29.12.25

Mütalaa Ders notları 11: İnsan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir.

 İnsan yaratılış ve donanım itibariyle birçok hayrı netice verebilecek, idrak ve hakikatin inkişafı anlamında gelişecek, istidat yönüyle inbisat edebilecek özellikler ile teçhiz edilmiş ve dünyaya , çeşitli uygulama  süreçlere bağlı bir şekilde birçok vazife ile gönderilmiştir. Bu hususun  en ehemmiyetli esasını ise yola çıkışın noktasında olan eksikliklerini gidermek ve bilmediklerini öğrenmek oluşturmaktadır.

 

Yani……….İnsan ise, dünyaya gelişinde, herşeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına cahil; hattâ yirmi senede tamamen şerâit-i hayatı öğrenemiyor. Belki âhir ömrüne kadar öğrenmeye muhtaç, hem gayet âciz ve zayıf bir surette dünyaya gönderilip, bir iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. On beş senede ancak zarar ve menfaati fark eder; hayat-ı beşeriyenin muavenetiyle, ancak menfaatlerini celp ve zararlardan sakınabilir. Demek ki, insanın vazife-i fıtriyesi, taallümle tekemmüldür, dua ile ubûdiyettir. Yani, "Kimin merhametiyle böyle hakîmâne idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikane terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nazeninâne besleniyorum ve idare ediliyorum?" bilmektir; ve binden ancak birisine eli yetişemediği hâcâtına dair Kàdıu'l-Hâcâta lisan-ı acz ve fakr ile yalvarmaktır ve istemek ve dua etmektir. Yani, aczin ve fakrın cenahlarıyla makam-ı âlâ-yı ubûdiyete uçmaktır.

 

Demek, insan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mahiyet ve istidat itibarıyla herşey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu marifetullahtır ve onun üssü'l-esası da iman-ı billâhtır…….….Sözler 23. Söz

 

Eğer insan kendi hakikati ve hakiki ihtiyaçları, akli kalbi ve ruhi olan gereksinimlerine karşı lazım olan görevlerini yapmaz ise , ders paragrafının ilk satırında yazan … “İnsan ne kadar cahil ve gafildir. Ne kadar yolunu şaşırmış, nefsine zarar veriyor. “……..durumundaki tanımın içine girer.

 

Cahil kalır, cehaleti gafletini besler, gafleti yolunu şaşırtır ve böylelikle kendine zarar vermiş olur. Öyle ise insanın  kendin cehaletten kurtarması, gafletten uyandırması , yolunu istikamet üzere çizmesi gayet ciddi bir mesele ve yaratılış vazifesidir.

 

Bu vazifenin yapılmaması, ihmal edilmesi, ötelenmesi , bir insanın hayatının tüm niteliğini bozar. Çünkü cahil aklı, doğru ile yanlışı ayırt edemeyecek bir ahmaklık seviyesine, gafleti ölümcül bir atalete onu sürükler. İdraki kapanır, algısı yolunu şaşırır, meyilleri vehme maruz kalıp faydalı şeyler yerine zararlı şeylere yönelir ve içinden çıkılması çok zor olan bir bataklığa girer.

 

………. Hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda, Kur'ân'ın nuruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi. Mülevves ve ufûnetli bir çamur içinde, kàfile-i beşer düşe kalka gidiyor. Bir kısmı selâmetli bir yolda gider. Bir kısmı mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vasıtaları bulmuş. Bir kısm-ı ekseri, o ufûnetli, pis, çamurlu bataklık içinde, karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmisi, sarhoşluk sebebiyle, o pis çamuru misk ü amber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor; düşerek, kalkarak gider, tâ boğulur. Yüzde sekseni ise, bataklığı anlar, ufûnetli, pis olduğunu hisseder; fakat mütehayyirdirler, selâmetli yolu göremiyorlar…..Mektubat

 

İşte kendini sardığı, perdelediği, istidatlarını körelttiği atıl ve düşkünlük haliyle ;  Dokuz vecihle menfaatı muhakkak, yalnız bir vecihle zararı mevhum olan büyük bir hayr-ı azîmi terk, dalaleti irtikâb eder.

