27.3.26

Mütalaa Ders notları 77 : Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler!

İnsanın, aklı, kalbi, nefsi ve sair latifeleri yaşadığı dünyanın hadiseleri daimî bir etki ve etkileşim içindedir.

İmtihan denilen hakikat, ara ara vukua gelen bir durum değildir.

Teyakkuz, intibah, dikkat, teenni, tedbir gibi kavramlar bu sürecin varlığına ve her an aktif olduğuna işaret eden anlamları taşır.

Bu noktada ehl-i dünya tabir edilen , yani ahiretini dünya ile mübadele edenlerin hayat ile ilgili alışverişini ve kendi varlığını sürdürebilmesi için gerekli olan müşteri kitlesini elde edebilmek için özel taktiklere sahiptir.

Bu taktiklerin çoğu gaflet nedeni ile aktif olan ve insanı bu yönüyle istila eden ve anestezi etkisi yapan şeylerden oluşur.

Bu şeyler, İnsanda çabuk alışkanlığa dönebilecek, örfi ve geleneksel birikime sahip, adetler, hurafeler gibi birçok türetme ilgi alanlarına yuvalanan şekliyle hem insan cazip gelir, hem de masum görünen bir yanıltıcı illüzyona sahiptir.

Bu ışıltı ve insanda karşılık bulan yaklaşımlar insan nefsine heves, hedef, tutku, arzu bağlamından sufle verip canlı bir ilgi alanı oluştursa da hakikat karşısında bu hâl derin bir uyku ve uyuşmuşluk halidir.

Çünkü sebep ve sonuçları itibariyle 5 kuruşa değmeyecek şeylerle ciddi alaka kesp etmek ancak gaflet ve divanelikle tarif edilir.

İnsana ebedi yurdunda refakat etmeyecek şeyler ile ilgiyi kesmemek, sürekli mazeretler üretip yapılması gerekeni yapmayı geciktirmek ancak bir tiryakiliğin, müptelalığın eseri olabilir.

Böyle bir durumda olan, hastalığını fark etmeyen ve kendini hayat ile ilgili farkındalığa sahip gören insanlar, hakikat-ı hale karşı sadece zan sahipleridirler.

Üstadın sergüzeşt-i hayatında, işlediğimiz konun üst paragrafında olan ……..gençliğimde en yüksek bir intibah şahikasına çıktığımı sanıyordum. Şimdi anlıyorum ki, o intibah, intibah değilmiş. Ancak, uykunun en derin kuyusunda bulunmaktan ibaret imiş…ifadesi kadar şu anekdot da çok enteresandır:…………….. Aciptir ki, o vakit ben Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye âzâsı idim. Güya ehl-i İslâmın yaralarını tedaviye çalışan bir hekim idim. Halbuki en ziyade hasta bendim. Hasta evvelâ kendine bakmalı; sonra hastalara bakabilir………. Demek ki, insanın intibah sanrılı uykusu öyle kolay fark edilebilir türden dalgınlıklar değilmiş.

Hatta………. Doktora Mektup bahsinde………Bilirsin ki, ömür kısadır, lüzumlu işler pek çoktur. Acaba benim gibi sen dahi kafanı teftiş etsen, malûmatın içinde ne kadar lüzumsuz, faidesiz, ehemmiyetsiz, odun yığınları gibi câmid şeyleri bulursun. Çünkü ben teftiş ettim, çok lüzumsuz şeyleri buldum. İşte o fennî malûmatı, o felsefî maarifi faideli, nurlu, ruhlu yapmak çaresini aramak lâzımdır. SEN DAHİ CENÂB-I HAKTAN BİR İNTİBAH İSTE Kİ, senin fikrini Hakîm-i Zülcelâlin hesabına çevirsin, tâ o odunlara bir ateş verip nurlandırsın. Lüzumsuz maarif-i fenniyen, kıymettar maarif-i İlâhiye hükmüne geçsin….diye salık verirken , insanın alemine aldığı şeylerin mahiyet ve niteliği itibariyle bir işleme , belki bir ameliyat-ı cerrahiyeye ihtiyacı olduğu kat’idir.

 

Yoksa insan , kanayan yara ile gülü,

Darağacı ile sehpayı,

Lehinde olan ile aleyhinde olanı,

Şah damarına çöreklenmiş düşmanını fark edemez.

İşte hidayet denilen altın mihenk bu ayrımı yapar.

Öyleyse her dem hidayet hali üzerinde bir mazhariyet-i münkeşifi için dikkat ve uyanıklık hali lazımdır.

Bu uyanıklık hali ise ancak takva ve amel-i salih ile insanın hayat yolculuk heybesine ihsan edilir…

 

Evet, bu dersin girişinde geçen “Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler!” ibaresinde ehl-i dünya ile ilişkilere dikkat çeken bir merdivene adım atmış ve durumun titizliğine dikkat çekip……….. Umûr-u diniyede müsamaha veya teşebbühle medenîlere yanaşmayın……..demiş…

 

Onların laubalikleri, şımarıklıkları, firavunlaşmış nefisleri ruhsatlarla , toleransalarla okşanılmaz. Dine ait meselelerin ciddiyeti  hoşgörü adı altında terk edilip, onlarla aynı seviyeye inmek, onlara benzemek  tavrı gibi bir yaklaşımda bulunulmaz.

Eğer yaklaşırsanız , onların ahiret bedelli aldıkları dünya karşı  , sizlerin onlara sağlayacağınız kurbiyet müsavi gelmez. Ve siz bu bedele mukabele edebilecek fedaya muktedir olamazsınız. Çünkü vicdanınız ve imanınız buna direnecektir.

 

Ancak fena şeylerin fena tesir etmesi , hissi etkilemesi, mukavemet edilemeyecek taşkın duyguları uyarması bir risktir. Unutmamalı ki, bir insan günah işlemeye başladığında o günahta şeytanla yalnız kalır.

Her günahın içinde olan ümit kırıcı kirli etki iradeyi zayıflatır. En sonunda “Herçi-bâd-âbâd” dedirtir. Belki daha o günahı terk edemeyecek alışkanlığa düçar olur.

Bu nedenle sınır “şüphe” ile tanımlanmıştır. Yani şüphe veriyorsa yaklaşma ve terk et…

 

Kısaca , yanlışa ,günaha, hisse hitap eden şeylere karşı insan iradesi zayıftır.

Ehl-i dünya bunu keramet derecesinde bilir. O nedenle tesirini tahşidat ile oluşturur………….. mütemadiyen ehl-i dalâlet nazar-ı dikkati şu hayata celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celb etmiş ki, ednâ bir hâcât-ı hayatiyeyi büyük bir mesele-i diniyeye tercih ettiriyor….denilmiş……… çocuklar ve serseriler gibi, büyük makamlarda bulunan insanlar ve mesture hanımlar dahi o cazibeye kapılıp hakikî vazifelerini tatil ederek iştirak ediyorlar…..diye söylenmiş.

 

"Yırt bunları. Şu güzel bahar mevsiminde yolculuk bizim nemize lâzım?" der. Her bir desise ile onu iknaa çalışır. Hattâ o biçare, ona biraz meyl eder………….Evet, insan aldanır…şekliyle hadise ifade edilmiş.

 

Yani onlar sizden istifade ederken siz onlardan zarar görürsünüz…

Asla bu aranızda olan boşluğu dolduramazsınız…Hem ne ile doldurabilirsiniz………..Ahiretini

Dünyaya satmış insanlara ne verirseniz sizden razı olurlar ve hangi tavizi verirseniz sizinle barışırlar…??? Bu şartlarda böyle bir uzlaşı noktası yoktur.

İşte bu durumda bu yakınlaşma sizi içine düşürecek bir çukura dönüşe bilir.

Bu nedenle………….. Lâübâliler ruhsatlarla okşanılmaz; azîmetlerle, şiddetle ikaz edilir…….. emredilmiştir.

 

Eğer bu risk fark edilmez, müsamaha ile bir müsalaha noktası aranılmaya devam edilse bidatler , teviller , hatarlı içtihadlar dine zarar verir. Din bundan razı olmadığı ve böyle bir davranışa ihtiyaç duymadığı, vafi ve kafi prensiplere ebediyen haiz olduğundan bir tokatla , bu tahrişatı yapanları o derin dereye düşürür.

 

Demek ki, tebliğde nâsı hakka davet etmekte ciddiyet, vakar bir tavr-ı esastır.

Demek ki, zamanın dehşeti, medeni denilen bedevilerin adetleri, gaflet halinde olan insanı tesir altına alabilecek özelliktedir.

Demek ki, sırat-ı müstakim hattından ayrılmamak çok önemlidir.

Demek ki, insanın en mühim ilgi dairesi kendisi ve ailesi ile ilgili önceliğe sahiptir.

Demek ki, cemaat halinde kalmak bir kale içinde güvende olmak gibidir.

Demek ki, aldatıcı ışıklar, fanteziler insanın muhakemesini olumsuz etkileyen ve mahiyetinde bulunan menhus cazibeyle kendine çeken tuzak hislerle hazırlanmıştır.

Demek ki, uyanık olmak için bize lazım olan :

1. Uyanma, uyanış,

2. Uyanık olma, göz açıklığı, gāfil olmama,

3. Olan bir şeyden ibret alma, ders alma,

4. Duyularda meydana gelen hareket ve teyakkuz anlamlarına gelen İNTİBAH imiş.

 

..

.

Mütalaa Ders notları 76 : Tevazu / Nimet

İ'lem eyyühe'l-aziz! Cenâb-ı Hakkın verdiği nimetleri söyleyip ilân ve tahdis-i nimet etmek, bazan gurura ve kibre incirar eder.

 

…………. İnsanın eğitilmemiş ve yerini bulup oturmamış  nefsi eğilimlerinin genelinde sahip edildiği nimetler üzerinde hak iddia etmek,  geliş süreçlerinin kendi kontrolünde olduğunu düşünmek gibi baskın duyguları vardır.  Bu nedenle eğer nimet veren aleminde bilinç bir şekilde tespit edilmemiş ise iyi niyetli olarak çıktığı nimeti ve vereni bildirme niyeti birkaç adım sonra kendine dönük bir hâl  alabilir. Hadiseye kendi şerik olarak vasıflandırabilir.

Örneğin,

Kabiliyetim dolayısıyla,

Çok çalıştım,

Çok istedim,

Çok bekledim,

Bütün düşüncelerim ona ulaşmak için seferber oldu,

Tırnaklarımla kazıdım,

Saçımı süpürge ettim gibi hali hazır kalıp cümle ifadeleri ile mazhar edildiği durumu ifsad eder, nimeti hakkında külfete çevirip imtihan sebebi yapar belki bir ömür elinden alınmasının diyetini , ya da elinde kalıp gaflette kalmanın diyetini öder.

 

Kārûn’un helâk olmasına sebep olan "Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım"  türünde bir ifade meseli gibi bir hadise böyle sözlere mukabil sonucun kişinin aleyhinde neticelenmesi anlamına gelir.

 

Bu noktada Kārûn hadisesinin gelişimine kısaca değinelim..

 

Kārûn Mûsâ’nın kavmindendi. O, gücüne dayanarak onlara haksızlık etmekteydi. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki sadece anahtarlarını güçlü kuvvetli bir ekip bile zor taşırdı. Halkı ona şöyle demişti: “Sakın şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.

