinde bulunan menhus cazibeyle kendine çeken tuzak hislerle hazırlanmıştır.

Demek ki, uyanık olmak için bize lazım olan :

1. Uyanma, uyanış,

2. Uyanık olma, göz açıklığı, gāfil olmama,

3. Olan bir şeyden ibret alma, ders alma,

4. Duyularda meydana gelen hareket ve teyakkuz anlamlarına gelen İNTİBAH imiş.

 

..

.

Mütalaa Ders notları 76 : Tevazu / Nimet

İ'lem eyyühe'l-aziz! Cenâb-ı Hakkın verdiği nimetleri söyleyip ilân ve tahdis-i nimet etmek, bazan gurura ve kibre incirar eder.

 

…………. İnsanın eğitilmemiş ve yerini bulup oturmamış  nefsi eğilimlerinin genelinde sahip edildiği nimetler üzerinde hak iddia etmek,  geliş süreçlerinin kendi kontrolünde olduğunu düşünmek gibi baskın duyguları vardır.  Bu nedenle eğer nimet veren aleminde bilinç bir şekilde tespit edilmemiş ise iyi niyetli olarak çıktığı nimeti ve vereni bildirme niyeti birkaç adım sonra kendine dönük bir hâl  alabilir. Hadiseye kendi şerik olarak vasıflandırabilir.

Örneğin,

Kabiliyetim dolayısıyla,

Çok çalıştım,

Çok istedim,

Çok bekledim,

Bütün düşüncelerim ona ulaşmak için seferber oldu,

Tırnaklarımla kazıdım,

Saçımı süpürge ettim gibi hali hazır kalıp cümle ifadeleri ile mazhar edildiği durumu ifsad eder, nimeti hakkında külfete çevirip imtihan sebebi yapar belki bir ömür elinden alınmasının diyetini , ya da elinde kalıp gaflette kalmanın diyetini öder.

 

Kārûn’un helâk olmasına sebep olan "Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım"  türünde bir ifade meseli gibi bir hadise böyle sözlere mukabil sonucun kişinin aleyhinde neticelenmesi anlamına gelir.

 

Bu noktada Kārûn hadisesinin gelişimine kısaca değinelim..

 

Kārûn Mûsâ’nın kavmindendi. O, gücüne dayanarak onlara haksızlık etmekteydi. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki sadece anahtarlarını güçlü kuvvetli bir ekip bile zor taşırdı. Halkı ona şöyle demişti: “Sakın şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.

 

"Allah'ın sana verdiklerinden yararlanarak ahiretini kazanmaya çalış. Pek tabii, bu dünyadaki nasibini de unutma. Allah nasıl sana iyilikte bulunduysa, sen de başkalarına öylece iyilikte bulun. Sakın yeryüzünde bozgunculuk, karışıklık çıkarmaya çalışma. Çünkü hiç şüphen olmasın, Allah bozguncuları sevmez!" (Kasas, 76-77)

 

Buna karşılık Karun, sahip olduklarına ait düşüncesini : "Bu servet bendeki bilgi sayesinde bana verildi!.."  demişti.

 

Allah C.C  ise onun bu ifadelerine karşılık olarak :  "Oysa, Allah'ın, ondan önceki kuşaklardan, ondan daha güçlü ve ondan daha fazla servet toplamış nicelerini (kendilerini bu üstünlük ve büyüklük duygusuna kaptırmaları yüzünden) yok ettiğini bilmiyor muydu?Ama, şu var ki, suçluluğu kesinleşmiş olanlara (artık) günahlarından sual olunmaz!.." (Kasas, 78)

 

Evet, Kārûn Rivayete göre Hz. Mûsâ’nın amcasının oğlu idi. Önce Hz. Mûsâ’ya iman etmişti. Mûsâ (A.S)’dan sonra Tevrat’ı en güzel okuyan oydu. Başlangıçta fakirdi. Hz. Mûsâ’nın duası bereketiyle kendisine simyâ, yâni kıymetli maddelerden altın yapma ilmi verildi. Ticârette çok başarılı idi. Kısa zamanda büyük bir servet sahibi oldu. Daha sonra bu servetin ve bir kısım insanların ona imrenmesi, eline bakması gibi kışkırtıcı durumlar sebebi ile işin başında onda olmayan duygular, ,hırs, haset gibi kontrolü zor hisler olarak ortaya çıktı. Hz. Musa A.S aleyhine geçti, ona başkaldıranların safına iltihak etti.

