1- Bu satırlarda Hafiz Ali ( R.H) Ağabeyin kendine
has ve takdire şayan ilmi üslubu
görülmektedir.
İzahımızda Muvafakat görülmez ise bir mana olarak nazar-ı
müsamaha ile bakılsın..
Şimdi tarafımızdan İhata edilmesi mümkün olmayan bu ufka sadece acz ile teveccüh edip
istihracımızı nakl edeceğiz.
Şöyle ki:
Mektubun başında :
………… Otuz Birinci Mektubun On Beşinci Lem'asının birinci
kısmını, büyük bir meserretle aldım… ifadesi geçmektedir………. Mektubun bu satırda *Otuz Birinci Mektubun On Beşinci
Lem'a* isimli bir eserden bahsedilmektedir ki, mektup bu esere yönelik
yazılmıştır.
Söz konusu *Otuz Birinci Mektubun On Beşinci Lem'ası* ; Sözler, Mektubat ve On Dördüncü Lem’a’ya kadar
olan kısmının fihristesidir.
Hafız Ali ( R.H)
eline geçen eserden duyduğu sevinci, Sözler kitabının mahiyet-i ve
zenginliğini , nazarın ihatasızlığı ile
bu muhteviyatın görülemeyeceğini , Sözler kitabı özelinde ve Fihrist eserin ,
numune olarak el altında bulunması , bir parçası olarak bütünü gösteren bir
manayı taşıyan bu eserin lüzumunu ve çok
yerinde olduğunu beyan buyuran satırlardan sonra …
Ey sevgili Üstad!
Her nümune levhaları mukaddema görülüyordu ki, yalnız bir
parça ile TOPLARIN ve KÜLLÎLERİN nevilerini gösterir. Daha
bir şeye yaramaz……….. *ifadesiyle bizim
anladığımız ; bundan ( Risale-i Nurdan) önce konulara işaret etmek amacı ile
yazılan haricen tanıtıcı levhalar …… TOPLARIN ve KÜLLÎLERİN çeşitlerini
gösterirler ve bunun dışında bir fayda temin etmez , ifade sadece tabir
özelliği ile kalır bir başka manaya geçilmesine imkan olmazdı*………..
*Burada geçen TOPLAR
ifadesini bazı manaları bir araya getirip bir bütünlük oluşturan toplayıcı
unsur olarak aklımıza geliyor…Kumaş TOPLARI gibi*…
*KÜLLÎLER ise cüzlerin
veya türlerin bir araya gelmesi ile
oluşmuş bütünlük,topluluk ile ilgili bir
mantık terimi olarak biliniyor*.
BEŞ KÜLLÎ tabiriyle Meşhur olmuş şekliyle : Cins, nevi,
kısım , özellik ve araz-ı âm (izafet) diye adlandırılan tümel kavramları ve
bunlar arasındaki ilişkiyi ifade eden mantık terimidir. Mektupta bu kullanılan
şekli itibariyle 5 külli olarak burada geçen manalara daha uygun görülmektedir.
Evet, BUNDAN ÖNCEKİ
LEVHALAR ; TOPLAR VE KÜLLİLERİN İÇERİĞİNDE OLAN TÜRLERDEN , O TÜRLERE AİT
ÖZELLİKLER DEN , ONLARIN BAĞ ,ETKİ VE ETKİLEŞİM İÇİNDEKİ YERLERİNDEN KISMEN SÖZ
EDER, SINIRLI BİR ŞEKİLDE AÇIKLAMLAR YAPAR , DAHA KAPSAMLI MANLARA İNTİKALE
İZİN VERMEZLERDİ…
…………….. FAKAT *Otuz Birinci Mektubun On Beşinci
Lem'ası* olarak neşredilen seraser ( baştan başa) nur olan hazine-i bînihayenin ( sonsuz hazinenin) fihriste
ve nümune levhasının her parçasından, "hanifen müslimen" ( islâmiyet ve dini hak ile ilgili
teslimiyet) gömleği çıkacak hârika
derecede parçaları ve kıymetleri hâvidirler.
Nasıl umuma muhalif külliyatla ( intişar etmiş sair
eserlerden farklı olarak Risale-i Nur onlardan çok daha ) hârika olduğu gibi, cüz'iyatlarıyla (
fihristte bir araya getirilmiş parçalarıyla da ) hârika bir hâtemi taşıyorlar.
Evet, Üstadım, bu mektubu istinsah ederken kalb ve ruhum cûş
u hurûşa gelerek bütün envâr-ı resâili kemâl-i şevk ve tahassürle görmek
istiyordular.
Demek, Üstadım, umum risalelerin her parçasına ihtiyacımız
olduğu gibi, HER PARÇAYI DA BİRDEN ( bir fihrist eliyle de) GÖRMEYE ŞİDDETLE
İHTİYAÇ VARMIŞ.
Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücud size kemâl-i rahmet ve merhametinden,
o rahmet ve merhametinin iktizasıyla nâil-i mükâfat buyursun. Âmin.
Hafız Ali
Barla Lâhikası
Aynı konuda Hüsrev (R.H) bir fıkrasını paylaşalım ..
İnşâallah mütemmim bir mana olur…
Hüsrev’in fihriste hakkında bir fıkrasıdır.
Aziz Üstadım;
Senelerden beri vücuda getirilen misilsiz âsâra, Otuz
Birinci Mektubun On Beşinci Lem’asıyla öyle misilsiz bir eser daha ilâve
buyurulmuş oluyor ki, o şâheserler, böyle şâh bir eseri, o harika bediiyyât
böyle bedî bir zübdeyi, o acip telifat böyle acip bir mecmuayı, o azîm hakaik
böyle azîm bir külliyât-ı hakaiki ve o nurlu risaleler böyle nurlu bir
fihristeyi istiyordu.
Yüz binler şükrolsun ol Feyyâz-ı Mutlak Hazretlerine ki,
hiçbir müellifin muvaffak olamadığı böyle misilsiz eseri hazine-i rahmetinden
ihsan etmekle, YÜZ YİRMİ ADEDE VASIL OLAN KÜLLİYAT-I NURU, YÜZ YİRMİ SAHİFEDEN
AŞAĞI OLMAYAN MİSİLSİZ FİHRİSTESİYLE BİR YERDE *TOPLAMIŞ* BULUNUYOR. Bu
risalenin menfaati, fevâidi o kadar çok ki, izaha hâcet yok. Bu kıymettar
risale, kendi kendini lâyık olduğu bir tarzda methediyor. Hem o kadar güzel
methediyor ki; fevkinde beyân olamaz.
Hüsrev (R.H)
…………
2-
Bu
mektuba ait şiir formundaki beyanlar, mektup sahibinin bir mana da ilmini,
diğer bir manada hamiyetini, bir başka mana da fıtraten sahip olduğu celadetini
gösteren bir mahiyete sahiptir.
Risale-i Nur eserlerinin hiçbir yerinde olmayan bir usul,
tarz-ı beyanına muvafık gelmeyen bir üslup ile de olsa mergup olmuş asar içine
derç edilmiştir.
Dolayısıyla bizim ilk dikkatimizi çeken serdettiği kelamdan
evvel şahsiyetini tanımak gerektiği olmuştur ki; bu üslup ve usulün
mağlubiyetindeki esası anlayarak, ifadeye teveccüh edelim.
Bu bağlamda bu zatın hayatına dair yayımlanmış bilgilerden
muhtasaran bir aktarın yapacağız.