 

"Allah'ın sana verdiklerinden yararlanarak ahiretini kazanmaya çalış. Pek tabii, bu dünyadaki nasibini de unutma. Allah nasıl sana iyilikte bulunduysa, sen de başkalarına öylece iyilikte bulun. Sakın yeryüzünde bozgunculuk, karışıklık çıkarmaya çalışma. Çünkü hiç şüphen olmasın, Allah bozguncuları sevmez!" (Kasas, 76-77)

 

Buna karşılık Karun, sahip olduklarına ait düşüncesini : "Bu servet bendeki bilgi sayesinde bana verildi!.."  demişti.

 

Allah C.C  ise onun bu ifadelerine karşılık olarak :  "Oysa, Allah'ın, ondan önceki kuşaklardan, ondan daha güçlü ve ondan daha fazla servet toplamış nicelerini (kendilerini bu üstünlük ve büyüklük duygusuna kaptırmaları yüzünden) yok ettiğini bilmiyor muydu?Ama, şu var ki, suçluluğu kesinleşmiş olanlara (artık) günahlarından sual olunmaz!.." (Kasas, 78)

 

Evet, Kārûn Rivayete göre Hz. Mûsâ’nın amcasının oğlu idi. Önce Hz. Mûsâ’ya iman etmişti. Mûsâ (A.S)’dan sonra Tevrat’ı en güzel okuyan oydu. Başlangıçta fakirdi. Hz. Mûsâ’nın duası bereketiyle kendisine simyâ, yâni kıymetli maddelerden altın yapma ilmi verildi. Ticârette çok başarılı idi. Kısa zamanda büyük bir servet sahibi oldu. Daha sonra bu servetin ve bir kısım insanların ona imrenmesi, eline bakması gibi kışkırtıcı durumlar sebebi ile işin başında onda olmayan duygular, ,hırs, haset gibi kontrolü zor hisler olarak ortaya çıktı. Hz. Musa A.S aleyhine geçti, ona başkaldıranların safına iltihak etti.

 

Ve onun önceki halini de bilen ve etrafında olan iyi insanlar tarafından ona yapılan ikaz üzerine  ise azgınlaşan nefsi iradi payını kast ederek sahiplik iddiasıyla,

 

Evet, bu bende gördükleriniz benim bilgim ,çabam, çalışmam ,deneyimlerim, aklım ve yaptığım işi neyi ne zaman yapacağımı bilmem sayesinde oldu.. dedi…

 

İşte ondan sonra da kanıtlanmış ve kanıksanmış bile bile ve isteyerek ve de kasten işlediği bu suç sebebi ile hakkında verilen hüküm – cürmü sabit olduğundan neden böyle yaptın, niye böyle davrandın diye sorgusuz bir şekilde- icra edildi ve tüm iddia ettiği malı, mülkü, canı ve ameli  ile birlikte zayi olup gitti…

 

Demek ki, küfran-ı nimet çok ciddi anlamda sınırı aşmak manasını taşıyor. İçinde ihanet barındırıyor. Şirk taşıyor ve Allah’ın şiddetli gazabını üzerine çekiyor.

 

Bununla birlikte eşya ile olan münasebetin fazla olması , dünyaya olan ilginin artması insanda bazı tamah ve düşkünlük hallerinin meydana çıkmasına neden olabiliyor.Meşguliyetler bazı vaz geçilmesi zor bağlılıklar meydana getirip tüm dikkati üzerinde toplayabiliyor. Bu nedenle şükretmek, nimeti vereni düşünmek ve anmak bu tehlikeli gidişin önünde bir set gibi duran manevi sınırlar oluşturuyor.

 

Evet, ilgili paragrafta ; *Cenâb-ı Hakkın verdiği nimetleri söyleyip ilân ve tahdis-i nimet etmek, bazan gurura ve kibre incirar eder*..denildiği gibi , gurur ve kibre düşüp başımızı belaya sokmamak için nimeti, nimeti veren ile zikretmek, nefsin olaya müdahalesine de bilinçli bir şükürle mani olmak gayet ehemmiyetlidir.

 

Burada hassas bir noktaya dikkat çekelim..Tahdisi Nimet denilen hadise de………yani kulun, Rabbinin kendisine verdiği nimetlerin bilincinde olması ile Allah tarafından ona verilen bu nimetleri Allah’ın verdiğini  her vesile ile dile getirmesi hengamında …. Kārûn gibi kendi maharetinden, kabiliyetinden, bilgi ve aklından, deneyi m ve çabasının etkisinden söz etmemeye özen göstermesi ve titiz davranması çok ciddi bir esastır. Çünkü nimetin ona ulaşmasında onun irade ve isteğinin çekici nedenliği o nimetin varlığına ve onu meydana getiren sebeplerin toplanım işlenmesi ve netice vermesi noktasında vazifelendirilmesine nispeten hiç hükmündedir. Bir nimetin bir yaratılmışa ulaşmasının tek bir hakiki sebebi vardır, oda Allah’ın yarattıklarına yönelik tecelli eden rahmet ve merhametidir. Bu bağlamda insanın iştirak budalası olan tezkiyesiz nefsi şeytanında telkini ile bu eşiğe geldiğinde , "El- hamdü lillah" ve "Eş-Şükrü lillah" ile tard edilip haddi bildirilmelidir. Nimetin icat edicisi olmadığından ve sadece muhtacı olduğun onun hakkı bu çizgi üzerinde istikamet ve edeple durmaktır.

 

Tekrar yinelersek nimetleri anmaktaki denge noktası onu verenin adı ve ihsanını unutmamaktır. Bununla birlikte söz konusu olarak aldığımız satırın devamında ifade edilen;

 

Tevazu kastıyla da o nimetleri ketmetmek iyi değildir…..konusu da apayrı bir hassasiyete sahiptir.

 

Bu mesele hem mizaca bağlı doğal bir hâl olabilirken, hem de kasdi olarak insanı davranışsal sorumluluk altına sokmaya da neden olan yapmacık bir tavra dönüşebilir bir durumdur.( Yapmacık olan şekli tamamen aşikâre riyayı gösterdiğinden  ve bu nedenle izah  gerekliliği bulunmadığından  lele alınmayacaktır)

 

Evet, bazı insanlar yaratılış itibariyle çekingen mizaçlıdır.Bu insanlar hem kendilerine isabet eden nimeti hem de musibeti pek dillendiremezler. Musibetler dillendirildiğinde şikâyete dönüşebilirken, nimetler şükre vesile olabildiğinden ikisi aynı kategoride değerlendirilmemelidir. Yukarıda Tahdis-i Nimet bağlamında ifade edildiği gibi bir dengede nimeti vereni ile birlikte anmak , şükürle yâd etmek aynı zamanda bir ibadettir..…….    Rabbinin lutuflarını şükranla anRabbinin nimetlerini anlat da anlat olarak da meal verilen  Duhâ Suresi    11. Ayet bu ulvi anışa yönelik emrin Kur’ani bir beyanıdır.

 

Dolayısıyla mizaç her ne kadar baskın bir karakter eğilimi olsa da hakikate ve izharına karşı  irade ile istikametini bulabilir bir esnekliğe ve özelliğe sahip bir mahiyettedir. Bu nedenle nimetlerin Allah namına zikrinin lüzum olduğu yerde ileri sürülmeli ve bir ibadet ve kulluk bilinci ile hamd ve şükür vazifesini yerine getirmelidir. Böyle bir durumda tercihen alçak gönüllülük adına bir tavra bürünmek , tevazu değil , ehemmiyetli bir ubudiyet vazifesini ihmal ve ihlâldir. İnsan bu durumda hakkın hatırını gözetmediğinden mesul olur. Hem nimetleri tadat ederken Allah’ı anmak , onun Mün’im oluşunu zikretmek ona karşı saygın ile bir boyun eğiş olduğundan gerçek tevazudur. Bu bağlamda  hak namına halka gösterilen tevazu da ona gösterilen tevazua dahildir. Demek bu noktada inamı ve mün’imi anmaktan içtinap caiz değildir.

 

Evet,

 

 Binaenaleyh, ifrat ve tefritten kurtulmak için istikamet mizanına müracaat edilmeli. Şöyle ki:

 

Herbir nimetin iki veçhi vardır. Bir veçhi insana aittir ki, insanı tezyin eder, (süsler, zenginleştirir, güzel gösterir)  medar-ı lezzeti olur. Halk içinde temayüze (seçkinliğe ,  ayrıcalıklığa, bir çeşit üstünlüğe)  sebep olur………  ve ayrıca bu durum…………Övünme sebebi  anlamına gelen ….Mucib-i fahr olur, ….ve insanı  bu övünme ve buna bağlı taşkın hissiyat ile …….. sarhoş olur. Mâlik-i Hakikîyi unutur. En nihayet …..(Kārûn gibi)…….. kibir ve gurur kuyusuna düşürtür………… Evet, kibir ve gurur kuyusuna düşen birisi ise şeytana tabi olduğundan onun gibi iki dünya da rezil ve maskara olur ………El-Iyâzu Billah……

 

Evet,

 

İkinci veçhi ise, ( hakikatte olması gereken şekliyle) in'am edene bakar ki, keremini izhar, derece-i rahmetini ilân, in'âmını ifşa, esmâsına şehadet eder……….

 

Binaenaleyh, tevazu, ancak birinci vecihte tevazu olabilir……yani,ona verilen nimetler ile süslenmesi, edindiği seçkinlik,sair halklara göre farklılık ve ayrıcalıklık durumda göstereceği şakirin tavrıdır… eğer öyle olmaz ise …… Ve illâ küfranı tazammun etmiş olur.. yani, o nimetlerin ona verilişini  kendi kabiliyetine bağlasa, onunla kendi nefsini medh ve sena etse  o zaman o nimetleri verenin hakkını vermeyerek, onun rahmet ve inayet elinin üstünü örterek hakikati gizlediğinden o nimetlerin değer ve gerçek mahiyetinin taşıdığı manayı setretmekle hem nimetlere hem de o nimetleri verene karşı ihanet etmiş olur.

 

Evet,

 

Tahdis-i nimet dahi, ikinci vecihle mânevî bir şükür olmakla Memduh ( övülmeye, takdire layık)  olur…….. Yani nimeti vereni görerek, onun ikramını anıp göstererek, rahmetinin derecelerini nazara vererek, onun rahmetini  hem nefsine ,hem kalbine, hem ruhuna, hem sair minnet ve alicenap  duygularına ifşa ile ilân ederek , Rahman, Rahim, Kerim,Mün’im gibi esmalarının bu lütuf ve inayet tecellilerine şahitlik ederek takındığı tavır manevi bir şükürdür.

 

Ayrıca yine Tahdis-i Nimet ölçüsünde muvafık gelen tevafuk eden yerlerde kendi dünyasında şahit olup tasdik ile ikrar ettiği manaları başkalarının enzarına da izhar etmek gayet münasip bir davranış, şükre vesile olacak bir hizmettir.