 

Ve onun önceki halini de bilen ve etrafında olan iyi insanlar tarafından ona yapılan ikaz üzerine  ise azgınlaşan nefsi iradi payını kast ederek sahiplik iddiasıyla,

 

Evet, bu bende gördükleriniz benim bilgim ,çabam, çalışmam ,deneyimlerim, aklım ve yaptığım işi neyi ne zaman yapacağımı bilmem sayesinde oldu.. dedi…

 

İşte ondan sonra da kanıtlanmış ve kanıksanmış bile bile ve isteyerek ve de kasten işlediği bu suç sebebi ile hakkında verilen hüküm – cürmü sabit olduğundan neden böyle yaptın, niye böyle davrandın diye sorgusuz bir şekilde- icra edildi ve tüm iddia ettiği malı, mülkü, canı ve ameli  ile birlikte zayi olup gitti…

 

Demek ki, küfran-ı nimet çok ciddi anlamda sınırı aşmak manasını taşıyor. İçinde ihanet barındırıyor. Şirk taşıyor ve Allah’ın şiddetli gazabını üzerine çekiyor.

 

Bununla birlikte eşya ile olan münasebetin fazla olması , dünyaya olan ilginin artması insanda bazı tamah ve düşkünlük hallerinin meydana çıkmasına neden olabiliyor.Meşguliyetler bazı vaz geçilmesi zor bağlılıklar meydana getirip tüm dikkati üzerinde toplayabiliyor. Bu nedenle şükretmek, nimeti vereni düşünmek ve anmak bu tehlikeli gidişin önünde bir set gibi duran manevi sınırlar oluşturuyor.

 

Evet, ilgili paragrafta ; *Cenâb-ı Hakkın verdiği nimetleri söyleyip ilân ve tahdis-i nimet etmek, bazan gurura ve kibre incirar eder*..denildiği gibi , gurur ve kibre düşüp başımızı belaya sokmamak için nimeti, nimeti veren ile zikretmek, nefsin olaya müdahalesine de bilinçli bir şükürle mani olmak gayet ehemmiyetlidir.

 

Burada hassas bir noktaya dikkat çekelim..Tahdisi Nimet denilen hadise de………yani kulun, Rabbinin kendisine verdiği nimetlerin bilincinde olması ile Allah tarafından ona verilen bu nimetleri Allah’ın verdiğini  her vesile ile dile getirmesi hengamında …. Kārûn gibi kendi maharetinden, kabiliyetinden, bilgi ve aklından, deneyi m ve çabasının etkisinden söz etmemeye özen göstermesi ve titiz davranması çok ciddi bir esastır. Çünkü nimetin ona ulaşmasında onun irade ve isteğinin çekici nedenliği o nimetin varlığına ve onu meydana getiren sebeplerin toplanım işlenmesi ve netice vermesi noktasında vazifelendirilmesine nispeten hiç hükmündedir. Bir nimetin bir yaratılmışa ulaşmasının tek bir hakiki sebebi vardır, oda Allah’ın yarattıklarına yönelik tecelli eden rahmet ve merhametidir. Bu bağlamda insanın iştirak budalası olan tezkiyesiz nefsi şeytanında telkini ile bu eşiğe geldiğinde , "El- hamdü lillah" ve "Eş-Şükrü lillah" ile tard edilip haddi bildirilmelidir. Nimetin icat edicisi olmadığından ve sadece muhtacı olduğun onun hakkı bu çizgi üzerinde istikamet ve edeple durmaktır.

 

Tekrar yinelersek nimetleri anmaktaki denge noktası onu verenin adı ve ihsanını unutmamaktır. Bununla birlikte söz konusu olarak aldığımız satırın devamında ifade edilen;

 

Tevazu kastıyla da o nimetleri ketmetmek iyi değildir…..konusu da apayrı bir hassasiyete sahiptir.