Merhum *OSMAN NURİ TOL*
1885 doğumludur ve Abdullah Yeğin Ağabey gibi Kastamonu/Araçlıdır. Milli
Müdafaa Vekâleti *ALAY
MÜFTÜLERİNİN* en sonuncusudur. Bu görevi
Cumhuriyet döneminde de uzun süre yapmış olup, muhtemelen 1940’lı yılların
içinde *YARBAY* olarak ordudan emekli olmuştur. Bediüzzaman hazretlerine
yazdığı bir mektuptan böyle anlaşılmaktadır. Emekli olduktan sonra da Ankara’da
ikamet eden Osman Nuri Tol, 1 Ekim 1955 tarihinde Ankara’da vefat etmiştir.
Mezarı Ankara Cebeci Kabristanında bulunmaktadır.
Milli Müdafaa sıralarında tanıştığı Bediüzzaman hazretlerine
karşı çok büyük dostluğu ve takdiratı olan Osman Nuri Tol, *NAKŞÎ
TARİKATI* mensubu idi.*ÂLİM, FAZIL VE
EHL-İ KALP BİR ZAT* olan merhum Osman Nuri, *ANKARA’DA BULUNAN NUR TALEBELERİNE
BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN DE ARZU ETMESİYLE MÜZAHİR – kollayan,arka ve sahip
çıkan- OLMUŞTUR*. Mustafa Sungur, Abdullah Yeğin ve buraya hatıralarını
aldığımız Ahmet Atak bunları anlatmaktadırlar. Osman Nuri Efendi Kurtuluş Semti’nde
bulunan evinde uzun yıllar İslami ders ve talimlerde bulunmuştur. *CEMAATİ İSE
BÜYÜKELÇİLER, GENEL MÜDÜRLER, HÂKİMLER, GENERALLER İDİ*.
……….. *OSMAN NURİ TOL İLE ÜSTAD BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ
HAZRETLERİ ARASINDA KARŞILIKLI MEKTUPLAŞMALAR YAPILMIŞ OLUP, BU MEKTUPLARIN
BAZILARI TARİHÇE-İ HAYAT KİTABINDA VE EMİRDAĞ LAHİKALARINDA NEŞREDİLMİŞTİR*.
*Osman Nuri Efendi, Bediüzzaman’a yazdığı mektuplardan biri
aşağıda nakledilmiştir*.
“Pek mübarek kalbî, ruhî, sırrî dostum!
Bilmem, abd-i âcizi hatırladınız mı? Her ihtimale karşı
hatırlatayım: Yurdun her tarafında mücahede-i milliyye devam ederken zât-ı
hakîmanelerine, Ankarada mücahede-i milliyeye birlikte devamı mutazammın,
muhtelif eşhasdan onsekizi mütecaviz davetnâmeler geldiği zaman, bu davetlere
icabet edip etmemek hususunda İstanbulda ikametgâhınızda beynimizde tekarrur
eden günde buluşarak istişare buyurduğunuz alay müftülerinden dost-u kadiminiz
Ankaralı Osman Nuri'yim.
Son zamanlarda Millî Müdafaa Vekâleti Müftülüğüne tayin
olundum. 25 seneye karib burada müftülük yaptım. Üç sene evvel tekaüd oldum.
Şimdi Ankara'da evimde ikamet ediyorum. Zâtınıza ve ehl-i iman ve İslâma leyl ü
nehar dua ile imrar-ı hayat eyliyorum. En büyük emelim ve arzum, ölmeden evvel,
dünya göziyle zatınızı görmek ve ziyaret etmek, hasbeten lillâh bir
sohbetinizde bulunmaktır. Bunu can ü gönülden arzu eyliyorum.” (Tarihçe-i Hayat
)
*Bediüzzaman Hazretlerinin Osman Nuri Tol ‘a yazdığı
mektuplardan biri aşağıda nakledilmiştir.*
Aziz, sıddık kardeşim Osman Nuri!
“Madem Cenab-ı Hak, senin kudsî niyet ve ihlâsınla Ankara'da
en mühim genç Said'leri senin etrafına toplamış. Madem Ankara'da benim
bulunmamı lüzumlu görüyorsunuz. Ben de şimdi nafakamla tedarik ettiğim
nüshalarımı, o küçük Medrese-i Nuriyeme benim bedelime gönderiyorum. Onların
adedince Said'ler, seninle komşu olurlar. Hem fedakâr evlâdın çok fevkinde
sadakatla şimdiye kadar hizmetleriyle her biri birer genç Said olarak beş-on
Abdurrahmanlarım hükmünde Sungur, Ceylan, Tillo'lu Said, Sâlih, Abdullah, Ahmed,
Ziya gibi genç ve çalışkan Said'leri senin yanına hem benim vekilim, hem senin
talebelerin olarak benim bedelime o küçücük Medrese-i Nuriyeye nezaret ve bir
nevi dershane olarak re'yinize bırakıyorum.” (Emirdağ L.)
Hakkındaki Hatıralardan ;
………… *SON DERECE OTORİTERDİ*
Osman Nuri Efendi derslerinde bir köşede oturur… Son derece
otoriter… Onun karşısında el pençe oturacaksın... Başka türlü derhal rahatsız
olurdu... Şöyle bir gülsen; “Ne o beşaret mi var? Biz de bilelim?” diye
sorardı. Temel İslam esaslarını ders verirdi…………..
Görüldüğü gibi Osman Nuri Tol ( R.H) Asker kökenli, uzun
yıllar Emir komuta zincirinde bulunmuş, mert ve vicdanlı bir Anadolu insanı
olmakla birlikte alim ve fazıl bir kişidir. Dolayısıyla şahsiyetine ait riyasız
ihlaslı karakterinin tezahürü ifadelerine sirayet etmiştir.
Bu mahiyeti üstadında makbulü olmuş ve onu mühim bir dost
olarak kendine yakın görmüş ve manen tekvil etmiştir.
HAŞİYE: *Üstadın şahsiyetinde bulunan en mühim hassaslardan
biri dostluğa verdiği ehemmiyet ve samimiyete karşı gösterdiği mukabele-i
izzettir. Bir mana da kendi ile yaş münasebeti ile akran sayılacak olanlarla
ahbabane muaşeretidir. Bacağı Kesik Yeşil Salih gibi Osman Nuri Tol dahi bu
sınıftandır addediyoruz*.
Evet şimdi bu satırlarar , kısmen mizacı, ilmi mahiyeti,
vazife-i içtimaiye ve din-i islâma karşı say ve gayreti ve İmana ve İslâma ait
değerleri koruma ve savunma vazife ve vaziyetiyle gayretine şahit olduğumuz
satırlara (TARAFIMIZDAN İZAH YAPILMAMIŞ
ŞEKİLDE ) bakalım……….
Osman Nuri'nin bir fıkrasıdır.
Kitapların en büyüğüsün, Kelâm-ı Kadîm,
Hak kanunların anasısın, Kur'ân-ı Azîm,
Kudsî tarihlerin nur babasısın, Kelâm-ı Kadîm,
Sen, dinimizin bekçisisin, Kur'ân-ı Azîm.
Dört İlâhî kitabın anası, yalnız sensin,
İftihar eder seninle, bütün din-i İslâm,
Sensiz yaşamak isteyen kalbler gebersin,
Sen hakikatin ilk ve son güneşisin.
Her varlığın üstünde, sönmeyecek güneşsin,
Bütün gizli ve âşikârın miftâhı sensin,
Seni tanımayan ve tâbi olmayan, her yerde
Sahibinin gazabına uğrasın, gebersin.
Hükmün, muhakkak kıyamete kadar bâkidir,
Sana inanmayanlar âdi, zelîl, kâfirdir,
Sen, her varlığın üstünde doğan güneşsin,
Seni istemeyenler, dünyada Cehenneme göçsün.
Hâşâ! Seni beğenmeyen ve yanlış diyenlerin,
Dilleri kesilsin, yere batsın.
Sana hor bakmak isteyenleri, Allah kahretsin,
Sen hakikatın ilk ve son güneşisin.