 

Hem evhama maruz kalıp, türlü türlü illetlere kapılıp, şüphe tereddütler içinde menfi etkiye açık hale gelip……………Evet sofestaînin bir şübhesi için, binlerce menfaat delilleri olan hidayeti terkediyor.

 

……….. Bütün efkâr-ı âmme-i İslâmiye imanınıza kuvvet ve senet olduğu halde, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın, şecere-i tûbâ-i nübüvvetinin çekirdeği olan beşeriyeti ve suret-i cismaniyesini değil, belki umum envâr-ı İslâmiye ve hakaik-ı Kur'âniye ile nuranî, muhteşem şahs-ı mânevîsini, bin mu'cizatla muhât olarak akıl gözüyle gördüğünüz halde, bir Avrupa feylesofunun sözüyle vesveseye ve şüpheye düşen imanınız nerede?.....  27. Söz / Sözler

 

Demek ki , insan şüpheye, tereddüte mahal vermemek için , sağlam bir itikada, bilerek sahip olduğu bir imana, tefekkür ve müşahede ile ortaya çıkacak bir yakine ve de takva ve amel-i salih ile bir hâl (HÂL: İlâhî bir lutuf olarak kulun  kalbine gelen rıza ve hoşnutluk  hissi ve bunun ruh  ve bedeni amale  yansıması  )  ve istikamete ihtiyacı vardır ki, …..Gaflet onu istilâ edip, meşru olmayan yollara saptırmasın…. Yoksa o sağlam iman ve yakin elde edilmez ise  veya ……. eğer iman olmazsa veyahut isyan ile o iman tesir etmezse.. Sözler……………. Nefsinde kör hissiyat ile körleşmiş bir nokta kalır :

 

Ve

………….. O körlük vücudunda zerre-miskal kaldıkça, hakikat güneşinin görünmesine mâni bir hicap olur. Evet, müşâhedemle sabittir ki, kat'î, yakînî burhanlarla deliller dolu olan büyük bir kalede, küçük bir taşta bir zafiyet görünürse, o kör olası nefis o kaleyi tamamen inkâr eder, altını üstüne çevirir. İşte nefsin cehaleti, hamakati, bu gibi insafsızca tahribattan anlaşılır……..Menevi-i Nuriye

 

İşte insanın cahilliği, vazifesizliği,  gafleti ile kendi aleyhinde neden olduğu  bu olumsuz sonuçlar onu zorlu ve çıkmaz sokaklara doğru sürüklemektedir. Bu sürükleniş çabuk izale edilmez ve bu yolculuk bir intibah ve kesin dönüşle sona erdirilmez ise, çok daha derin sorunlara yol açacaktır. Belki insanı – bakara suresinin tefsirinde geçtiği şekliye -  :

 

"Onlar, hidayeti verip dalâleti satın alan birtakım kafasızlardır ki, ticaretlerinden bir faide göremedikleri gibi o zarardan kurtulmak için yol da bulamıyorlar."…… Hakikatine tarif ettiği yere getirip bırakacaktır.

 

İşte …………… İnsan ne kadar cahil ve gafildir. Ne kadar yolunu şaşırmış, nefsine zarar veriyor. Dokuz vecihle menfaatı muhakkak, yalnız bir vecihle zararı mevhum olan büyük bir hayr-ı azîmi terk, dalaleti irtikâb eder. Evet sofestaînin bir şübhesi için, binlerce menfaat delilleri olan hidayeti terkediyor.

 

Oysa ;

 

Yapısı insan  itibariyle ………..çok vehham, ihtiyatlı olduğuna nazaran, dünyevî bir işde onda bir zarar ihtimali varsa içtinab eder……… faydacıdır. Dünyevi kârını gözetir ve çıkarları noktasında savunmacı ve ısrarcıdır. Bunun için mücadele der, zahmetlere katlanır.