 

Evet,

 

Yoksa, kibir ve gururu tazammun ettiğinden mezmumdur……yani bir nevi inam edilenleri gasp etmek, nimetleri zimmetine geçirmek, hiçbir gücü kudreti olmadığı halde kendine acz ve fakrına nisbetle verilen , hem imtihanı için teklif edilen nimetlerin üzerine çökmek ,o verilmiş nimetlerle kibirlenip,onları  kendini övmeye vesile etmek  aşağılık bir durum olarak görünmüş , hak ve hakikatçe kınanmıştır.

 

Ancak,

 

Tevazu ile tahdis-i nimet, şöylece bir içtimâları var:….yani esasen ……… Nefsini mal sahibi görmeyip, iktidar ve ihtiyarına güvenmeden Alçak gönüllü, kibirden uzak bir şekilde sade ve gösterişsiz olmak ile Nimeti anlatmak, nimetin nereden ve kimden geldiğini gizlememek, nimeti vereni ve göndereni hatırda tutmak, nimetin Cenâb-ı Hak’tan geldiğini saklamayıp  ilân etmenin bir araya gelebileceği bir nokta bulunmatadır…Şöyle ki:

 

Bir adam hediye olarak bir palto birisine veriyor. Paltoyu giyen adama, başka bir adam "Ne kadar güzel oldun" dediğine karşı,  "Güzellik paltonundur" dediği zaman, tevazu ile tahdis-i nimeti cem etmiş olur.

 

Üstadın konuyu bir başka ifade ediş şekliyle………..

 

Meselâ, nasıl ki murassâ  ( süslü) ve müzeyyen ( zinetli) bir elbise-i fâhireyi  ( değerli bir elbiseyi) biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk ( insanlar) sana dese, "Maşaallah, çok güzelsin, çok güzelleştin." Eğer sen tevazukârâne ( Alçak gönüllülükle)  desen, "Hâşâ, ben neyim? Hiç! Bu nedir, nerede güzellik?" O vakit küfrân-ı nimet olur ve hulleyi sana giydiren mahir san'atkâra karşı hürmetsizlik olur………Yani onun senin üzerinde olan nimeti üzerine güya alçak gönüllülükle bir perde çeker , nimetle onu veren arasına giren tevazu tavrı ile o elbiseyi sana giydiren sanatkarın görünmemesine neden olursun……..Bu da hürmetsizlik bir manada da gereksiz işgüzarlık etmek demektir.

 

Eğer müftehirâne desen, "Evet, ben çok güzelim. Benim gibi güzel nerede var? Benim gibi birini gösteriniz." O vakit, mağrurâne bir fahirdir…………Çünkü o elbise senin eserin ve sanatın değildir. Onu sana veren başkasıdır. Dolayısıyla icad ve varlığına müdahil olmadığın bir şey üzerinde hak iddia etmek ve sana ait olmayan kabiliyetler ile övünmek gururlu bir şekilde kendini sena etmen anlamına gelir.

 

İşte, fahirden, ( gereksiz ve haksız övünmekten )  küfrandan  ( gerçeği gizleyip, işin hakikatini örtmekten ) kurtulmak için demeli ki:

 

"Evet, ben güzelleştim…. ( işte şimdi o elbise ile onu sana giydirenin zatın senin üzerindeki sanatlı tasarrufunu ,iş bilirliğini ve maharetini  gizlemeyip kabul ettin, ) …… Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir; benim değildir."……( diyerek de sende görünen güzelliğin kaynağını gösterip ilan ettin)…….

 

İşte "Evet, ben güzelleştim. Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir..ifadesi tem tahdis-i nimeti ( Nimet sahibini unutmamayı , onu gizlememeyi, anmaktan çekinmemeyi) hem de tevazuyu ( alçak gönüllü, al-i cenap olmayı) bir araya getiren bir ifade-i hakikat  biçimidir.

.

Mütalaa Ders notları 75 : Tesbihatın Önemi

*Aziz, sıddık kardeşlerim*!

 

*Bütün ruh-u canımla bayramınızı tebrik ederim. Ve bu bayramımı çok mübarekleştiren mübarek masumların ve muhterem ümmi ihtiyarların ve üstadlarının bu defa gönderdikleri kıymetdar risaleleri beş cild olarak güzelce cildlettirerek tanzim ettik.*

 

Bu paragrafta ilk bakışta naza gelen ; çok saygı değer, hürmete lâyık, muhterem, hayırlı, uğurlu, kutlu, mukaddes, bereketli , verimli gibi anlamları bünyesinde barındıran MÜBAREK kelimesidir. Bu kelimenin ortama, güne, hale taalluku için ise MASUMİYET tabirinin geçmesidir.  Masumiyet ise iki noktada temerküz etmiştir. Bunlardan biri çocuklara atfen MASUMİYET, diğeri ise ÜMMİYET ile müsemma ihtiyarlar üzerinedir.

 

Demek ki ; maddi manevi berekete mazhar olmak, anlam zenginliğinden müstefid olmak için , masumiyet ( bize bakan yönüyle iyi niyetli olmak ve hüsnü zannı korumak  ) ve Ümmiliği ( yine  bakan yönüyle zihni arı,kalbi temiz tutmak için malayani ve maneviyatımıza zarar verici şeylerden içtinap etmek suretiyle ) muhafaza olunmak dersini çıkarabiliriz…

 

*İnşâallah onlardan çok istifade edilecek. O mübarek masumların ve muhterem ümmilerin masumane ve hâlisane yazdıkları risaleler, Risale-i Nur'un kerametine yazıları da bir keramet ilâve ettiğini ve en güzel yazılardan ziyade tesirli olduğunu hissediyoruz.*

 

Demek ki masumiyet ve ümmiyet ( yine bize bakan ve yukarıda ifade edildiği yönüyle elde edilse) İHLASI netice verir. Bu sonuç ise, hem berekete, hem tesire, hem de makbuliyete mahzar olmak anlamına gelir.

 

……… *ihlas ile bir dirhem amel, ihlassız batmanlar ile amellere racih olduğunu*….. Lem'alar

 

*Hattâ Feyzi'nin güzelce cildlettiği çocukların tevafuklu mecmuasını getirdiği vakit kuluncum ziyade ağrıyordu. Dedim: "Aman kardeşim! Benim kuluncumu tut, pek ağrıyor." Birden o mecmuayı açtık, baktık; birden öyle bir şifa oldu ki, kuluncumu unuttuk. Sonra tahattur ettik, hayret ettik. Hem o risaleleri yazanların isimlerini, hem yaşlarını, o beş mecmuanın başlarında medar-ı ibret ve onlara dua ettirmek için dercedeceğiz. Onları ve hususan üstadlarını ve peder ve vâlidelerini benim tarafımdan birer birer, hem bu hizmetlerini hem bayramlarını tebrik ediniz*.

Risale-i Nur mesleğinin makbuliyetinin  en önemli hüccetlerinden birisi TEVAFUKATTIR. Tevafukata çok ehemmiyet verilmesinin sırrı hakkında kısa bir açıklama yapmak gerekirse, şunları söyleyebiliriz.

Risale-i Nur mesleği, Sahabeden (radıyallahü anhüm ecmaîn) sonra ortaya çıkan mesleklerin kendi içinde taşıdığı düstur ve muhtevi oldukları usullerden farklı olarak meydana çıktığından ve o mesleklerden bir insibağ ve rükün almadığından , her hangi birinin devamı olmadığından kendisine ait özgün değerlere sahiptir. Bu değerlerin başında hakikatin hak ve hakikat olarak iman ile tesbiti, marifetullah ile tesisi, muhabetullah ile sadakatin temin edilmesi, Ahkam-ı ilahiyenin hikmet ile bilinmesi, İman sünnetinin ihyası , amali salih ile ihlasın kazanılması, tekebbür ve şatahattan uzak ubudiyet bilinci ile Allah’a kulluk edilmesi gelmektedir.

Bu yolculuk mühim bir ciddiyet içerdiğinden ve ilim içinde sülük olduğundan kendine has bir mizana sahiptir.

Bununla beraber hangi meslek olursa olsun, yol ve yolcuların ulvi ve kudsi bir NEŞEYE  ve NEŞVEYE ihtiyaçları vardır.

Kimileri bu sevinci, şiir, ilahi, mevlid, kaside ile kimileri de cehri ve hafi çeşitli zikirler , rabıtalar ile arar ve kendine mahsus ölçülerle zevk eder.

Hizmet ezvakı ise bunlardan farklı olarak hizmeti içindedir. Ve hizmetine taalluk eden ve ait olan her şeyin tenasübü, kabul alameti, işari müjdeleri, rüyayı sadıkaları, amalde ve fiillerde muvafıkıyetler, yol açıklığı , kısmen maniler ve arkasından gelen fereçler , şevk veren itminanlar  ve mesleğin ve meşrebin ilahi  bir kast ve iradenin nazarı altında olduğunu gösteren TEVAFUKALAR ‘dır.

Bu  tarz  nur yol ve yolculuğunun kendine has özellik ve niteliklerinden biridir. O nedenle de ehemmiyetlidir.

Bu mektubun ilgili bu paragrafında , masumiyet ve mübarekiyetin bereketi ile ortaya çıkan eserlerin  makbuliyetinin alameti olan tefafukattan hissedilen neşe ve ezvak-ı kalbiye  , bedeni maraza galip olmuş, hastalığının rahatsızlık verici etkisi, o zevk-i ruhani altında setr olmuş…

 

*Hem Isparta hakkında benim büyük ümidimi fiilen isbat ettikleri için, bana büyük bir teselli verdikleri için, ölünceye kadar minnetdarlığımı onlara ve Mübarekler Heyetine ve Medrese-i Nuriye ve Nur ve Gül fabrikası sahiblerine tebliğ ediniz*.

 

Safiyet, masumiyet, bereket , ihlas ve tavafukatın içtimaı ,üstadın  Isparta’ya olan hüsnü zannını, taşı toprağıyla hakkında beslediği ümidini teyit etmiş, o da bu teselli verici ve teşvik edici duygusuna ilgileri dahil edecek bir tebliğde bulunmuş.

 

Bu noktada hatırımızda kalması gereken bir manevi nezaket ,uhuvvet ve tesanüd düsturuna ait bir mektupdan alıntı yapacağız. Şöyle ki;

 

*Aziz, sıddık, sadık, çalışkan kardeşim, hizmet-i Kur’ân’da arkadaşım Re’fet Bey; Senin gördüğün vazife-i Kur’âniyenin hepsi mübarektir. Cenâb-ı Hak sizi muvaffak etsin, fütur vermesin, şevkinizi artırsın. Senin vazifen yazıdan daha mühimdir. Yalnız, yazıyı terk etmeyiniz. Uhuvvet için bir düsturu beyan edeceğim ki, o düsturu cidden nazara almalısınız*:

 

*Hayat, vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizaçkârâne ittihad gittiği vakit, mânevî hayat da gider*.

 

“ *İhtilâfa düşmeyin; sonra cesaretiniz kırılır, kuvvetiniz de elden gider*.”  Enfâl Sûresi, 8:46 *İşâret ettiği gibi, tesanüd bozulsa cemaatin tadı kaçar. Bilirsiniz ki, üç elif ayrı ayrı yazılsa kıymeti üçtür. Tesanüd-ü adedîyle içtima etse, yüz on bir kıymetinde olduğu gibi, sizin gibi üç-dört hâdim-i Hak, ayrı ayrı ve taksimü’l-a’mâl olmamak cihetiyle hareket etseler, kuvvetleri üç-dört adam kadardır. Eğer hakikî bir uhuvvetle, BİRBİRİNİN FAZİLETLERİYLE İFTİHAR EDECEK BİR TESANÜDLE, birbirinin aynı olmak derecede bir tefâni sırrıyla hareket etseler, o dört adam, dört yüz adam kuvvetinin kıymetindedirler*.