Osman Nuri
Risale-i Nur Hakkında Yazdığı Sair Bir İfadesi
Bir kelimeni, milyonlar defa tekrar okusam,
İlk başladığım lezzeti, daima duyarım.
Sen İslâm ocaklarının sönmez bir lem’asısın,
Sen o misilsiz Zâtın emsalsiz kelâmısın.
Rabbin en sevgili Resulüne kısmet olan,
Değerli bin bir çeşit ispatlı kelâmısın.
Hangi kitap var ki, asırlarca böyle hürmetle okunsun?
Nasıl bir nankör var ki, gelsin sana dokunsun?
Hâşâ, sana inanmayanlar kâfirse bile,
Gelsin onun dellâlının yanına otursun.
O dellâldan alınca ders-i ilhamı,
Lânetler eder, inkâr ettiğine Kur’ân’ı,
İlmin en derin hocası, burhanı,
Zelîl eder, karşısında seni tanımayanı.
Kudsî kitabın çok ünlü, onun dellâlı Üstadım Said
Gönül ister ki, o ayarda bulunsun binler Said.
Aynı günün sabahı okuduğum, büyük ve kudsî kitabımız olan
Kur’ân-ı Azîmüşşândan aldığım nurlu ilham-ı İlâhîden, dolayısıyla güneş gibi
kuvvetli olan Risale-i âliyelerinizin âcizde bıraktığı derin his ve tesirlerden
doğmuştur.
Osman Nuri
……………….
*İKİNCİ MEKTUBA DA MEKTUP SAHİBİ PENCERESİNDEN BAKACAĞIZ*:
*HAFIZ ALİ AĞABEY KİMDİR*?
Büyük Hafız Ali ya da Ali Ergin Bediüzzaman'ın nur fabrikası
adını verdiği hizmet dairesinin en önemli rüknü ve nur talebelerinin
kahramanlarından olup Isparta İslamköy'de nurlara büyük hizmeti etmiş ve
kalemiyle iman nurlarını yazıp neşretmiştir. Risale-i Nur'u tanıdıktan sonra
kendini tamamen iman-Kur'an hizmetine verdi. İhlaslı ve sade bir yaşam sürmede
mümtaz bir nur talebesidir. Tahiri abi ile birlikte Hizbü’l-Ekber-i
Kur’aniyenin neşrinde çalışmıştır. Eskişehir ve Deniz hapislerine girdi.
Denizli hapsinde Bediüzzaman’ı öldürmek için aşı adı altında zehir
verdiklerinde Üstad komaya girer. Hafız Ali bir kenara çekilip ağlayarak ‘Ya
Rabbi! Onun yerine benin canımı al’ diye dua eder. Bir müddet sonra hastalanır,
hastaneye kaldırılır ve orada şehiden vefat eder.
Kendisinden çok istifade etmiş ve yanında bulunmuş ve onu
kendine hoca olarak kabul etmiş Hasan ERGÜNAL ( R.H) ‘den Hafız Ali Ağabey hakkında bir hatıra:
“BUGÜN KABRİSTANA GİTTİM” DEDİ VE BAŞLADI AĞLAYARAK
ANLATMAYA...
Sene 1942. Bir gün 29. Söz’ü yazdım, hocamın yanına gittim…
Yanına oturttu beni… Baktı baktı dedi:
“Kardeşim! Ben bugün kabristanı ziyarete gittim. Gördüm ki;
çoluk çocuk meşgalesiyle, rızık toplamak, kazanmak dolayısıyla, keselerine,
torbalarına ahiret azığı olarak bir şey yapamamışlar. Öyle vaveylâ ediyorlardı
ki... Ben o acıyı gördüm, dağlara kaçsam unutamayacağım...” Hocam bunları
anlatırken ağlıyordu… Siz insan ölünce kurtuluyor zannetmeyin. Nasıl burası bir
âlemse, o kabir de öyle bir âlemdir. Adem ve yokluk yoktur...
HAFIZ ALİ’NİN VELAYETİNE HZ. ÜSTADIN İŞARETLERİNDEN:
“Hâfız Ali Kardeşim! Bir zaman Barla'da Cuma gecesinde dua
ederken, senin âmin sesini iki defa sarihan işittim. Arkama baktım. Dedim:
"Hâfız Ali ne vakit gelmiş." Dediler: "O burada yoktur."
Ben şimdi o vakıadan diyebilirim ki; üç-dört saat mesafeden duama âminini
işittirmesi, otuz günlük mesafeden buradaki zaîf davet ve duama kuvvetli ve
tesirli bir âmîn hükmünde olan yazıların imdadıma yetişmesi çok manidar bir
tevafuktur.” (Kastamonu L. )
“...Hâfız Ali'nin bu mektubunu aldığımdan ya altı, ya yedi
gün evvel, Karadağ'dan inerken birden diyordum: "Yahu! Ata et, arslana ot
atma; arslana et, ata ot ver." Bu kelimeyi beş-altı defa hoşuma gitmiş
tekrar ediyordum. Ya Hâfız Ali benden evvel yazmış, bana da söylettirdi veyahut
ben evvel söylemişim, ona yazdırılmış. Yalnız bu garib tevafukta bir farkımız
var. O, öküze ot demiş; ben, ata ot demişim.” (Kastamonu L. )
İslamköylü, Denizli hapishane şehidi, Nur Fabrikası sahibi
olan, 1898 merhum Hafız Ali ( R.H) 17 Mart 1944 tarihinde Denizli’de
vefat etmiştir.
………….DENİZLİ KABRİSTANINDA MEDFUN HAFIZ ALİ’NİN (R.H.) MEZAR
TAŞINDAKİ YAZI:
“Mahkeme-i Kübra-yı haşrî’de, Risale-i Nur talebelerinin
bayraktarı, Şehîd-i merhum Hâfız Ali.” Rahmetullâh-i Aleyh. Ebeden dâima.” Said
Nursi)
ŞİMDİ BU ZATIN SÖZ KONUSU MEKTUBA ( İZAHSIZ VE TEVİLSİZ )
BAKALIM VE BU MEKTUBUN SONUNDA BU MEKTUBUBA MÜTEMMİMİ OLAN İKİNCİ MEKTUBDA ONUN
DERSİNİ NASIL ALDIĞI VE YAŞADIĞI İLE MAZHARİYET-İ NURİYEDEKİ MAKAMINA BİR NEBZE
HASRI-I NAZAR EDEREK BİZİ SEVK EDECEĞİ HAKİKATE DOĞRU MEYİL KAPIMIZI ARALAYALIM
İNŞÂALLAH.
Hafız Ali'nin bir fıkrasıdır.
Aziz Üstadım,
Otuz Birinci Mektubun On Üçüncü Lem'ası,
"Hikmetü'l-İstiâze" nâm-ı âliyi taşıyan bir parça-i nuru aldım.
Elhamdü lillâh, istinsaha muvaffak oldum. Cenâb-ı Hak, hazine-i bînihayesinden
emsâl-i sairesini ihsan buyursun. Âmin, bihurmeti Seyyidi'l-Murselîn.
………….. BURADA ÖNCELİKLE BU HİKMETÜ'L-İSTİÂZE RİSALESİ HAKKINDA FİHRİSTEYE MÜRACAAT EDİP MUHTASAR
OLARAK NELERİ İÇERDİĞİNE BAKACAĞIZ VE SONRA LAHİKAYA KALDIĞIMIZ YERDEN DEVAM
EDECEĞİZ:
ON ÜÇÜNCÜ LEM’A
" *Hikmetü’l-İstiâze* " *nâmiyle mâruf, gâyet
kıymettar ve kuvvetli ve hakîkatli bir risâledir*.