 

Bu mesele hem mizaca bağlı doğal bir hâl olabilirken, hem de kasdi olarak insanı davranışsal sorumluluk altına sokmaya da neden olan yapmacık bir tavra dönüşebilir bir durumdur.( Yapmacık olan şekli tamamen aşikâre riyayı gösterdiğinden  ve bu nedenle izah  gerekliliği bulunmadığından  lele alınmayacaktır)

 

Evet, bazı insanlar yaratılış itibariyle çekingen mizaçlıdır.Bu insanlar hem kendilerine isabet eden nimeti hem de musibeti pek dillendiremezler. Musibetler dillendirildiğinde şikâyete dönüşebilirken, nimetler şükre vesile olabildiğinden ikisi aynı kategoride değerlendirilmemelidir. Yukarıda Tahdis-i Nimet bağlamında ifade edildiği gibi bir dengede nimeti vereni ile birlikte anmak , şükürle yâd etmek aynı zamanda bir ibadettir..…….    Rabbinin lutuflarını şükranla anRabbinin nimetlerini anlat da anlat olarak da meal verilen  Duhâ Suresi    11. Ayet bu ulvi anışa yönelik emrin Kur’ani bir beyanıdır.

 

Dolayısıyla mizaç her ne kadar baskın bir karakter eğilimi olsa da hakikate ve izharına karşı  irade ile istikametini bulabilir bir esnekliğe ve özelliğe sahip bir mahiyettedir. Bu nedenle nimetlerin Allah namına zikrinin lüzum olduğu yerde ileri sürülmeli ve bir ibadet ve kulluk bilinci ile hamd ve şükür vazifesini yerine getirmelidir. Böyle bir durumda tercihen alçak gönüllülük adına bir tavra bürünmek , tevazu değil , ehemmiyetli bir ubudiyet vazifesini ihmal ve ihlâldir. İnsan bu durumda hakkın hatırını gözetmediğinden mesul olur. Hem nimetleri tadat ederken Allah’ı anmak , onun Mün’im oluşunu zikretmek ona karşı saygın ile bir boyun eğiş olduğundan gerçek tevazudur. Bu bağlamda  hak namına halka gösterilen tevazu da ona gösterilen tevazua dahildir. Demek bu noktada inamı ve mün’imi anmaktan içtinap caiz değildir.

 

Evet,

 

 Binaenaleyh, ifrat ve tefritten kurtulmak için istikamet mizanına müracaat edilmeli. Şöyle ki:

 

Herbir nimetin iki veçhi vardır. Bir veçhi insana aittir ki, insanı tezyin eder, (süsler, zenginleştirir, güzel gösterir)  medar-ı lezzeti olur. Halk içinde temayüze (seçkinliğe ,  ayrıcalıklığa, bir çeşit üstünlüğe)  sebep olur………  ve ayrıca bu durum…………Övünme sebebi  anlamına gelen ….Mucib-i fahr olur, ….ve insanı  bu övünme ve buna bağlı taşkın hissiyat ile …….. sarhoş olur. Mâlik-i Hakikîyi unutur. En nihayet …..(Kārûn gibi)…….. kibir ve gurur kuyusuna düşürtür………… Evet, kibir ve gurur kuyusuna düşen birisi ise şeytana tabi olduğundan onun gibi iki dünya da rezil ve maskara olur ………El-Iyâzu Billah……

 

Evet,

 

İkinci veçhi ise, ( hakikatte olması gereken şekliyle) in'am edene bakar ki, keremini izhar, derece-i rahmetini ilân, in'âmını ifşa, esmâsına şehadet eder……….

 

Binaenaleyh, tevazu, ancak birinci vecihte tevazu olabilir……yani,ona verilen nimetler ile süslenmesi, edindiği seçkinlik,sair halklara göre farklılık ve ayrıcalıklık durumda göstereceği şakirin tavrıdır… eğer öyle olmaz ise …… Ve illâ küfranı tazammun etmiş olur.. yani, o nimetlerin ona verilişini  kendi kabiliyetine bağlasa, onunla kendi nefsini medh ve sena etse  o zaman o nimetleri verenin hakkını vermeyerek, onun rahmet ve inayet elinin üstünü örterek hakikati gizlediğinden o nimetlerin değer ve gerçek mahiyetinin taşıdığı manayı setretmekle hem nimetlere hem de o nimetleri verene karşı ihanet etmiş olur.

 

Evet,

 

Tahdis-i nimet dahi, ikinci vecihle mânevî bir şükür olmakla Memduh ( övülmeye, takdire layık)  olur…….. Yani nimeti vereni görerek, onun ikramını anıp göstererek, rahmetinin derecelerini nazara vererek, onun rahmetini  hem nefsine ,hem kalbine, hem ruhuna, hem sair minnet ve alicenap  duygularına ifşa ile ilân ederek , Rahman, Rahim, Kerim,Mün’im gibi esmalarının bu lütuf ve inayet tecellilerine şahitlik ederek takındığı tavır manevi bir şükürdür.