 

*Sizler koca Isparta’yı değil, belki büyük bir memleketi tenvir edecek elektriklerin makinistleri hükmündesiniz. Makinanın çarkları birbirine muavenete mecburdur. Hem birbirini kıskanmak değil, belki bilâkis birbirinin fazla kuvvetinden memnun olurlar. Şuurlu farz ettiğimiz bir çark, daha kuvvetli bir çarkı görse memnun olur. Çünkü vazifesini tahfif ediyor. Hak ve hakikatin, Kur’ân ve imanın hizmeti olan büyük bir hazine-i âliyeyi omuzlarında taşıyan zâtlar, kuvvetli omuzlar altına girdikçe iftihar eder, minnettar olur, şükreder*.

 

*Sakın birbirinize tenkit kapısını açmayınız. Tenkit edilecek şeyler kardeşlerinizden hariç dairelerde çok var. BEN NASIL SİZİN MEZİYETİNİZLE İFTİHAR EDİYORUM, O MEZİYETLERDEN BEN MAHRUM KALDIKÇA, SİZDE BULUNDUĞUNDAN MEMNUN OLUYORUM, KENDİMİNDİR TELÂKKÎ EDİYORUM. SİZ DE ÜSTADINIZIN NAZARIYLA BİRBİRİNİZE BAKMALISINIZ. ADETA, HERBİRİNİZ ÖTEKİNİN FAZİLETLERİNE NAŞİR OLUNUZ*.

 

Bu mektubun ilgili paragrafta ; memnuniyet , ümit ve teselli vesilelerinin faziletlerini ilan ve alakadar olanlara üstad tarafından  tebliğ,  onure edici, aidiyet hissi verici, cemaat olarak cami tefeyyüzün istifadesini tezyid eden çok yönlü manalar içermektedir.

 

Bizlerde yukarıdaki ölçülere uygun hareket edebilmek adına, kardeşlerimizde gördüğümüz meziyetleri takdir etmekle ona olan ilgi ve muhabbetimizi ünsiyet içinde göstermek, hizmetimiz için istekliliklerini şevklerini korumak, kusurları varsa gizleyerek ve onları medarı bahis yapmayarak, hizmetimizin bir başka düsturu olan şefkat ile hareket etmek dersini alabiliriz…

 

 

*Namaz tesbihatının sırrına göre: Nasılki namazdan sonra tesbih ve zikir ve tehlil ile bir hatme-i muazzama-i Muhammediye (A.S.M.) ve zikir ve tesbih eden ve rûy-i zemin kadar geniş bir halka-i tahmidat-ı Ahmediye (A.S.M.) dairesine tasavvuran ve niyeten girmek medar-ı füyûzat olduğu gibi; ben ve biz de, Risale-i Nur'un geniş daire-i dersinde ve halka-i envârında ders alan ve dua eden ve çalışan binler masum lisanların ve mübarek ihtiyarların dualarına ve a'mal-i sâlihalarına hissedar olmak ve dualarına âmîn demek hükmünde olarak, onlarla tayy-ı mekân ederek, hayalen omuz omuza, diz dize bulunmak hayaliyle ve niyetiyle ve tasavvuruyla kendimizi fevkalhad bahtiyar biliyoruz. Hususan âhir ömrümde böyle kıymetdar, masum, manevî evlâdları ve yüzer küçük Abdurrahman'ları bulmak, benim için dünyada bir Cennet hayatı hükmüne geçiyor*.

 

Yukarıda mesleğimizin hizmetimiz içerisindeki ezvakından söz edilmiş idi. Bu paragrafta ise hizmetimizin en mühim evradı olan namaz tesbihatından söz edebiliriz.  Şöyle ki;

 

Söz konusu bu paragrafta Üstadımız mesleğin camiyeti ve nur talebelerinin bir biri ile olan ruhani irtibatı , dua makamlarında her biri bir diğeri için masum ve günahsız olarak sağladığı sevap katkısı, hayal  niyet ve tasavvurla ile sağlanan  manevi birlikteliği, hissedarlıklar, aynı rahlede müstefid olunan ders  ve aynı halkada oluşmuş ders arkadaşlığı, iştirak-i amal-i uhreviye ile  ahiret kardeşliği gibi geniş ve hakikat bir dairenin ehemmiyetine , Namaz tesbihatının önem, niteliğine yönelik bir atıfla nazarı dikkati çekmiş.

 

Bizde hem bu dairenin bu manadaki keyfiyetini takdir etmekle birlikte ;

Namaz tesbihatının sırrı,

Namazdan sonra tesbih ve zikir ve tehlilin Peygamberimizin A.S.M sünneti olarak teşekkül etmiş bir zikir halkası olması,

Rûy-i zemin kadar geniş bir halka-i tahmidat-ı Ahmediye (A.S.M.) dairesine hayalen dahil olmanın feyzinin hakikati ile ilgili birkaç bölüm paylaşalım İnşâallah.

 

“ *BİZİM NAMAZIMIZ TESBÎH, TEKBÎR VE KUR’ÂN TİLÂVETİNDEN İBÂRETTİR; ONDA DÜNYA KELÂMI KONUŞULMAZ*! ”   *Hz. Muhammed A.S.M*

 

" *NAMAZDAN SONRAKİ TESBİHATLAR TARİKAT-I MUHAMMEDİYEDİR (A.S.M.) VE VELÂYET-İ AHMEDİYENİN (A.S.M.) EVRADIDIR. O NOKTADAN EHEMMİYETİ BÜYÜKTÜR*. "  Kastamonu L.

 

“ *DEMEK, TESBİH VE TEKBİR VE HAMD, NAMAZIN ÇEKİRDEKLERİ HÜKMÜNDEDİRLER. ONDANDIR Kİ, NAMAZIN HAREKÂT VE EZKÂRINDA, BU ÜÇ ŞEY HER TARAFINDA BULUNUYORLAR. HEM ONDANDIR Kİ, NAMAZDAN SONRA, NAMAZIN MÂNÂSINI TEKİD VE TAKVİYE İÇİN, ŞU KELİMÂT-I MÜBAREKE, OTUZ ÜÇ DEFA TEKRAR EDİLİR; 1 NAMAZIN MÂNÂSI ŞU MÜCMEL HÜLÂSALARLA TEKİD EDİLİR*  “ Sözler

 

  *ŞU KISA TARİKİN EVRÂDI, İTTİBÂ-I SÜNNETTİR; FERÂİZİ İŞLEMEK, KEBÂİRİ TERK ETMEKTİR. VE BİLHASSA, NAMAZI TÂDİL-İ ERKÂNLA KILMAK, NAMAZIN ARKASINDAKİ TESBİHATI YAPMAKTIR* ”.  Sözler

 

…. *Ve velâyet-i Ahmediye ve ubudiyet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetinde, öyle bir daire-i zikirde, namazdan sonraki tesbihatta bir tarîkat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) virdidirler ki, her namaz vaktinde yüz milyondan ziyade mü’minler beraber, o halka-i kübrâ-yı zikirde, ellerinde tesbihler Sübhânallah otuz üç, Elhamdü lillâh otuz üç, Allahu ekber otuz üç defa tekrar ederler*.

 

*İşte böyle gayet muhteşem bir halka-i zikirde, sabıkan beyan ettiğimiz gibi, hem Kur’ân’ın, hem imanın, hem namazın hülâsaları ve çekirdekleri olan üç kelime-i mübarekeyi namazdan sonra otuzüçer defa okumak ne kadar kıymettar ve sevaplı olduğunu elbette anladınız* … Şualar

 

İ’lem eyyühe’l-aziz!  “ *Sübhanallah* ”, “ *Elhamdü lillah* ”, “ *Allahu ekber* ”;  bu üç mukaddes cümlenin faidelerini ve mahall-i istimallerini dinle:

 

1.  *Kalbinde hayat bulunan bir insan, kâinata, âleme bakarken, idrâkinden âciz, bilhassa şu boşlukta yapılan İlâhî manevraları görmekle hayretler içinde kalır. İşte bu gibi hayret ve dehşet-engiz vaziyetleri, ancak “Sübhanallah” cümlesinden nebean eden mâ-i zülâli içmekle o hayret ateşi söner*.

 

2.  *Aynı o insan, gördüğü leziz nimetlerden duyduğu zevkleri izhar etmekle, hamd ünvanı altında in’âmı nimette ve Mün’imi in’amda görmekle idame-i nimet ve tezyid-i lezzet talebinde bulunarak, “Elhamdü lillâh” cümlesiyle nîmetler definesini bulan adam gibi nefes alıyor*.

 

3.  *Aynı o insan, mahlûkat-ı acibe ve harekât-ı garîbeden aklının tartamadığı ve zihninin içine alamadığı şeyleri gördüğü zaman, “Allahü ekber” demekle rahat bulur. Yani, Hâlıkı daha azîm ve daha büyüktür. Onların halk ve tedbirleri kendisine ağır değildir* .

 

*Muhâcirlerden bazı fakîr sahabîler bir gün Allah Resûlüne (asm) şöyle dediler*:

“ *Ya Resûlallah! Mal sahipleri yüksek derecelere eriştiler. Bizimle beraber namaz kılıyorlar, oruç tutuyorlar! Bizden ayrı bir de mallarıyla haccediyorlar, umre yapıyorlar, köle âzât ediyorlar, sadaka veriyorlar* ! ”

 

Allah’ın Resûlü (asm):  “ *Ben size bir şey öğreteyim mi? Onun sayesinde sizi geçenlere yetişir, sizden sonrakileri de geçersiniz. Hem böylece, sizin yaptığınızı yapanların dışında hiç kimse sizden daha fazîletli olmaz!* ” buyurdu.

Büyük bir müjdeydi. Ashab-ı Kirâm (ra):

 

“ *Buyurunuz yâ Resûlallah; öğretiniz*! ” dedi.

 

Resûl-ü Ekrem Efendimiz (asm):

 

 “ *Her namazın ardından otuz üçer defa SÜBHÂNALLAH, ELHAMDÜLİLLÂH ve ALLAHU EKBER dersiniz*.

Sonra da “ *LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ VAHDEHÛ LÂ ŞERÎKE LEH. LEHÜ’L-MÜLKÜ VE LEHÜ’L-HAMDÜ VE HÜVE ALÂ KÜLLİ ŞEY’İN KADÎR* ”  *dersiniz; deniz köpüğü kadar bile olsa günahlarınız bağışlanır* !” buyurdu. (Müslim, Mesâcid, 142)

 

 

Geçen Ramazan-ı Şerif'te, hastalığım münasebetiyle, herbir kardeşim benim hesabımla birer saat çalışmalarının pek büyük neticelerini aynelyakîn ve hakkalyakîn gördüğümden; böyle duaları reddedilmez masumların ve mübarek ihtiyarların ve bahtiyar üstadlarının, benim hesabıma arasıra lisanen ve kalben duaları ve çalışmaları, kalemleriyle yardımları, benim Risale-i Nur'a hizmetimin uhrevî bir netice-i bâkiyesini dünyada dahi bana gösterdi.