De ki: Sığınırım insanların Rabbine·İnsanların
melikine·İnsanların İlâhına·İnsanların kalbine sinsice vesvese verenlerin
şerrinden·Cinden ve insanlardan olan şeytanların şerrinden.(Nâs Sûresi:1-6.)
sûresinin en mühim bir hakîkatini, De ki: "Ey Rabbim, şeytanların
vesveselerinden Sana sığınırım. · Onların yanımda bulunmalarından da, yâ Rabbi,
Sana sığınırım. (Mü’minûn Sûresi: 97-98.) âyetinin mühim bir hikmetini ve
Allah’ın rahmetinden kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım. ’in en mühim bir
sırrını On Üç İşaret ile tefsir ederek, on üç anahtarla, De ki: Sığınırım
insanların Rabbine kal’a-i hasînine girmek için kapı açar, tahassüngâhı
gösterir.
BİRİNCİ İŞARET
"Şeytanların kâinatta îcad cihetinde hiç medhalleri
olmadığı ve dalâletin müstekreh çirkinlikleri ehl-i dalâleti tenfîr ettikleri
halde; ve Cenâb-ı Hak rahmet ve inâyetiyle ehl-i hakka taraftar olduğu ve hak
ve hakîkatin câzibedar güzellikleri ehl-i hakkı müeyyid ve müşevvik bulunduğu
halde, hizbüşşeytanın çok defa hizbullaha galebe etmesinin hikmeti nedir?"
diye suâle karşı gâyet katî ve vâzıh bir cevaptır.
İKİNCİ İŞARET
"Şerr-i mahz olan şeytanların îcâdı ve ehl-i îmâna
taslitleri ve onların yüzünden çok insanların küfre girip Cehenneme
girmelerine, Cemîl-i Alelıtlak ve Rahîm-i Mutlak ve Rahmân-ı Bilhakkın rahmet
ve cemâli bu hadsiz çirkinliğin ve bu dehşetli musîbetin husûlüne nasıl müsaade
ediyor? Ve ne için cevaz gösteriyor?" diye suâline karşı gâyet kuvvetli ve
muknî bir cevaptır.
ÜÇÜNCÜ İŞARET
"Kur’ân-ı Hakîmde, ehl-i dalâlete karşı azîm şekvâlar
ve kesretli tahşidât ve çok şiddetli tehdidât, aklın zâhirine göre, adâletli ve
münâsebetli belâgatına ve üslûbundaki îtidâline ve istikâmetine münâsip
düşmüyor. Âdetâ, âciz bir adama karşı ordulan tahşid ediyor; ve müflis ve
mülkte hissesiz, âciz bir adama, kuvvetli bir şerik mevkü verir gibi, ondan
şekvâlar etmenin sırrı ve hikmeti nedir?" diye suâline karşı, gâyet katî
ve ehemmiyetli bir cevaptır.
DÖRDÜNCÜ İŞARET
Adem şerr-i mahz ve vücud hayr-ı mahz olduğundan, mehâsin ve
kemâlât vücuda ve şerler ve musîbetler ademe istinad ettiğini ve ondan neş’et
ettiğini beyân ediyor.
BEŞİNCİ İŞARET
Cenâb-ı Hak, kütüb-ü semâviyede beşere karşı Cennet gibi
azîm bir mükâfatı ve Cehennem gibi dehşetli bir mücâzâtı göstermekle beraber,
çok irşad ve mükerrer îkaz ve defaatle ihtar ve müteaddit tehdit ve teşvik
ettiği halde; hizbüşşeytanın çirkin ve mükâfatsız ve zayıf desîselerine karşı
ehl-i îmânın mağlûp olmalarının sırrı nedir?" diye müthiş suâle karşı
muknî bir cevaptır.
ALTINCI İŞARET
Şeytanların en tehlikeli ve kesretli bir desîsesi olan,
"tasavvur-u küfri"yi "tasdîk-ı küfür" sûretinde,
"tasavvur-u dalâlet"i "tasdîk-ı dalâlet" tarzında
göstermesiyle, hassas ve sâfî-kalb insanlan tehlikelere atmasına mukâbil, ilmî
ve mantıkî ve hakîkatli bir cevaptır.
YEDİNCİ İŞARET
Mûtezile imamları, şerrin îcâdını şer telâkkî ettikleri
için, küfür ve dalâletin îcâdını Allah’a vermeyip, güyâ onunla Allah’ı takdîs
ediyorlar. Mûtezilenin bu mühim meselelerine ve Mecûsilerin hâlık-ı şerri ayrı
telâkkî etmelerine karşı gâyet kuvvetli ve mantıkî bir cevab-ı müskit; hem
"Günah-ı kebîreyi işleyen mü’min kalamaz" diyen Mûtezile ve bir kısım
Hâricîlere karşı gâyet makbul ve muknî bir cevaptır.
SEKİZİNCİ İŞARET
"Bâzı risâlelerde katî delillerle ispat edilmiş ki,
küfür ve dalâlet yolu o kadar müşkülâtlı ve suûbetlidir ki, hiç kimse ona
girmemek gerekti ve kâbil-i sülûk değildir. Îman ve hidâyet yolu o kadar zâhir
ve kolaydır ki, herkes ona girmeli idi, dediğiniz halde, bu
Hikmetü’1-Istiâze’de, dalâletli yolun kolay ve tahrip ve tecâvüz olduğu için
çoklar o yola sülûk ettiğini beyânın, birbirine muhâlif oluyor; vech-i tevfîkı
nedir?" suâline karşı, gâyet merakâver ve mantıkî vekatî bir cevap olmakla
beraber; "Dalâlette o kadar dehşetli bir elem ve korku var ki, kâfır,
değil hayatından lezzet alması, belki hiç yaşamaması lâzım gelirken, ehl-i
îmandan ziyâde kendini hayatta mes’ud görmesinin sırn nedir?" diye suâline
karşı gâyet güzel bir temsil ile tam kanaat getirir bir cevaptır.
DOKUZUNCU İŞARET
"Hizbullah olan ehl-i hidâyet, başta enbiyâ ve onların
başında Fahr-i Âlem Sallâllahü Teâlâ Aleyhi ve Sellem, o kadar inâyât-ı
İlâhiyeye ve imdâdât-ı Sübhâniyeye mazhar olduklan halde, neden hizbüşşeytana
karşı bâzan mağlûp olmuşlar? Hem Hâtemü’1-Enbiyânın güneş gibi parlak nübüvveti
ve risâletinin komşuluğunda bulunan Medîne münâfıklarının dalâlette ısrarları
ve hidâyete girmemeleri ne içindir? Ve hikmeti nedir?" diye suâle karşı
herkesi alâkadar edecek güzel ve kuvvetli bir cevaptır.
ONUNCU İŞARET
İblisin, kendini, kendine tâbi olanlara inkâr ettirmek
sûretindeki desîse maskesini yırtarak, İblisin pis ve mülevves yüzünü gösterip,
vücudunu ispat eder.
ON BİRİNCİ İŞARET
Ehl-i dalâletin şerrinden kâinat kızdıklarını ve anâsır-ı
külliye hiddet ettiklerini ve umum mevcudât mânen galeyana geldiklerini,
Kur’ân-ı Hakîm mu’cizâne ifade ettiğine dâir merakâver bir beyândır.
ON İKİNCİ İŞARET
Dört suâl ve cevaptır.
"Mahdut bir hayatta mahdut günahlara mukâbil hadsiz bir
azap ve nihayetsiz bir Cehennem nasıl adâlet olur?"
Hem, "şeriatta denilmiştir ki: Cehennem ceza-i ameldir;
fakat, Cennet fazl-ı İlâhî iledir. Bunun hikmeti nedir?"
Hem, "Seyyiât intişar ve tecâvüz ettiğinden, bir seyyie
bin yazılmak, hasene bir yazılmak lâzım gelirken; seyyienin bir, hasenenin on
yazılmasının sım nedir?"