 

Fakat………Âhiret işi olursa onda dokuz zarar ihtimali olduğu halde, içtinab etmez. … ölümü uzak görür, hesab gününü tasavvur etmez, onu mutlak takip eden akıbetini nazara almaz, her gün yüzbinlerce şahidin  , her asır mezaristana boşalan şehrin şehadetini idrak edemez, hak ve hakikatin binler delilli ikazatı , ihtaratı , peşinci nefsinde bir tesir oluşturmaz. Heva , heves ve şımarıklıkla oluşmuş manevi körlüğü, gaflet kataratı ona gerçeği hissettirip göstermez.

 

İşte cehalet bu kadar olur….

 

El Hasıl insanın gerek öğrenmeye , bilmeye, bildiği ile amel etmeye, vazifesini dikkat etmeye , dünya yolculuğunu izzetli bir şekilde sürdürmeye mani olacak her türlü sebepten kaçınmaya karşı hassasiyeti ziyade olmalıdır.

 

Nefsini yaptığı hatalar ile şeytan tarafından tacize açık hale getirmekten kaçınmalı, istiğfar ile rahmet siperine girmelidir.

 

Hatasında ısrar etmek, kendini avukat gibi savunmak, teviller ile aklamak gibi bir nefsani müdafa alanına çekilerek, asl-i  hakikati ve yakışanı olan, kusurunu bilmek, kimseyi kendinden aşağı görmemek, tevazu haline sahip olarak sosyal ve bireysel hayatını istikamete sokmalıdır.

 

Cehli gideren ilmi tahsil, gafleti izale eden tefekkür, gayreti arttıran gaye sahi olmaktır. Tembellik hem bedeni hem ruhi çökmenin sebebidir.

 

Lehinde olanla aleyhinde olanı ayırt etmek akli bir meleke, zararlı olandan içtinap etmek bir muhakeme yeteneğidir.

 

Yanlıştan içtinap,doğruyu irade etmek ferasettir.

 

Yapıcı ve onarıcı olmak, fitneye kulak asmamak ve ifsada neden olmamak fazilettir.

 

İnsanı güzelleştiren ve sevimli kılan şuurulu ubudiyeti ve ulvi değerlerine  karşı gösterdiği hassasiyetdir.

 

Doru şeyleri yapmak ve yapmak eğilimi ve isteği üzerinde bulunmak, iyiliği niyet edip kötü olandan uzaklaşmak amel ve muvaffakiyet iradesini besler ve hakkında Nusret ve rahmeti celbeder…

 

Hülasa lehte ve güzel olan ahlâk tercihen lazım, zararlı olandan içtinap fıtrat-ı selime iktizasıyla hem vacip hem de farzdır.

 

………… Ey cirmi ve cismi küçük ve cürmü ve zulmü büyük ve ayıp ve zenbi azîm biçare insan! Kâinatın hiddetinden, mahlûkatın nefretinden, mevcudatın öfkesinden kurtulmak istersen, işte kurtulmanın çaresi: Kur'ân-ı Hakîmin daire-i kudsiyesine girmektir ve Kur'ân'ın mübelliği olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın sünnet-i seniyyesine ittibâdır. Gir ve tâbi ol…. İşte o zâtın şefaati altına girip ve nurundan istifade etmenin ve zulümat-ı berzahiyeden kurtulmanın çaresi, sünnet-i seniyyeye ittibâdır……Lem’alar

Mütalaa Ders notları 10:İnsanın bir ferdinde bir cemaat-i mükellefîn bulunur.

 

İ'lem eyyühe'l-aziz!

 

İnsanın bir ferdinde bir cemaat-i mükellefîn bulunur.

 

Yani her bir kişinin şahsi âlemi hilkaten, fıtraten, dinen sorumluluk taşıyan bir manevi topluluktan oluşur.