 

……………

 

Söz konusu bu paragrafla ilgili olarak yukarıda ve Risale-İ Nur’un Müteaddit Yerlerinde İştirak-İ Amel-İ Uhreviye,Sahs-I Manevi, Şirket-İ Maneviye olarak ;

 

“ *Risale-i Nur şakirtlerinin iştirâk-i a'mâl-i uhreviye düstur-u esasiyeleri sırrınca, herbirisinin kazandığı miktar, herbir kardeşlerine aynı miktar defter-i a'mâline geçmesi, o düsturun ve rahmet-i İlâhiyenin muktezası olmak haysiyetiyle, Risale-i Nur dairesine sıdk ve ihlâsla girenlerin kazançları pek azîm ve küllîdir. Herbiri, binler hisse alır. İnşaallah, emval-i dünyeviyenin iştirâki gibi inkısam ve tecezzî etmeden, herbirisine, aynı amel defterine geçmesi, bir adamın getirdiği bir lâmba, binler aynaların herbirisine aynı lâmba inkısam etmeden girmesi gibidir*."  bu bölümde olduğu gibi, Nur talebelerinin bir biri ile sevap cihetinde olan manevi münasebetleri nazara verilmiştir.

 

Burada da  sebep sonuç ilişkisinde bu mübarek çarkın işleyişine dair  Üstad kendi üzerinden bir örnek vermiştir.

 

Bizde bir örnek ilave ederek dersimize nihayet verelim İnşâallah..

 

“ *Risale-i Nur’a intisap eden zâtın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, “Risale-i Nur talebesi” ünvanını alır. Ve o ünvan altında, her yirmi dört saatte benim lisanımla belki yüz defa, bazan daha ziyade hayırlı dualarımda ve mânevî kazançlarımda hissedar olmakla beraber, benim gibi dua eden kıymettar binler kardeşlerin ve Risale-i Nur talebelerinin dualarına ve kazançlarına dahi hissedar olur*. “ Kastamonu L.

 

“ *ELBETTE, BU BÜYÜK KAZANCI KAÇIRMAMAK İÇİN, TAKVÂDA, İHLÂSTA, SADAKATTE ÇALIŞMAK GEREKTİR*.”  Kastamonu L.

 

 

 

Mütalaa Ders notları 74 : Tefevvuk

……….. *Evet, temsilde hata yok, nasıl ki büyük bir velî, küçük bir Ashâb kadar hizmet-i İslâmiyede Ehl-i Sünnetçe mevki almadığı gibi*, …………….

 

Çünkü sahabeler , sohbet-i nebeviyenin  tesirli boyası ile boyandıklarından , seyr ü sülûka  ( bir rehberin önderliğinde ilahi hakikatlere ulaşmak için çıkılan manevi yolculuğa) mukabil hakikatin envârına ( nurlarına o sıbgalanmak sırrı ile birden, külfetsiz )  mazhar oldular.

 

……………….. Sohbet-i nebeviye ne derece bir iksir-i nuranî olduğu bununla anlaşılır ki: Bir bedevî adam, kızını sağ olarak defnedecek bir kasavet-i vahşiyânede bulunduğu halde, gelip bir saat sohbet-i nebeviyeye müşerref olur, daha karıncaya ayağını basamaz derecede bir şefkat-i rahîmâneyi kesb ederdi. Hem cahil, vahşî bir adam, bir gün sohbet-i nebeviyeye mazhar olur, sonra Çin ve Hind gibi memleketlere giderdi, mütemeddin kavimlere muallim-i hakaik ve rehber-i kemâlât olurdu…………………

 

Hem sahabeler,  bizzat Nübüvvet-i Ahmediye  ( A.S.M) nuruyla  ile bizzat sohbet ile müşerref olduklarından , bu sohbet velilerin , rüya, yakaza , temessül kabilinden velayet-i Ahmediye ( A.S.M) nuru ile sohbetinden benzersiz bir derecededir. Gölge ile asıl gibi.

 

Hem sahabeler, asr-ı saadette Resul-ü Ekrem’in talim ve terbiyesi altında , İslâm’ın taze emirlerinin zuhuru ve onların ciddi ihtiyaç ile teveccühü hengamında, yalan ile doğrunun ,hak ile batılın bir birinden tamamen ayrıldığı deveranın da hasıl olan teyakkuz, dikkati celp eden manevi havanın seciyelerini hak namına şekillendirmesi ,istidatlarının inkişaf etmesi  babında çok özel bir dairenin tesiri altında ,adeta birinci elden nimetlenmişlerdir.

 

Hem;

 

Dine ait meselelerde içtihad ile hüküm çıkarmalarıyla,

Cenâb-ı Hakkın marziyâtını kelâmından anlamalarıyla,

Kalblerinin, "Rabbimizin bizden istediği nedir?" diye merak duygusuyla atıyor olmasıyla,

Hadisleri izlemek, karşılıklı muhavereler ile olup biteni kavramak noktasında, kibrit derecesinde nurlanmaya hazır zeka ve istidatlarıyla,

Zahirden hakikate geçen feraset ve  basiret nurlarıyla,

Saadet-i dünyeviyeye  bedel saadet-i ebediyeye hasr-ı nazar etmeleriyle mazhar oldukları kurbiyet-i İlâhiye onlardan sonra gelenlerin yetişebileceği bir makam değildir…….Çünkü  sahabeler, nübüvvette tecelli eden  kurbiyet-i ilahiyeye huzur-u nebevide A.S.M olmak ve sohbetinden bulunmak noktasında varistirler.  Bu veraset ……………….sırf vehbîdir, kisbî değil. İncizabdır, cezb-i Rahmânîdir ve mahbubiyettir. Yol kısadır, fakat çok metin ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir.

 

Hem sahabeler, Fazilet-i a'mâl ve sevab-ı ef'âl ve fazilet-i uhreviye noktasında;  İslâmiyetin tesisinde ve envâr-ı Kur'âniyenin neşrinde, saff-ı evveldirler.  Ve bu yönüyle Es-sebebü ke'l-fâil  sırrınca, bütün ümmetin hasenâtından onlara hissedardırlar.

 

Hem…………………….. Sahâbeler, İslâmiyetin şecere-i nuraniyesinin köklerinden, esaslarından oldukları, hem bina-yı İslâmiyetin hutut-u nuraniyesinin mebdeinde, hem cemaat-i İslâmiyenin imamlarından ve adedlerinin evvellerinde, hem şems-i nübüvvet ve sirâc-ı hakikatin merkezine yakın olduklarından, az amelleri çoktur, küçük hizmetleri büyüktür. Onlara yetişmek için, hakikî Sahâbe olmak lâzım geliyor…………………….

 

*Aynen öyle de*,  *(bu zamanda hizmet-i imaniyede hazz-ı nefsini bırakıp ve mahviyet ile tesanüd ve ittihadı muhafaza eden bir hâlis kardeşimiz, bir velîden ziyade mevki alıyor) diye kanaatim gelmiş ve siz daima bu kanaatımı takviye ediyorsunuz. *

 

Yani,

 

…………. yakıcı çorbadan ağızları yandığı halde talebeliğini bırakmayan ve bu kadar tehacüme karşı kuvve-i mâneviyesi kırılmayan bir hâlis kardeşimiz…………

 

…………. tesanüdünü muhafaza; enâniyet, benlik, rekabetten tahaffuz ve itidal-i dem ve ihtiyatta bulunan bir hâlis kardeşimiz ………….

 

………….. Tevazu, mahviyet ve terk-i enaniyet ile daima kendini kusurlu bilen  ve hodfuruşluk etmeyen bir hâlis kardeşimiz …………….

 

…………… emvâl-i uhreviyede sırr-ı ihlâs ile iştirak ve sırr-ı uhuvvet ile tesanüd ve sırr-ı ittihad ile teşrikü'l-mesâide bulunan bir hâlis kardeşimiz …………..

 

………….. kevser-i Kur'ânîden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz parçası nev'indeki şahsiyetini ve enâniyetini o havuz içine atıp eriten bir hâlis kardeşimiz………

 

……………akıl ve kalbin ittihad ve imtizacı ve ruh ve sair letâifin teavünü ayağıyla hareket ederek evc-i âlâya uçan bir hâlis kardeşimiz ………………. *bir velîden ziyade mevki alıyor..  diye kanaatim gelmiş ve siz daima bu kanaatımı takviye ediyorsunuz*.

 

*Cenâb-ı Hak sizlerden ebediyen razı olsun. Âmin.*

 

*Evet, mesleğimizde, ihlâs-ı tâmmeden sonra en büyük esas, sebat ve metanettir. Ve o metanet cihetiyle şimdiye kadar çok vukuat var ki, öyleler, herbiri yüze mukabil bu hizmet-i Nuriyede muvaffak olmuş âdi bir adam ve yirmi otuz yaşında iken, altmış yetmiş yaşındaki velîlere tefevvuk etmişler var*….Kastamonu L.

 

Çünkü onlar ,  ihlâs-ı tâmmeden sonra  gelen ve en büyük bir  esas olan sebat ve metanete sahiptir.

 

Hem onlar bu sebat ve metanetleri ile  İslâm ve Kur’an davası için mücahede, hakkı tesis ve müdafa, İman cihetinde  bir cihad-ı manevi ile hizmet-i nuriyede muvaffak olmuşlar ve bu faziletin azimeti bağlamında altmış yetmiş yaşındaki  bir kısım velîlerden ileri geçmişler.  Bu faziletli amellerini ifad ederken muhafaza ettikleri ; tesanüd, uhuvvet, ittihad , sebat , sadakat ,kanaat , say,gayret,himmet , feragat, isar  ve ihlas düsturlarından doğan  Şahs-i manevileri ile bir velliy-yi kamil hükmüne vasıl olup velayet-i kübra makamına çıkmışlar.

 

Evet, yukarıda bazı işaretler ile sahabe ve veliler beynindeki mesabenin hakikat ve faziletine dikkat çekildikten sonra, nur talebelerinin bir kısım velilere tefevvuk etmesindeki külli düsturlar nazara verildi.

 

Nur talebelerinin imtiyazlı hali ihlas ve uhuvvet prensiplerinin ihyası ile bire bir bağlıdır. Bu prensiplerin talebenin irade ve ruhunda makes bulması ve kardeşler beyninde bir gaye etrafında imtizaç etmesi  bu ruhu temsil edecek şahs-ı maneviyi meydana getirir. İtidal-i dem ,hakkın hatırı, değerleri muhafaza , hazz-ı nefsini  terk ve hizmet ittihadı sıhhatli bir muvaffakiyeti netice verir.

 

Bunun aksine olarak hazz-ı nefsin terk edilmemesi ,

İhlasın kaçırılması,

Tesanüdün bozulması,

Tefaninin oluşmaması,

İhtilaf çıkartılması hizmeti Nuriyede muvaffakiyetsizliğe sebep olduğu gibi, velayetten hissesi olmak bir tarafa kişinin şahsi terakkisine de mani olur. Belki de var olanı yok etmekten manevi bir mesuliyet dairesine girer.