Hem, "Ehl-i dalâletin kazandıkları muvaffakıyet ve
gösterdikleri kuvvet, ehl-i hidâyette bir zaaf ve hakîkatsizlik olduğundan
mıdır?" diye, dört suâle gâyet kısa ve kuvvetli dört cevaptır.
ON ÜÇÜNCÜ İŞARET
Üç Noktadır.
Birincisi: Şeytanın en büyük bir desîsesi, hakâik-ı
îmâniyenin azameti cihetinde, dar kalbli ve kısa akıllı ve kâsır fikirli
insanlan aldatmasına mukâbil, tamamıyla şeytan-ı cinnî ve insîyi de susturacak
bir cevaptır.
İkinci Nokta: Şeytan, kusurlu insana kusurunu îtiraf etmemek
ile istiğfar ve istiâze yolunu kapayıp, enâniyeti tahrik ederek, avukat gibi
nefsini müdâfaa ettirir; âdetâ nefsini taksirâttan takdîs ettirmesine mukâbil,
herkesi iknâ edecek bir cevaptır. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir
kusur bulunduğunu ve kusurunu görmek, kusurunu kusurluktan çıkarmak olduğunu
beyân eder.
Üçüncü Nokta: İnsanın hayat-ı içtimâiyesini ifsad eden en
mühim bir desîse-i şeytâniye, "mü’minin birtek seyyiesiyle hasenâtını
örtmek" ile, o mü’mine karşı adâvet ettirmeye mukâbil, mîzân-ı ekberde
adâlet-i mutlaka-i Ilâhiyenin tecellîsindeki düstur ile, herkese lüzumlu,
husûsan hadîdü’1-mîzac ve müşkülpesent insanlara, kıymettar ve haklı ve
kuvvetli bir cevaptır.
İşte, şu risâle, On Üç İşaret ile, şeytân-ı insî ve cinnînin
on üç hücum yollarını kapadığı gibi “De
ki: Sığınırım insanların Rabbine” sûresinin kal’a-i metîninde tahassun etmek
için on üç anahtar olup, on üç kapıyı ehl-i îmâna açar.
Şu Hikmetü’l-İstiâze Risâlesinin iki mühim kardeşi var.
Biri, Yirmi Dokuzuncu Mektubun altıncı risâlesi olan Hücumât-ı Sitte mühim bir
kale olduğu gibi, ikinci bir kardeşi olan Yirmi Altıncı Mektubun
"Hüccetü’1-Kur’âni ale’şşeytâni ve Hizbihî" nâmındaki risâlesi dahi
bir hısn-ı hasîndir. Bu üç risâle birbiriyle münâsebettardır. Ve ehl-i îmâna bu
zamanda çok lüzumlu olduğunu ihtar ediyorum. Fakat şu risâleler, tamamıyla
Kur’ân’a sâdık olanların ellerine verilebilir. Bid’a ve dalâlete taraftar veya
siyasetçiliğe müptelâ olanların ellerine vermemek gerektir. Bilhassa Hücumât-ı
Sitte, içerisinde Eski Said’in şiddetli lisânı karıştığı için, en has ve en
sâdık kardeşlerime mahsustur. şimdilik hakkı dinlemek ve kabul etmek
istidâdında olmayanlara gösterilmemesini tavsiye ediyorum. Hem de, İşârât-ı
Seb’a, Hücumât-ı Sitte gibi şimdilik havâssa mahsustur….Lemalar/ Fihrist
……………..
Mektuba kaldığımız yerden devam ediyoruz:
Üstadım efendim, bu azîm hakikati taşıyan risale, fakir
talebenizde pek azîm tesirat yaparak, dimağım ve bütün duygu ve hâsselerim, o
azîm hakaik üzerine serpilerek, toplanmaz bir hale geldiler. Gündüzde, güneşin
ziyası karşısında kalan yıldız böceği gibi, gerek güneşin tarifini ve gerekse
kendi şavkıyla daire-i muhîtinde bulunanları tarif edemediği gibi; fakir, aynı
hal kesb ettim.
Evvela: Bu risale, diğer tevhide dair büyük risalelerin bir
büyük kardeşi olabilir. Zira, nasıl ki öbür kütle-i nur, (nurların bütünü) Cenâb-ı Hakkın âlem-i kebirde cilve-i cemâl
ve kemâl ve Esmâ-i Hüsnâsını pek zahir bir tarzda âmâ olanlara da gösterdiler.
Aynen bu parça-i Nur, (Hikmetü'l-İstiâze / 13’nci
Lem’a) *âlem-i asgar olan ve Esmâ-i
Hüsnâya âyine olan ve hilkat-i dünyanın ruhu mesabesindeki beşerin kemâl ve
sukutuna, ebediyet ve ademine sebep olan en büyük vesile ve desiseleri, pek
yakînen keşfedip gösteriyorlar*.
Saniyen: *BU HAKİKATLERİ DÜŞÜNÜRKEN* kalbime şöyle geldi ki:
Nasıl ki, "Hüdhüd-ü Süleymanî, zeminin suyu meçhul olan
yerlerinde—hafriyatsız—suyu bulmaya vesile idi" diyorlar. *Aynen bu risale, Hüdhüd-ü Süleymanî
tarzında, âlem-i asgar olan insanın ezdadlardan müteşekkil cism-i vücudunda
nur-u iman yatağı olan kalbi, biaynihî gösteriyor*. Zemin yüzünde zararlı ve zararsız otları
teşhis eden kimyagerin âb-ı hayat bulduğu gibi, binde bir hakikatini ancak
görebildiğimi anladığım bu eser-i âli, bütün ehl-i iman ve zîşuura, menba-ı
hakîkisi olan Kur'ân-ı Hakîm gibi, nurlarıyla âb-ı hayatı serpiyor.
Hafız Ali (r.h.)
*AYNI DERS İLE İLGİLİ BİR KAÇ SAYFA İLERİDE OLAN DİĞER
MEKTUBU*:
Hafız Ali’nin fıkrasıdır.
Sevgili Üstadım; Bu defa irsaline inâyet buyurulan
Hikmetü’l-İstiâzenin İkinci Kısmını aldım. Sekizinci İşaret’te ispat edilip
gösterilen hak ve hakikat, dalâlet vâdilerinde uçan serseri mudillerin
yollarını pek vâzıh tenvirle, onlara hem kendilerinin ne yaptıklarını, hem
cadde-i hakikati göstermekle, îcâzıyla azîm bir mesele tahayyül buyuruluyor.
Dokuzuncu İşarette ise, bütün ehl-i iman ve bilhassa
risale-i envarla hilkat-i insaniyyenin gaye-i hakikîsini anlamaya çalışan
talebeleriniz, ruhen istikbale gittikçe, bu mesele pek geniş bir daire olarak,
*Hazret-i Âdem’den beri bütün Peygamberân-ı İzam hazeratının ehl-i dalâlete
karşı mağlûbiyeti ve feci hâdiseler çok düşündürüyor ve kalbi zedeliyordu*.
“Allah’a hamd olsun. Bu Rabbimin ihsanıdır”. *O geniş daire öyle tenvir
ediliyor ki*, *içinde Üstaddan, Fahrü’l-Mürselînden Hazret-i Âdem’e kadar müşkilât,
hak ve hakikat kılıcıyla fethedilip, akıl ve kalb “Sadakte ve bilhakkı natakte”
diye tasdik ediyorlar*.
Onuncu İşareti yazarken elimden kalemi bırakarak hâzırûna
okudum. *İçinde temsilin misal değil, hakikat olduğunu ve böyle bir hakikati,
ism-i Hakîm ve ism-i Nur ve ism-i Bedî’in cilvesiyle görüleceğini derk ettim*.