 

Evet, her bir uzuv, bir şey için yaratılmıştır.

O uzvu, o şeyde kullanmakla mükelleftir.

 

Bu iki satırı İşarat’ül - İ’caz da geçen ve aşağıda nakledilecek olan bir bahsin sevkiyle Sıla-i Rahim manası özelinde ele almak düşünüldü.

 

Çünkü hilkatte her uzvun bir diğerine olan irtibatı, destekleyici ve tamamlayıcı ilişkisi vücudun sağlıklı işleyişini, korunmasını ve hayatını verimli sürdürmesinin en gerekli şartıdır. Eğer bir uzvu insani vazifesini ihtiyaren terk etse ve iradeten tedavisini, onarılmasını engellese tüm bütünlüğü hem fizyolojik hem de psikolojik olarak bozar, hatta bir anlamıyla tam bir intihar olur.

 

Dolayısıyla fıtraten, hikmeten, dinen bu inkidam caiz olmaz ve fail emanete riayet etmediğinden bu fiilinden sorumlu olur.

 

Bunun gibi insanın her uzvunu yaratılış üzerine istimal ve istihdam etmesi fıtrat üzere olduğunu ve ahde vefasını , hukukullahı öncelediğini ,emaneti bihakkın yerine getirdiğini , azalar ve latifeler arasında sıla-i rahim bağlarını koruduğunu gösterir. Çünkü bu bağ yaratılışça hilkatin tüm hassalarına programlandığı gibi, insanın imtihanı bağlamında .. yani evamiri ilahiye ile hevasatı nefsaniye arasında kendi iradesiyle neyi nasıl ve  ne gerekçe ile tercih edeceğinin  ve ettiğinin belirlendiği teklifin tam merkezine koyulmuştur.

 

İnsan bu tercih ,irade ve mesuliyet dairesinde mutlak sorumludur ve hesaba çekilecektir. Her uzuv kendi istimal edildiği efalini haber verecektir. ( Bugün biz onların ağızlarını mühürleriz de neler kazandıklarını bize elleri söyler, ayakları da şahitlik eder. Yasin / 65)  ………….. Âyâ, bu insan zanneder mi ki başıboş kalacak? Hâşâ! Belki insan ebede meb'ustur ve saadet-i ebediyeye ve şekavet-i daimeye namzettir. Küçük büyük, az çok, her amelinden muhasebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek… (Mesnevi-i Nuriye)

 

Bu nedenle insan vedia verilen ve hür iradesine emanet edilen vücudunu mucidine feda etmesi en faziletli, en haklı, en doğru bir karşılık biçimi ve şerefli bir mukabele şeklidir.

 

Biz bu hususu, niteliğini en net bir şekilde Altıncı Sözde görmekteyiz.

 

Bu sözde konu emanet-i sahibi hakikisine satmak manası içinde toplanmış ve ………. Meselâ göz bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenâb-ı Hakka satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan, geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyirle şehvet ve heves-i nefsaniyeye bir kavvad derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni-i Basîrine satsan ve Onun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan, o zaman şu göz, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütalâacısı ve şu âlemdeki mucizât-ı san'at-ı Rabbaniyenin bir seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar.

 

Meselâ dildeki kuvve-i zâikayı Fâtır-ı Hakîmine satmazsan, belki nefis hesabına, mide namına çalıştırsan, o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukut eder. Eğer Rezzâk-ı Kerîme satsan, o zaman dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i İlâhiye hazinelerinin bir nâzır-ı mâhiri ve kudret-i Samedâniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar.

 

İşte, ey akıl, dikkat et! Meş'um bir alet nerede, kâinat anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak! Adi bir kavvad nerede, kütüphane-i İlâhînin mütefennin bir nâzırı nerede? Ve ey dil, iyi tat! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede, hazine-i hassa-i rahmet nâzırı nerede?