 

Bu nedenle ait olduğumuz mesleğin hizmet düsturlarını bilmek, öğretileriyle hareket etmek,  kaidelere ve kurallara uymak, birlikteliği bozacak, yürüyüşü aksatacak , ahengi sarsacak her türlü menfi tavır ve düşünceden içtinap etmek hizmetimizin nevamis-i maneviyesindedir.

 

Bu mesele İnşâallah bu kadarıyla kâfidir.

Kısa görülürse geçen haftadan kalan tetimme ile ziyadeleştirebilirsiniz.

Vesselâm

 

Haşiye:

 

Aziz, sıddık kardeşlerim,

 

Hem mübarek Ramazanınızı, hem inşaallah hakkınızda bin ay kadar meyvedar leyle-i Kadrinizi, hem saadetli bayramınızı, hem çok kıymettar hizmetinizi bütün ruhumla tebrik ve tes'id ederim… Saîd Nursi  ( R.A) ………..

 

Mütalaa Ders notları 73 : Tebeddül , Tahavvül , Tegayyür 'e dair..

Tebeddül : Değişme tabi olanın , geçirdiği o değişim içinde dönüşümü ı  esas kalmak suretiyle şeklen başka bir şekil alması.. Yani bir insanın zatının aynı kalması ile birlikte yaşadığı evrelerde çeşitli boyut ve  o değişime uygun farklılı farklı elbiseler ile görünemesi gibi… Mevcudatta da emsalleri vardır.. Örneğin bir elma fidesi meyve verene kadar bir çok şekle girer, tenasüplü bir şekilde gelişir değişir ,baş başka suretler gösterir ama zati kimliği elma ağacıdır…


Tahavvül : Değişme, bir durumdan başka bir hâle geçme, değişiklikler , dönüşümler.. dönüşerek başkalaşma… Bu kelimede tebeddül kelimesine yakındır. Özün aynı kalması fakat başka başka keyrfiyetlerde farklı bir hâl  alması , yani bir duruma  geçmesi, duruma  göre bir mana ve kimlik  kazanması   , o şey’in esasını koruması ile birlikte farklı bir forma girmesi denilebilir.


Tegayyür: Değişme, bir durumdan başka bir hâle geçmenin esasta özde olması. Ölmüş arzdan baharda taze hayatın çıkması gibi…


Evet, kısaca tebeddül, esastan aynı kalmak suretle farklılaşmak iken, tahavvül aslını muhafaza ile birlikte zahire başka bir şekilde çıkmak, tegayyür ise tebeddül ve tahavvüle tabi olan esasın özden değişmesi ve dönüşmesidir…


Gerek Tavavvül, gerek Tebeddül, gerekse Tegayyür olsun hepsi ,  yaratılmış bir kanundur, iştilen hilkat yasalardır, alemde var edilmiş herşiyin zahirini ve batınını harekete geçiren , menzilden menzile ,halden hale sokan ve hasiyetle onları harekete sevk eden,netice verdiren,atıl bırakmayıp hayattar kılarak manalar ürettiren bir İrade sahibinin emri ile tesis edilmişlerdir.


Eşya,hayat,kalp,vucud,mevcudat ve sanat her varsa bir biri içine geçmiş şekilde varoluşun anlamını görünür kılan  , burçtan burca kendini farklı zaviyerede gösteren , inikas ve yansımalarla kainat kadar genişleyen , değişimler,dönüşümler başkalaşmalar ile sonsuz bir döngüyü ve canlılığı sistemli bir şekilde temin eden özelliği ile adeta ,harf harf,kelime kelime ,cümle cümle ,satır satır hilkat kitabını yazan nemavmis kalemin uçlarıdır.


………………… Hakîm-i Ezelî, inâyet-i sermediye ve hikmet-i ezeliyenin iktizasıyla, şu dünyayı, tecrübeye mahal ve imtihana meydan ve Esmâ-i Hüsnâsına âyine ve kalem-i kader ve kudretine sahife olmak için yaratmış. 


Ve tecrübe ve imtihan ise, neşvünemâya sebeptir. 


O neşvünemâ ise, istidatların inkişafına sebeptir. 


O inkişaf ise, kabiliyetlerin tezahürüne sebeptir. 


O kabiliyetlerin tezahürü ise, hakaik-i nisbiyenin zuhuruna sebeptir. Hakaik-i nisbiyenin zuhuru ise, Sâni-i Zülcelâlin Esmâ-i Hüsnâsının nukuş-u tecelliyâtını göstermesine ve kâinatı mektubât-ı Samedâniye suretine çevirmesine sebeptir. 


İşte, şu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki, ervâh-ı âliyenin elmas gibi cevherleri, ervâh-ı sâfilenin kömür gibi maddelerinden tasaffi eder, ayrılır.


İşte, bu mezkûr sırlar gibi daha bilmediğimiz çok ince, âli hikmetler için, âlemi bu surette irade ettiğinden, şu âlemin tagayyür ve tahavvülünü dahi o hikmetler için irade etti. 


Tahavvül ve tagayyür için zıtları birbirine hikmetle karıştırdı ve karşı karşıya getirdi. 


Zararları menfaatlere mezc ederek, şerleri hayırlara idhal ederek, çirkinlikleri güzelliklerle cem ederek, hamur gibi yoğurarak, şu kâinatı tebeddül ve tagayyür kanununa ve tahavvül ve tekâmül düsturuna tâbi kıldı.


Vakta ki meclis-i imtihan kapandı…………………


Mütalaa Ders notları 72 : Deme, niçin bu Onuncu Söz’ü birden tamamıyla anlayamıyorum ve tamam anlamadığın için sıkılma!

Onuncu Söz / Haşir bahsi sonunda bu ders hakkında Üstadımız şöyle bir izahta bulunmuş:

 

Ey şu risaleyi insaf ile mütalaa eden kardeş!

 

Deme, niçin bu Onuncu Söz’ü birden tamamıyla anlayamıyorum ve tamam anlamadığın için sıkılma! Çünkü İbn-i Sina gibi bir dâhî-yi hikmet………………... “İman ederiz fakat akıl bu yolda gidemez.” diye hükmetmiştir. Hem bütün ulema-i İslâm “Haşir, bir mesele-i nakliyedir, delili nakildir, akıl ile ona gidilmez.” diye müttefikan hükmettikleri halde, elbette o kadar derin ve manen pek yüksek bir yol; BİRDENBİRE BİR CADDE-İ UMUMİYE-İ AKLİYE HÜKMÜNE GEÇEMEZ.

 

Kur’an-ı Hakîm’in feyziyle ve Hâlık-ı Rahîm’in rahmetiyle, şu taklidi kırılmış ve teslimi bozulmuş asırda, O DERİN VE YÜKSEK YOLU ŞU DERECE İHSAN ETTİĞİNDEN BİN ŞÜKÜR ETMELİYİZ.

 

ÇÜNKÜ İMANIMIZIN KURTULMASINA KÂFİ GELİR. FEHMETTİĞİMİZ MİKTARINA MEMNUN OLUP TEKRAR MÜTALAA İLE İZDİYADINA ÇALIŞMALIYIZ.

 

Haşre akıl ile gidilmemesinin bir sırrı şudur ki:

 

Haşr-i a’zam, İSM-İ A’ZAMIN tecellisiyle olduğundan Cenab-ı Hakk’ın İSM-İ A’ZAMININ VE HER İSMİN A’ZAMÎ MERTEBESİNDEKİ TECELLİSİYLE ZAHİR OLAN EF’AL-İ AZÎMEYİ GÖRMEK VE GÖSTERMEKLE, haşr-i a’zam bahar gibi kolay ispat ve kat’î iz’an ve tahkikî iman edilir.

 

Şu Onuncu Söz’de feyz-i Kur’an ile öyle görülüyor ve gösteriliyor.  Yoksa akıl, dar ve küçük düsturlarıyla kendi başına kalsa âciz kalır, taklide mecbur olur.

 

***

 

Evet, bu ders bu hakikat yönüyle her babında böyle muhteşem bir mazhariyete ve ispat ehliyetine sahiptir.

 

Yine bu dersi özellik bağlamında;  MUKTEZİLER  ( gereklilik durumu) ve İKTİZALARIN  ( gereklilikten doğan ihtiyaçların karşılanması gibi ) bir birini lazım ve melzum  ( bir birini  icap ettirme ) kabilinden ortaya çıkan MÜCBİR  ( zorlayıcı) hakikatlerin beyanı  olarak görebiliriz.

 

Şimdi söz konusu edilen paragraf ve üstündeki paragrafı birlikte alıp bu konuyu yukarıda belirttiğimiz muktezi ve iktiza sadedinde ile ele alacağız.

 

…………..EVET, HİÇ MÜMKÜN MÜDÜR Kİ, İNSAN, UMUM MEVCUDAT İÇİNDE EHEMMİYETLİ BİR VAZİFESİ, EHEMMİYETLİ BİR İSTİDADI OLSUN DA,

 

İNSANIN RABBİ DE İNSANA BU KADAR MUNTAZAM MASNUATIYLA KENDİNİ TANITTIRSA, MUKABİLİNDE İNSAN İMAN İLE ONU TANIMAZSA;

 

HEM BU KADAR RAHMETİN SÜSLÜ MEYVELERİYLE KENDİNİ SEVDİRSE, MUKABİLİNDE İNSAN İBADETLE KENDİNİ ONA SEVDİRMESE;

 

HEM BU KADAR BU TÜRLÜ NİMETLERİYLE MUHABBET VE RAHMETİNİ ONA GÖSTERSE, MUKABİLİNDE İNSAN ŞÜKÜR VE HAMDLE ONA HÜRMET ETMESE, CEZASIZ KALSIN, BAŞIBOŞ BIRAKILSIN, O İZZET, GAYRET SAHİBİ ZÂT-I ZÜLCELÂL BİR DAR-I MÜCAZAT HAZIRLAMASIN?

 

Yani bu anlatının içerisinde İnsanın  sahip olduğu önemli donanıma işaret etti, mahiyetindeki özelliklere dikkat çekti  , yaratılış noktasında  seçkinlik, fıtri vazife ve kabiliyetlerinden söz ederek …………….. ; bu hasiyete sahip bir varlık yaratılmış olsun da …………

hem onu yaratan zat hâlk ettiği sair düzenli, ölçülü güzel, hikmetli sanat eserleri ile kendini ona tanıttırsın  da …………

o insan onu tanımasın ,tanımazdan gelsin, gördüğü bu muazzam şeylere karşı takdir edip ,tebrikler tesbihler ile mukabele etmesin  de…………..

Hem o zat Rahmetinin iktizasıyla ona ikramlarda bağışlarda bulunsun ,  muhtaç olduğu ihtiyaçları ona koştursun , böylelikle onu sevdiğini ve ilgisini göstersin de………

buna mukabil o insan nankörlük edip  onun huzurundan kaçsa, 

teşekkür etmese ,

adeta bir hayvan gibi yiyip içip uykuya dalsa,

sanki tüm bu nimetler ona verilmek zorundaymış gibi tavır alsa ,

bunca zarif eğilime latif itaya karşı sevimli bir vaziyet almayıp, saygısızca şımarıp haddini aşsın  da……….