*VE HAYALEN TATBİKİNE ÇIKTIM*. Pek doğru bir esas olduğunu anladım, Cenâb-ı
Hakka şükrettim.
On Birinci İşarette gösterilen zecr-i Kur’ânî, *kâinat
tarlasının mahsulü, makinasının mensucatı, insan nev’i olduğu ve umum mevcudat
semeratıyla o nev’e hizmet ettiklerinden insan hodgâmlığıyla, bedbinliğiyle o
azîm gaye-i dünyayı hiçe indirmesiyle, büyük çarklar misillû anâsır-ı
külliyenin insan aleyhine hareket ettiklerini ve mühlik mes’uliyetten kurtulmak
ancak Kur’ân-ı Hakîmin daire-i kudsiyesine girmek ve Fahrü’l-Mürselîne ittibâ
etmekle olacağını beyanla insanı kendine veznettiriyorsunuz*.
On İkinci İşaret ve dört sualin cevabının ihtiva ettikleri
hakikatler, *BİZİ ARASIRA KENDİ HESABINA ÇALIŞTIRMAK İSTEYEN VE CÜZ-Ü
İHTİYARLA* *kendisinde bir varlık görüp, İSTİHKAKA GÖZ DİKEN ve şöhret ve
hodfuruşluk tahakkümüyle hebâen çalışan nebatî ve hayvanî nefis ve heva
zincirlerini*, altın makaslarla keserek halâs buyuruyorsunuz.
On Üçüncü İşaret ve üç noktayla, *her zaman, hususuyla
mübarek vakitlerde bizimle uğraşan ve bazı ye’se düşüren, yüzümüzün siyahlığını
görmeyip, mü’min kardeşlerimizin ufak tefek çizgiler nev’inden karalarıyla
onları bütün siyahlıkla ittiham ettiren, Cenâb-ı Hakkın rahmetini ve Gaffâr ve
Rahîm isimlerini tenkide cür’et eden ve bu yüzden büyük tahribatlara sebebiyet
verdiren HİZBÜ’Ş-ŞEYTANIN KUVVETİ gösteriliyor*.
Muhterem Üstadım; *Bu işareti yazarken, VÜCUT ÂLEMİNE
SEYAHATE ÇIKTIM. İşârâttaki noktalar bir müfettiş hükmüne geçti. İzah buyurulan
kuvvetler yerinde görülüp, teslim-i silâh etmek üzere idiler. Bize bu
kuvvetleri gösteren Kur’ân-ı Hakîmden istimdad ve feyzi, HER HATVELERİMDE
istiyordum. Ve bize bu esas hakikat-i hayatın neticelerini, karanlıklarını
gösteren Üstadımız, muvaffakiyetimizi Cenâb-ı Haktan dilemekte olduğu, her an
kendini göstermektedir. Ve inşaallah halâs edecektir*.
Muhterem Üstadım; bu on üç işaret, on üç cevahir kümesini
muhtevîdir. Bunlardan bazılarını ipe çizip göstermekle ve çizmemekle ve
görmemekle, o cevahir hazinesine ve cevherlerine bir nakîse gelmeyeceğinden
eğri ve doğru çizmek istediğim cevherler, inşâallah hüsnünü zâyi etmez.
Ey sevgili Üstadım; ne kadar teşekkürât-ı vefîre ifâ etsem
ve hayli minnettar olsam, yine ifâ edemeyeceğime kail olduğumdan, dilerim
Cenâb-ı Haktan razı olacağınız kadar, nâil-i mükâfât eylesin. Âmin, bihurmeti
seyyidi’l-Mürselîn.
Hafız Ali (r.h.)
HAŞİYE: Bu risale inanç ve psikolojinin mahiyeti ve maruz
kaldığı dahili ve harici etkenler ve müdafa ve sığınmanın haritasını gösteren
çok mühim akli, manevi bir derstir.
İzahına girmediğimiz ancak kısmen kalın puntolarla veya
büyük harflerle dikkat çektiğimiz ibare ve ifadelerin bulunduğu yerler sual
üretmeye çok müsaittir. Buralardan üretilen sualler veya bu dersin herhangi bir
yerinden çıkarılacak sorular olursa inşâallah onlar ile bu dersi daha kapsamlı
bir alana taşıyabiliriz.
Ve minellâhittevfîk
………
3-
Soru:
İmam Hakim’in "Müstedrek"ine yapılan bir itiraz
hakkında ne dersiniz; "Mestedrek" Kütüb-ü Sitte'den midir?
İtiraz Edilen Kısım:
“(...) Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den İmam-ı Hâkim
'Müstedrek'inde ve Ebu Dâvud 'Kitab-ı Sünen'inde, Beyhakî 'Şuab-ı İman'da
tahriç buyurdukları: (...) (Şamlı Hâfız Tevfik).” Barla Lahikası – S.T.Gaybi
İddia:
Şamlı Hâfız Tevfik’in mektubu, Said Nursî tarafından Sikke-i
Tasdîk-ı Gaybî’ye alınmıştır. Bu mektupta İmam Hâkim’in Müstedrek’inin Ashab-ı
Kütüb-ü Sitte’den olduğu belirtilmiştir. Oysa, Müstedrek Kütüb-i Sitte’den
değildir.
Hâkim’in Müstedrek’ini hiçbir hadisçi altı kitaptan
saymamıştır. Said Nursî ve şakirtlerinin hadis ilimlerinde ne kadar ehliyetli
oldukları görülmektedir...
Cevap:
Barla lahikasında şamlı Hafız Tevfik ‘in ( R.H) mektubu
içinde geçen:
Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den
İmam-ı Hâkim 'Müstedrek'inde ve Ebu Dâvud 'Kitab-ı Sünen'inde, Beyhakî
'Şuab-ı İman'da tahriç buyurdukları* : …… Cümlesine bakıldığında;
Bu cümle içerisinde 4 hadis kaynağı eserden söz ediliyor .
Öncelikli olarak il anlaşılan mektup
sahibinin Hadis ilmine vukufiyetidir. Çünkü hadisin sıhhatini nazara verecek kaynakları aktarırken sahih ilmine ait bazı kavramları da
kullanmaktadır. Bu satırda – konunun
izahına bakan yönüyle - iki dikkat
çekici kavram vardır. Bunlardan birisi ; İtiraz edilen MÜSTEDREK nedir? İkincisi
TAHRİÇ etmek ne demektir.
TAHRİÇ kelimesi ile
başlayalım : Sözlükte “çıkmak” anlamındaki hurûc kökünden türeyen ve “çıkarmak,
hüküm elde etmek” mânasına gelen tahrîc kelimesi hadis ilminde üç anlamda
kullanılır.
1.
Bir hadisi isnadıyla birlikte bir kitaba alıp
nakletmek. Bu anlam, daha çok ilk dönem müelliflerinin derledikleri hadislerden
kitap oluşturma faaliyetlerini ifade eder.
2.
Belirli kitaplardan seçilen hadislerle yeni bir
kitap meydana getirmek.
3.
Bir
eserde Hz. Peygamber’e veya sonraki iki nesle isnad edilen rivayetlerin temel
kaynaklardaki yerlerini göstermek, bunların isnad ve sıhhat açısından durumuna
işaret etmek.
MÜSTEDREK ise hadis
literatüründe : “ BİR ŞEYİN DEVAMINI YAPMAK, ONA ZEYİL YAZMAK, TETİMME MEYDANA
GETİRMEK ” anlamına gelmektedir.
Örnek olarak Müstedrek Türü Çalışmalar.
1.