 

Ayrıca yine Tahdis-i Nimet ölçüsünde muvafık gelen tevafuk eden yerlerde kendi dünyasında şahit olup tasdik ile ikrar ettiği manaları başkalarının enzarına da izhar etmek gayet münasip bir davranış, şükre vesile olacak bir hizmettir.

 

Evet,

 

Yoksa, kibir ve gururu tazammun ettiğinden mezmumdur……yani bir nevi inam edilenleri gasp etmek, nimetleri zimmetine geçirmek, hiçbir gücü kudreti olmadığı halde kendine acz ve fakrına nisbetle verilen , hem imtihanı için teklif edilen nimetlerin üzerine çökmek ,o verilmiş nimetlerle kibirlenip,onları  kendini övmeye vesile etmek  aşağılık bir durum olarak görünmüş , hak ve hakikatçe kınanmıştır.

 

Ancak,

 

Tevazu ile tahdis-i nimet, şöylece bir içtimâları var:….yani esasen ……… Nefsini mal sahibi görmeyip, iktidar ve ihtiyarına güvenmeden Alçak gönüllü, kibirden uzak bir şekilde sade ve gösterişsiz olmak ile Nimeti anlatmak, nimetin nereden ve kimden geldiğini gizlememek, nimeti vereni ve göndereni hatırda tutmak, nimetin Cenâb-ı Hak’tan geldiğini saklamayıp  ilân etmenin bir araya gelebileceği bir nokta bulunmatadır…Şöyle ki:

 

Bir adam hediye olarak bir palto birisine veriyor. Paltoyu giyen adama, başka bir adam "Ne kadar güzel oldun" dediğine karşı,  "Güzellik paltonundur" dediği zaman, tevazu ile tahdis-i nimeti cem etmiş olur.

 

Üstadın konuyu bir başka ifade ediş şekliyle………..

 

Meselâ, nasıl ki murassâ  ( süslü) ve müzeyyen ( zinetli) bir elbise-i fâhireyi  ( değerli bir elbiseyi) biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk ( insanlar) sana dese, "Maşaallah, çok güzelsin, çok güzelleştin." Eğer sen tevazukârâne ( Alçak gönüllülükle)  desen, "Hâşâ, ben neyim? Hiç! Bu nedir, nerede güzellik?" O vakit küfrân-ı nimet olur ve hulleyi sana giydiren mahir san'atkâra karşı hürmetsizlik olur………Yani onun senin üzerinde olan nimeti üzerine güya alçak gönüllülükle bir perde çeker , nimetle onu veren arasına giren tevazu tavrı ile o elbiseyi sana giydiren sanatkarın görünmemesine neden olursun……..Bu da hürmetsizlik bir manada da gereksiz işgüzarlık etmek demektir.

 

Eğer müftehirâne desen, "Evet, ben çok güzelim. Benim gibi güzel nerede var? Benim gibi birini gösteriniz." O vakit, mağrurâne bir fahirdir…………Çünkü o elbise senin eserin ve sanatın değildir. Onu sana veren başkasıdır. Dolayısıyla icad ve varlığına müdahil olmadığın bir şey üzerinde hak iddia etmek ve sana ait olmayan kabiliyetler ile övünmek gururlu bir şekilde kendini sena etmen anlamına gelir.

 

İşte, fahirden, ( gereksiz ve haksız övünmekten )  küfrandan  ( gerçeği gizleyip, işin hakikatini örtmekten ) kurtulmak için demeli ki:

 

"Evet, ben güzelleştim…. ( işte şimdi o elbise ile onu sana giydirenin zatın senin üzerindeki sanatlı tasarrufunu ,iş bilirliğini ve maharetini  gizlemeyip kabul ettin, ) …… Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir; benim değildir."……( diyerek de sende görünen güzelliğin kaynağını gösterip ilan ettin)…….

 

İşte "Evet, ben güzelleştim. Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir..ifadesi tem tahdis-i nimeti ( Nimet sahibini unutmamayı , onu gizlememeyi, anmaktan çekinmemeyi) hem de tevazuyu ( alçak gönüllü, al-i cenap olmayı) bir araya getiren bir ifade-i hakikat  biçimidir.

.