 

Böyle her şeyi bir amaç ve hedef ve de hikmetle yaratan , insanın önüne sofra gibi açıp kuran , yaptığı her işinde bir lütuf ve kerem bulunan bir zat onu başıboş bıraksın, saygısızlığının hesabını sormasın, rububiyetini rencide edişini cezasız bıraksın ,ondan hem kendi  hakkını  hem de kendi hakkına hizmet eden masnuatının istimalinden doğan hakları almasın , bir divan kurmasın ,onun amal ve hatıratını tartmasın , yazdırdığı amal ve muhasebe kitabını koltuğu altına sokmasın     ….  böyle bir ihmal ve vaz geçiş asla mümkün değildir.  

 

Çünkü bunca ihtimam ve dikkatli muamele, hassas ve itinalı mukabeleyi gerekli kılar. İnsan düşen bu gereklilik yerine getirilmediğinde ise zorunlu olarak hak sahiplerine hak ettiğini vermek için bir adalet terazisi icap eder. Dedi…

 

AYNEN ÖYLE DE……….

 

HEM HİÇ MÜMKÜN MÜDÜR Kİ: O RAHMAN-I RAHÎM'İN KENDİNİ TANITTIRMASINA MUKABİL; İMAN İLE TANIMAKLA VE SEVDİRMESİNE MUKABİL, İBADETLE SEVMEK VE *SEVDİRMEKLE* VE RAHMETİNE MUKABİL, ŞÜKÜR İLE HÜRMET ETMEKLE MUKABELE EDEN MÜ'MİNLERE BİR DÂR-I MÜKÂFATI, BİR SAADET-İ EBEDİYEYİ VERMESİN?

 

Yani , Kullarına karşı sınırsız rahmet sahibi olan ve rahmetinin ve merhametinin eserleri dünya ve ahireti dolduran Allah’ın;  hadsiz nimet ve masnuatı, ikram ve icraatı ile kendini tanıttırmasına karşılık , onu takdir edip Rububiyet ve uluhiyet-i hakimiyetini  kabul edip tasdik ile tek bir ilah olarak tanıdığını ilan ederek, ……………

 ve bunca keremi ,lütfu, ihsanı ve güzelliği ile kendini sevdirmesine mukabil  sevdiğinin alameti olan itaat ve ibadetle muhabbetini göstermekle birlikte , onu başkalarına da sevdirmek suretiyle , ……………….

ve onun ibadına acıması ve bunun tezahürü olarak her türlü ihtiyaçlarını gidermesine karşılık , şükür ve saygı ile mukabele eden , iman ve itaat ile  boyun eğen mü’minleri  mükafat ve ödül yerine getirip sonsuz bir bir mutluluğu vermemesi mümkün değildir.

 

Çünkü………..ebedînin sâdık dostu ebedî olacak. Ve bâkinin âyine-i zîşuuru bâki olmak lâzım gelir….

 

Evet bu derse mehaz olan ………….. *Hem hiç mümkün müdür ki: O Rahman-ı Rahîm'in kendini tanıttırmasına mukabil; iman ile tanımakla ve sevdirmesine mukabil, ibadetle sevmek ve sevdirmekle ve rahmetine mukabil, şükür ile hürmet etmekle mukabele eden mü'minlere bir dâr-ı mükâfatı, bir saadet-i ebediyeyi vermesin*?..............  beyanında ifade edilmiş hakikatin uygulamalı işleyişine ONBİRİNCİ SÖZ muazzam bir penceredir. O sözde bütün bu sanat ve hikmeti gösteren bir  teşhirgah açılıyor , bir davetçi seyrin mahiyet ve adabını bildiriyor.. İradeye açılan ihtiyar ( seçme özgürlüğü) kapısı ile akıl sahipleri teklife davet ediliyor. Bu teklif ve davette bulunan kafile iki gürüha ayrılıyır. Bu guruplardan biri tanımamak ve sevmemek üzere tercihde bulunup hazır keyiflerini bozmamak ve saltanat sahibini tanımamak üzere hareket edip, akabinde mühlet bittiğinde  layık oldukları yere teslim edilirler.

 

Diğer gürüh,  o mihmandara doğru yönelip,

 

"Esselâmü aleyke yâ eyyühe'l-üstad! Hakkan, şöyle bir muhteşem sarayın, senin gibi sadık ve müdakkik bir muarrifi lâzımdır. Seyyidimiz sana ne bildirmişse lütfen bize bildiriniz."

 

Üstad ise, evvel zikri geçen nutukları onlara dedi. Bunlar güzelce dinlediler, iyice kabul edip tam istifade ettiler. Padişahın marziyâtı dairesinde amel ettiler.

 

Onların şu edepli muamele ve vaziyetleri o padişahın hoşuna geldiğinden, onları has ve yüksek ve tavsif edilmez diğer bir saraya davet etti, ihsan etti. Hem öyle bir cevvâd-ı melike lâyık ve öyle mutî ahaliye şayeste ve öyle edepli misafirlere münasip ve öyle yüksek bir kasra şayan bir surette ikram etti. Daimî onları saadetlendirdi…………

 

Şimdi biz burada o dersin içinde ilgili olan muamele ve mukabele kısmı olduğu bibi buraya alıp konuya hatime veriyoruz.

 

…..

 

Birinci kafile olan süeda ve ebrar ise zülcenaheyn olan üstadı dinlediler. O üstad hem abddir, ubudiyet noktasında Rabb’ini tavsif ve tarif eder ki Cenab-ı Hakk’ın dergâhında ümmetinin elçisi hükmündedir. Hem resuldür, risalet noktasında Rabb’inin ahkâmını Kur’an vasıtasıyla cin ve inse tebliğ eder.

 

Şu bahtiyar cemaat, o resulü dinleyip Kur’an’a kulak verdiler. Kendilerini, enva-ı ibadatın fihristesi olan namaz ile birçok makamat-ı âliye içinde çok latîf vazifelerle telebbüs etmiş gördüler.

 

Evet, namazın mütenevvi ezkâr ve harekâtıyla işaret ettiği vezaifi, makamatı mufassalan gördüler. Şöyle ki:

 

Evvelen: Âsâra bakıp gaibane muamele suretinde, saltanat-ı rububiyetin mehasinine temaşager makamında kendilerini gördüklerinden tekbir ve tesbih vazifesini eda edip “Allahu ekber” dediler.

 

Sâniyen: Esma-i kudsiye-i İlahiyenin cilveleri olan bedayi’ine ve parlak eserlerine dellâllık makamında görünmekle “Sübhanallah, Velhamdülillah” diyerek takdis ve tahmid vazifesini îfa ettiler.

 

Sâlisen: Rahmet-i İlahiyenin hazinelerinde iddihar edilen nimetlerini zahir ve bâtın duygularla tadıp anlamak makamında, şükür ve sena vazifesini edaya başladılar.

 

Râbian: Esma-i İlahiyenin definelerindeki cevherleri, manevî cihazat mizanlarıyla tartıp bilmek makamında, tenzih ve medih vazifesine başladılar.

 

Hâmisen: Mistar-ı kader üstünde kalem-i kudretiyle yazılan mektubat-ı Rabbaniyeyi mütalaa makamında, tefekkür ve istihsan vazifesine başladılar.

 

Sâdisen: Eşyanın yaratılışında ve masnuatın sanatındaki latîf incelik ve nâzenin güzellikleri temaşa ile tenzih makamında Fâtır-ı Zülcelal, Sâni’-i Zülcemal’lerine muhabbet ve iştiyak vazifesine girdiler.

 

Demek, kâinata ve âsâra bakıp gaibane muamele-i ubudiyetle mezkûr makamatta mezkûr vezaifi eda ettikten sonra Sâni’-i Hakîm’in dahi muamelesine ve ef’aline bakmak derecesine çıktılar ki hazırane bir muamele suretinde evvela Hâlık-ı Zülcelal’in kendi sanatının mu’cizeleriyle kendini zîşuura tanıttırmasına karşı hayret içinde bir marifet ile mukabele ederek "Ey Rabbimiz! Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Seni hakkıyla tanıyamadık." dediler. “Senin tarif edicilerin bütün masnuatındaki mu’cizelerindir.”

 

Sonra o Rahman’ın kendi rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmesine karşı, muhabbet ve aşk ile mukabele edip  "Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz." dediler.

 

Sonra o Mün’im-i Hakiki’nin tatlı nimetleriyle terahhum ve şefkatini göstermesine karşı şükür ve hamd ile mukabele ettiler, dediler: ……“Senin hak şükrünü nasıl eda edebiliriz? Sen öyle şükre lâyık bir meşkûrsun ki bütün kâinata serilmiş bütün ihsanatın açık lisan-ı halleri, şükür ve senanızı okuyorlar. Hem âlem çarşısında dizilmiş ve zeminin yüzüne serpilmiş bütün nimetlerin ilanatıyla hamd ve medhinizi bildiriyorlar. Hem rahmet ve nimetin manzum meyveleri ve mevzun yemişleri, senin cûd ve keremine şehadet etmekle senin şükrünü enzar-ı mahlukat önünde îfa ederler.”

 

Sonra şu kâinatın yüzlerinde değişen mevcudat âyinelerinde cemal ve celal ve kemal ve kibriyasının izharına karşı “Allahu ekber” deyip tazim içinde bir aczle rükûya gidip mahviyet içinde bir muhabbet ve hayretle secde edip mukabele ettiler.

 

Sonra o Ganiyy-i Mutlak’ın servetinin çokluğunu ve rahmetinin genişliğini göstermesine karşı fakr u hâcetlerini izhar edip, dua edip istemekle mukabele edip "Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz." dediler.

 

Sonra o Sâni’-i Zülcelal’in kendi sanatının latîflerini, hârikalarını, antikalarını, sergilerle teşhirgâh-ı enamda neşrine karşı “Maşâallah” ( Allah ne güzel dilemiş,yaratmış) deyip takdir ederek “Ne güzel yapılmış!” deyip istihsan ederek “Bârekallah”  ( Allah mübarek etsin) deyip müşahede etmek, “Âmennâ”  (İman ettik) deyip şehadet etmek; “Geliniz, bakınız!” hayran olarak “Hayye ale'l-felâh” ( Haydi kurtuluşa) deyip herkesi şahit tutmakla mukabele ettiler.

 

Hem o Sultan-ı ezel ve ebed, kâinatın aktarında kendi rububiyetinin saltanatını ilanına ve vahdaniyetinin izharına karşı, tevhid ve tasdik edip “Semi'nâ ve eta'nâ” ( işittik ve itaat ettik) diyerek itaat ve inkıyad ile mukabele ettiler.

 

Sonra o Rabbü’l-âlemîn’in uluhiyetinin izharına karşı zaaf içinde aczlerini, ihtiyaç içinde fakrlarını ilandan ibaret olan ubudiyet ile ve ubudiyetin hülâsası olan namaz ile mukabele ettiler.

 

Daha bunlar gibi gûnagûn ubudiyet vazifeleriyle şu dâr-ı dünya denilen mescid-i kebirinde farîza-i ömürlerini ve vazife-i hayatlarını eda edip ahsen-i takvim suretini aldılar. Bütün mahlukat üstünde bir mertebeye çıktılar ki yümn-ü iman ile emn ü emanet ile mücehhez, emin bir halife-i arz oldular.