El-Müstedrek ʿale’ṣ-Ṣaḥîḥayn. Bu türün en meşhur
çalışması olan eserde Hâkim en-Nîsâbûrî, Ṣaḥîḥayn’da yer almamakla birlikte
ikisinin ya da ikisinden birinin şartlarına uyan sahih hadisleri toplamaya
çalışmıştır. (I-IV, Haydarâbâd 1334-1342; nşr. Mustafa Abdülkādir Atâ, I-IV,
Beyrut 1411/1990).
2.
El-İlzâmât ʿale’ṣ-Ṣaḥîḥayn (ʿalâ Ṣaḥîḥayi’l-Buḫârî
ve Müslim). Dârekutnî, Buhârî ve Müslim’in şartlarına uyduğu halde Ṣaḥîḥayn’da
yer almayan yetmiş hadisi bu çalışmasında bir araya getirmiştir.
3.
Kitâbü’t-Tetebbuʿ. Dârekutnî, bu cüzünde Ṣaḥîḥayn’da
illetli olduğunu iddia ettiği 218 hadisi ele almıştır. Irâkī de el-Müstedrek
ʿalâ Müstedreki’d-Dâreḳuṭnî adlı bir çalışma yapmış (Kettânî, s. 16) ve bu
risâle el-İlzâmât ile birlikte yayımlanmıştır.
4.
El-Müstedrek
ʿalâ Ṣaḥîḥi’l-Buḫârî ve Müslim (el-Müstedrekü’l-müstaḫrec ʿale’l-İlzâmât). Ebû
Zer el-Herevî, Dârekutnî’nin İlzâmât’ındaki yetmiş hadisi kendi senedleriyle
tahriç etmiştir.
5.
El-Eḥâdîs̱ü’l-muḫtâra
mimmâ lem yuḫrichü’l-Buḫârî ve Müslim fî Ṣaḥîḥayhimâ (el-Eḥâdîs̱ü’l-ciyâd).
Ziyâeddin el-Makdisî tarafından kaleme alınmıştır (nşr. Abdülmelik b. Abdullah
b. Dehîş, I-II, Mekke 1412).
6.
El-Müstedrek
mine’n-nuṣûṣi’s-sâḳıṭa. Muhammed b. Hârûn er-Rûyânî’nin el-Müsned’i için Emîn
Ali Ebû Yemânî’nin hazırladığı zeyildir (I-III, Kahire-Riyad 1416/1995).
Yani bu tür çalışmalar sadece El Hakime ait değildir. Genel
olarak hadis ilminde istimal edilen bir yöntemdir.
Bu bağlamda : İmam Hakimim Müstedrek çalışmasın bir başka
geniş açıdan açıklaması şöyledir:
El-Müstedrek ya da Müsned-i Hâkim, Hâkim en-Nişaburi'nin
Buhârî ile Müslim’in el-Câmi-us sahih'lerine almadıkları sahih hadisleri bir
araya getiren eseridir.
El-Müstedrek’te yer alan hadislerin büyük çoğunluğu Buhârî
ve Müslim’in sıhhat şartlarına uygun rivayetler olup bu yönüyle eser
Sahiheyn'in zeyli durumundadır. ( DOLAYLI OLARAK KÜTÜB-Ü SİTTEYE GİRMİS SAHİS
HADİSLERLE İRTİBATLI BİR MESELE OLMASI MÜNASEBETİYLE MANEN KÜTÜB-Ü SİTTEYE
DÂHİLDİR)
“Kitâbü’l-Îmân” ile başlayıp “Kitâbü’l-Ehvâl” ile sona eren
elli iki kitaptan oluşmuştur. Eserde sahâbe ve tâbiîn kavilleriyle birlikte
8803 rivayet mevcuttur.
Bu açıklamadan sonra , söz konusu iddia ile birlikte tekrar
konunun başına dönüyoruz.
Şamlı Hafız Tevfik ( R.H)
Mektubunda :
Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den
İmam-ı Hâkim 'Müstedrek'inde ve Ebu Dâvud 'Kitab-ı Sünen'inde, Beyhakî
'Şuab-ı İman'da tahriç buyurdukları : (...)
HER YÜZ SENEDE CENÂB-I HAK BİR MÜCEDDİD-İ DİN GÖNDERİYOR *
…….. demiş.
Konula ilgili iddia ise:
Bu mektupta İMAM
HÂKİM’İN MÜSTEDREK’İNİN ASHAB-I KÜTÜB-Ü SİTTE’DEN olduğu belirtilmiştir. Oysa, MÜSTEDREK KÜTÜB-İ SİTTE’DEN değildir.
HÂKİM’İN MÜSTEDREK’İNİ hiçbir hadisçi altı kitaptan
saymamıştır. Said Nursî ve şakirtlerinin hadis ilimlerinde ne kadar ehliyetli
oldukları görülmektedir...
Haşiye: Dikkat edilirse soru sahibinin mugalatacı nazarı,
hadisin sıhhati, sahih bir hadis oldu, taşıdğı anlam üzerinden bir manayı hedef
almamış, EL HAKİMİN MÜSDETREK
ÇALIŞMASINI İNKAR ETME ÜZERİNDEN Üstad ve talebeleri kapsayan bir itham ile
maksadının aslında bir tekfir olduğunu göstermiştir.
Öncelikli olarak usulüne uygun bakıldığında Hafız Tevfik’in
(R.H) kurduğu cümle yapısıyla iddia cümlesi aynı anlamı içermemektedir.
Hafız Tevfik ( R.H
) ilgili satırda:
KÜTÜB-Ü SİTTE ASHABI olarak bilinen , meşhur altı sahih hadis ravisi
olan SAHİH-İ BUHÂRİ, SAHİH-İ MÜSLİM,
İBN-İ MÂCE, EBU DAVUD, TIRMİZİ VE NESEÎ'NİN yazarlarının eserlerinden
derlenen KÜTÜB-Ü SİTTE ESERİNDEN (1) , “
den ve dan şart eklerinden sonra virgül
kullanılmadığından bu kelimeyi önündeki kelimeyle bağlı olarak anlamak- kasıt
yoksa- yanlış bir yaklaşımdır “
İMAM-I HÂKİM 'MÜSTEDREK'İNDE (2 )
, EBU DÂVUD 'KİTAB-I SÜNEN'İNDE (3) ,
BEYHAKÎ 'ŞUAB-I İMAN'DA (4) , tahriç
buyurdukları… şeklinde SAHİH OLDUĞU SENETLERLE TESBİT EDİLMİŞ söz konusu Hadis-i
Şerifi beyan etmiştir.
YANİ İMAM-I HÂKİM MÜSTEDREKİ KÜTÜB-Ü SİTTE İÇİNDEDİR
DENİLMEMİŞ, AKTARILMAK İSTENEN MANAYA YÖNELİK İMLA KAİDESİ İÇİNDE CÜMLE
KURULUMU YAPILMIŞTIR.
Şimdi konuya bu hakikat penceresinden baktığımızda ve itiraz edilen EL HAKİM MÜSTEDREKİ ile
münasebetini anlamak için söz konusu hadis-i şerif: Ebu Davud da ve farklı birkaç kaynakta geçen
şekliyle aynen alıyoruz.
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır :
" Şüphesiz ki, Allah her yüzyılın başında bu ümmete
dinî işlerini yenileyecek bir müceddid gönderecektir "
(Ebu Davûd, Mişkât,
1/82 , K. Melahim, Bab 1, Hadis no: 4291; Ebu't-Tayyib Muhammed Şemsu'l-Hak b.
Emîr Alî ed-Diyânuvî el-Azîmâbâdî , 11 / 387, 389)
Bu noktada hadis ilmi içinde olan değerlendirme usulleri ne
bağlı olarak ; hadisin sıhhati rivayeti, taşıdığı anlam, işaretler, gösterdiği
yol gibi hususlar , mütemmim manalar gibi hususlar , ravinin saki oluşu yani
güvenilirliği ile bir çok mutabakat sağladıktan sonra ,hadis senetleşmiş olur.