 

Ve şu meydan-ı tecrübe ve şu destgâh-ı imtihandan sonra onların Rabb-i Kerîm’i onları, imanlarına mükâfat olarak saadet-i ebediyeye ve İslâmiyetlerine ücret olarak Dârü’s-selâm’a davet ederek öyle bir ikram etti ve eder ki hiç göz görmemiş ve kulak işitmemiş ve kalb-i beşere hutur etmemiş derecede parlak bir tarzda rahmetine mazhar etti ve onlara ebediyet ve beka verdi. Çünkü ebedî ve sermedî olan bir cemalin seyirci müştakı ve âyinedar âşığı, elbette bâki kalıp ebede gidecektir.

 

İşte Kur’an şakirdlerinin âkıbetleri böyledir. Cenab-ı Hak bizleri onlardan eylesin, âmin!

 

..

.

Mütalaa Ders notları 71: Şu gördüğün dünyayı, bütün lezaiziyle, sefahetleriyle, safalarıyla pek ağır ve büyük bir yük gördüm…………”

 

Üçüncü Hakikat:

 

…………."ŞU GÖRDÜĞÜN DÜNYAYI, BÜTÜN LEZAİZİYLE, SEFAHETLERİYLE, SAFALARIYLA PEK AĞIR VE BÜYÜK BİR YÜK GÖRDÜM…………”

 

Çünkü, her gördüğü lezzetinde binler elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve her bir lezzetin dahi elem-i zevâli, onun zevklerini bozuyor ve lezzetinde bir iz bırakıyor…..

 

Hem…. Evet, ehl-i dünya, hususan ehl-i dalâlet, parasını ucuz vermez, pek pahalı satar…. Mukabilinde bazan haysiyet, namus rüşvet alınıyor. Bazan mukaddesât-ı diniye mukabil alınıyor,…..

 

Hem…..nefs-i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur………..

 

Hem…….Dünya …………bütün şa’şaasıyla âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir…..

 

Hem… Sıkıntı, sefahetin muallimidir…………. sıkıntıdan ya sefahete, ya eğlenceye atılsa………..O bütün bir zarardır…………..Hem………….Kötü hasletler, bâtıl itikadlar, günahlar, bid'alar mânevî kirlerden olduklarını unutmamalıyız…

 

“ RUHU FASİD, KALBİ HASTA OLANLARDAN BAŞKA KİMSE O AĞIR YÜKÜN ALTINA GİREMEZ."…………..

 

………. Evet, ………… mâlâyâniyat meseleleriyle ruhunu kirletmiş, kalbini hasta etmiş, nefsini şımartmış…………. kendini ifsad etmiş, mahiyetindeki cevheri bozmuş,  lezzet-i maneviyesini kaybetmiş , türrlü türlü illetlere müptela olmuş olanlardan başka hiç kimse ……………….. heves, hevâ, eğlence, sefahetten memzuç olan şâşaa-i medenî, bu dalâletten gelen şu müthiş sıkıntıya bir yalancı merhem, uyutucu zehirbaz..’a iltifat etmez…

 

Hem…………. Bedevîlikte beşer üç dört şeye muhtaç oluyordu. O üç dört hâcâtını tedarik etmeyen, on adette ancak ikisiydi. Şimdiki Garp medeniyet-i zâlime-i hâzırası, sû-i istimâlât ve israfat ve hevesatı tehyiç ve havâic-i gayr-ı zaruriyeyi, zarurî hâcatlar hükmüne getirip görenek ve tiryakilik cihetiyle, şimdiki o medenî insanın tam muhtaç olduğu dört hâcâtı yerine, yirmi şeye bu zamanda muhtaç oluyor. O yirmi hâcâtı tam helâl bir tarzda tedarik edecek, yirmiden ancak ikisi olabilir; on sekizi muhtaç hükmünde kalır. Demek, bu medeniyet-i hâzıra insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmaya sevk etmiş. Bîçare avam ve havas tabakasını daima mübarezeye teşvik etmiş…………..

 

Geniş bir ilgi , ihtiyaç ve mücadele dairesi açmış…….. zaruretler oluşturmuş.. tahşidatlarla merak uyandırmış………………….. ehl-i dalâlet nazar-ı dikkati şu fâni hayata celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celb etmiş ki, ednâ bir hâcât-ı hayatiyeyi büyük bir mesele-i diniyeye tercih ettir……meyi başarmış.

 

Dolayısıyla, dünyanın dünyaya bakan yüzü çok külfetlidir. Bu dünyanın tüm zevklerine erişmek isteyenler , bu uğurda her şeyini  feda edebilecek derecede aç gözlü ve hırs içinde olanlar kendi hayatlarını devam ettirebilmek için çeşitli vesilelerle  maddi manevi tüketime malzeme ve içerik üretirler. Onları çeşitli fantezilerle süslerler ve kendi ışıltılı dünyalarına davetler oluştururlar. İnsanı nefsinde bulunan menhiyata meyil bağlarını harekte geçirip muhakemeyi hisse mağlup ettirecek hileli tekliflerde bulunurlar….ve insan aldanır … severek isteyerek o fitne ateşlerine atılır… Çok zarar eder… maddi manevi borçlanır, minnetler hisseder, kabul edileme yarışına girer, kişiliğini rencide eder, riyakarene vaziyetler alır, izzetinden kaybeder.

 

Bu nedenle, teklifin mahiyetine bakmak, onu muvazene etmek ,getirisini ve götürüsünü hesap etmek, dikkatle basmak, batmaktan korkmak çekincesiyle yaklaşmak gayet önemlidir…. (Haşiye)

 

(Haşiye) İşte, Risale-i Nur ekser muvazeneleriyle küfür ve dalâletin dünyadaki elîm ve ürkütücü neticelerini göstermekle, en muannid ve nefisperest insanları dahi o menhus, gayr-ı meşru lezzetlerden ve sefahetlerden bir nefret verip, aklı başında olanları tevbeye sevkeder……….

 

Bu tarz bir hayat yorucudur, ezicidir bir mana da hem nefsi hem harici esarettir……………… Bütün mahlûkatla alâkadar ve herşeyle bir nevi alışverişi olan ve kendisini abluka eden şeylerle lâfzan ve mânen görüşmek, konuşmak, komşuluk etmeye hilkaten mecbur olan insanın………. yaşam kalitesini kaybetmesine, daimi tedirginliğine ve ümitsizliğine neden olur…. Öyle ise başka bir çare aramak gerektir….

………….."ÇÜNKİ BÜTÜN KÂİNATLA ALÂKADAR OLMAKTANSA VE HER ŞEYİN MİNNETİNE GİRMEKTENSE VE BÜTÜN ESBAB VE VESAİTE EL AÇIP ARZ-I İHTİYAÇ ETMEKTENSE, BİR RABB-I VÂHİD, SEMİ' VE BASÎR'E İLTİCA ETMEK DAHA RAHAT VE DAHA KÂRLI DEĞİL MİDİR?"

 

Evet ,

 

Lâ ilâhe illallah ‘da şöyle bir müjde var ki:

 

Hadsiz hâcâta müptelâ, nihayetsiz a'dânın hücumuna hedef olan ruh-u insanî şu kelimede öyle bir nokta-i istimdad bulur ki, bütün hâcâtını temin edecek bir hazine-i rahmet kapısını ona açar. Ve öyle bir nokta-i istinad bulur ki, bütün a'dâsının şerrinden emin edecek bir kudret-i mutlakanın sahibi olan kendi Mâbudunu ve Hâlıkını bildirir ve tanıttırır, sahibini gösterir, maliki kim olduğunu irâe eder. Ve o irâe ile, kalbi vahşet-i mutlakadan ve ruhu hüzn-ü elîmden kurtarıp, ebedî bir ferahı, daimî bir süruru temin eder.

 

Evet, emr-i “kun fe-yekûn'a” mâlik bir Sultan-ı Cihana acz tezkeresiyle istinad eden bir adamın ne pervası olabilir?

 

(Allah birşeyin olmasını murad ettiği zaman, O sadece) 'Ol' der, o da oluverir." Bakara Sûresi, 2:117; Yâsin Sûresi, 36:82.

 

………….Hem beşerde, kalbinin selâmetine ve istirahatine ait öyle incecik ve gizli ve cüz'î matlapları ve ruhunun bekàsına ve saadetine medar öyle büyük ve muhit ve küllî maksatları var ki, onları öyle bir zât verebilir ki, kalbin en ince ve görünmez perdelerini görür, lâkayt kalmaz. Hem en gizli ve işitilmez gayet mahfî seslerini işitir, cevapsız bırakmaz…..

 

Öyleyse ………….. merci-i hakikîye dön, imana gel, mükedder olma. O seni senden daha ziyade düşünür….

 

Hem…………. Dünyanın üç yüzünden insanı hakikaten ilgilendiren ;

 

Birinci yüzü Cenâb-ı Hakkın esmâsına bakar. Onların nukuşunu gösterir. Mânâ-yı harfiyle, onlara âyinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektubât-ı Samedâniyedir. Bu yüzü gayet güzeldir……………

 

İkinci yüzü âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır, Cennetin mezraasıdır, rahmetin mezheresidir. Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir………..muhabbete lâyıktır.

Evet,

 

"Dünya bir kitab-ı Samedânîdir. Huruf ve kelimâtı nefislerine değil, belki başkasının Zât ve sıfât ve esmâsına delâlet ediyorlar. Öyle ise mânâsını bil, al; nukuşunu bırak, git.

 

"Hem bir mezraadır. Ek ve mahsulünü al, muhafaza et; muzahrafatını at, ehemmiyet verme.

 

"Hem birbiri arkasında daim gelen, geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise onlarda tecellî edeni bil, envârını gör ve onlarda tezahür eden esmânın tecelliyâtını anla ve Müsemmâlarını sev; ve zevâle ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes.

 

"Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alışverişini yap, gel; ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhude koşma, yorulma.

 

"Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise nazar-ı ibretle bak ve zahirî, çirkin yüzüne değil, belki Cemîl-i Bâkîye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faideli bir tenezzüh yap, dön; ve o güzel manzaraları irâe eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla, akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme.

 

"Hem bir misafirhanedir. Öyle ise, onu yapan Mihmandar-ı Kerîmin izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık, git. Herzekârâne, fuzulî bir surette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânâsız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma”………

………………

Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın harabıyla senden mufarakat eden birşeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırazıyla seni terk edip arka çeviren ve bahusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyî etmeyen, hususan bir iki sene zarfında ebedî bir firak ile senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husulü ânında seni terk eden fâni şeyler ile kalbini bağlamak kâr-ı akıl değildir.

 

Eğer aklın varsa, uhrevî inkılâbâtında, berzahî etvârında ve dünyevî inkılâbâtının müsâdemâtı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme, onların zevâlinden kederlenme.

 

Sen kendi mahiyetine bak ki: Senin lâtifelerin içinde öyle bir lâtife var ki, ebedden ve Ebedî Zâttan başkasına razı olamaz. Ondan başkasına teveccüh edemiyor. Mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve lâtifelerinin sultanıdır. Fâtır-ı Hakîmin emrine mûtî olan o sultanına itaat et, kurtul.