Şimdi bu hadis-i şerifin hakkında yapılmış bir kısım
mütalaalar içinde alıntı yaparak 2 örnek sunacağız.
ÖRNEK 1: (Ebû Davud diyor ki: Abdurrahman b. Şureyh el -
İskenderanî hadisi Şerâhil aşmadan -Ebu Alkame ve Ebu Hurayra'yi anmadan-
rivayet etti)
(Bu hadis iki yoldan rivayet edilmiştir. Birisi metinde
olduğu gibi musneddir. Öbüründe ise Abdurrahman b. Şureyh, Ebu Alkame ve Ebu
Hurayra'yi anmadan, sanki Şerahîl Rasullullah'tan duymuş gibi rivayet etmiştir.
Bu şekilde aynı yerde iki veya daha çok ravi düşürülerek rivayet edilen
hadislere Mu'dal Hadis denilir. Ancak Abdurrahman sika bîr ravidir. Buhari ve
Muslim onunla ihticac etmişlerdir. Bu hadisi sadece Ebû Davud rivâyet etmiştir.
EL HAKİM, Beyhaki, Zeynu'l-Irakî ve Hafız İbn Hacer gibi
alimler bu hadisin sahih olduğunu ifade etmişlerdir. Mu'dal oluşu bir açıdan
sakıncalı değildir. Çünkü hem başka bir yoldan musned olarak rivayet
edilmiştir, hem de adi yapan Abdurrahman b. Şureyh el- İskendereyanî sika bir
ravidir.
Görüldüğü gibi
MÜTEDREK sahibi EL HAKİM bu mütalaada senet olarak kabul edilmiştir.
ÖRNEK 2: Arap hadis
alimlerinin çalışmasından çeviri yapılarak
aktarılacaktır.
4291 - Ebû Hüreyre'den, bildiğim kadarıyla, " Allah bu
ümmete her yüz senenin başında dinini yenileyecek birini gönderir " (Ebu Davud)
El-Hafız, Ahmed bin Hanbel'in otoritesindeki yollardan
"Tawali al-Ta'sees" sayfa 46-49'da bundan bahsetmiş ve sonra şöyle
demiştir: Bu, hadisin o dönemde iyi bilindiğini hissediyor, bu nedenle,
adamlarının güveninden dolayı güçlü olmasına rağmen, yukarıda bahsedilen
raviler zincirini güçlendiriyor. Molla Ali el-Kari de "Murqaat
al-Mafatih" 1/248'de bunu doğruladı.
Bu hadisi doğru sahih kabul eden ve nakl ve şerhi hakkında
çalışma kaynaklarından bazıları:
"El-Awsat" (6527), İbn Adi "El-Kamil
fi'd-Dufa'a" 1/123, *EL-HAKİM 4/522* ve Ebu Amr ed-Dani "El-Fiten"
(364), ve Al-Beyhaqi “Ma'rifat al-Sünen wa'l-Eshar” (422) ve “Menaqib
al-Shafi'i” 1/53 ve Al-Khatib “Tarih H” 2/61-62 ve İbn Asaker “Tarih Şam”
51/338 ve “Tabiyeen Kadhib Al-Muftri” s.51 ve 51-52 ve Al-Mazzi, Sharaheel bin
Yezid Al-Ma'afari'nin çevirisi 12/412'de “Tahdheeb Al-Kamal”da ve Muhammed bin
İdris Al-Shafi'i'nin çevirisi ve Muhammed bin İdris Ekselansları tarafından
“Tawali Al-Tas'ee” s. 45-46'da İbn Hacer….
YİNE GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE HAKİM’İN
MÜSDETREKİ 4/522 NOLU BÖLÜMÜNDE
BU HADİSİ NAKLETTİĞİ GÖRÜLMEKTEDİR.
Şimdi iddiaya tekrar bakalım:
1-
İMAM HÂKİM’İN MÜSTEDREK’İNİN ASHAB-I KÜTÜB-Ü
SİTTE’DEN olduğu belirtilmiştir.
CEVAP: MÜSTEDREK
KÜTÜB-İ SİTTE’DEN DEĞİLDİR. KÜTÜB-Ü SİTTEDE OLAN SAHİH HADİSLER EL HAKİMİN
MÜSTEDREKİNDE DE YER ALMIŞTIR….
2-
HÂKİM’İN MÜSTEDREK’İNİ HİÇBİR HADİSÇİ ALTI
KİTAPTAN SAYMAMIŞTIR.
CEVAP: YUKARIDA 2 ÖRNEĞİ GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE SAHİH HADİSLER İLE
İLGİLİ TEYİD ÇALIŞMALARINDA EL-HAKİM’İN MÜSTEDREKİ KAYNAK DOĞRU KAYNAK OLARAK
KULLANILMAKTADIR.
BU NOKTADAN ANLAŞILIYOR Kİ , KÖTÜ BİR NİYETLE, EL- HAKİMİN ESERİNİ CERBEZE İLE RED ETMEK SURETİYLE , RİSALE-İ
NUR’A VE BEDİÜZZAAMANA KARŞI BİR
İTİBARSIZLIŞTIRMA AMACI GÜDÜLMEKTEDİR.
Bu tür yaklaşımlar hadis inkârcılarının istimal ettiği bir
yöntemdir.
Evet bazı kişiler
bazı kaynakları sahih kabul etmezler. Mezhep ve meşrepler arasında bazı
anlayış farkları ile mutabakat noktaları kaybedilebilir. Alimler, Zahidler,
Veliler bir birine muhalefet edebilir. Hadiseleri , konuları , nakilleri ,
asılları kendi mizan ve mizaçları ve de mazhariyetleri noktasından ele alabilirler. Veya art niyetli insanlar ,
konuya ; SAİD NURSÎ VE ŞAKİRTLERİNİN HADİS İLİMLERİNDE NE KADAR EHLİYETLİ
OLDUKLARI GÖRÜLMEKTEDİR şeklinde
görüldüğü gibi, cerbezeli ve mugalatalı yaklaşabilir. Böyle durumlarda iddianın
doğduğu kaynak, söyleyenin kim olduğu, kime söylediği ,ne makamda ve ne için
söylediği gibi düsturlarımızla hareket ederek , direkte yönlendirilen noktaya
bakmamamız lazım.
Hülasa : Şamlı Hafız Tevfik ( R.H) ilgili mektup ile ifade
ettiği mesailin muhteviyatı içinde ibraz ettiği delil bağlamında:
“ HER YÜZ SENEDE CENÂB-I HAK BİR MÜCEDDİD-İ DİN GÖNDERİYOR ” Sahih Hadisini :
1-Ashâb-ı Kütüb-i Sittede
(olan Sahih-i Buhâri, Sahih-i Müslim, İbn-i Mâce, Ebu Davud, Tırmizi ve
Neseî'nin yazarlarının eserlerinde)
2- İmam-ı Hâkim, Müstedrek’inde
3-Ebu Dâvud, Kitab-ı Sünen’inde;
4-Beyhakî, Şuab-ı İman’da TAHRİÇ BUYURMUŞLARDIR. ..Şeklinde- HADİS İLMİNE VE
ESERLERİNE NE KADAR VAKIF OLDUĞU HAKİKATİNİN AÇIKÇA GÖSTERİR BİR NETLİKLE beyan etmiştir.
Ve Risale-i Nurda geçen Ayet ve Hadislerin açıklandığı müstakil kitapta , ve mobil Risale-i Nur Uygulamalarında bu hadisi
şerifin ravilerinden biri olarak :
EL-HAKİM, EL-MÜSTEDREK, 4:522 şeklinde, tüm kaynaklarda geçtiği gibi gösterilmiştir.