 

Ve daha bunlar gibi başka aletleri ve âzâları kıyas etsen anlarsın ki, hakikaten mü'min Cennete lâyık ve kâfir Cehenneme muvafık bir mahiyet kesb eder. Ve onların herbiri öyle bir kıymet almalarının sebebi, mü'min imanıyla Hâlıkının emanetini Onun namına ve izni dairesinde istimal etmesidir. Ve kâfir hıyanet edip nefs-i emmâre hesabına çalıştırmasıdır…..sadedinde ifade edilmiştir.

 

Bu dersi en mümtaz özelliği ile anladığı anlaşılan Hasan Feyzi R.H ;

 

Altıncı Sözün aldı bütün fiil ve sıfatı,

Verdim de arındım ona hem zât ve hayâtı.. …………….diyererek tasavvuf istilahatında buyrulan fenafillah ( Allah’ın varlığında kendi varlığından geçme, onun rıza ve hoşnutluğu içinde kendinden geçme, vehmi ve hayali her şeyini  Vacib’ül Vücuda  feda etme) meratibi göstermiştir.

 

Demek ki bu istimal bu istihdamı netice veren külli bir nimet çok yüksek bir fazilettir.

 

Evet konuya yine sözlerde geçen ve bu manaya delalet ettiği hatıra gelen bir bahisle bir pencere daha aralayalım..

 

Cenâb-ı Hak, celîl ulûhiyetiyle, cemil rahmetiyle, kebîr rububiyetiyle, kerîm re'fetiyle, azîm kudretiyle, lâtif hikmetiyle, şu küçük insanın vücudunu bu kadar havas ve hissiyatla, bu derece cevârih ve cihazatla ve muhtelif âzâ ve âlâtla ve mütenevvi letâif ve mâneviyatla teçhiz ve tezyin etmiştir ki, tâ mütenevvi ve pek çok âlât ile, hadsiz envâ-ı nimetini, aksâm-ı ihsânâtını, tabakat-ı rahmetini o insana ihsas etsin, bildirsin, tattırsın, tanıttırsın. Hem, tâ bin bir esmâsının hadsiz envâ-ı tecelliyatlarını, insana o âlât ile bildirsin, tarttırsın, sevdirsin.

 

Ve o insandaki pek kesretli âlât ve cihâzâtın herbirisinin ayrı ayrı hizmeti, ubûdiyeti olduğu gibi, ayrı ayrı lezzeti, elemi, vazifesi ve mükâfâtı vardır.

 

Meselâ, göz, suretlerdeki güzelliklerini ve âlem-i mubsaratta güzel mu'cizât-ı kudretin envâını temâşâ eder. Vazifesi, nazar-ı ibretle Sâniine şükrandır. Nazara mahsus lezzet ve elem malûmdur, tarife hacet yok.

 

Meselâ, kulak, sadâların envâlarını, lâtif nağmelerini ve mesmuat âleminde Cenâb-ı Hakkın letâif-i rahmetini hisseder. Ayrı bir ubûdiyet, ayrı bir lezzet, ayrı da bir mükâfâtı var.

 

Meselâ, kuvve-i şâmme, kokular taifesindeki letâif-i rahmeti hisseder. Kendine mahsus bir vazife-i şükrâniyesi, bir lezzeti vardır. Elbette mükâfâtı dahi vardır.

 

Meselâ, dildeki kuvve-i zâika, bütün mat'ûmâtın ezvâkını anlamakla, gayet mütenevvi bir şükr-ü mânevî ile vazife görür.

 

Ve hâkezâ, bütün cihâzât-ı insaniyenin ve kalb ve akıl ve ruh gibi büyük ve mühim letâifin böyle ayrı ayrı vazifeleri, lezzetleri ve elemleri vardır.

 

 

 

İşte, Cenâb-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, bu insanda istihdam ettiği bu cihâzâtın elbette herbirerlerine lâyık ücretlerini verecektir…….. Sözler

 

Evet görüldüğü üzere her aza,her bir hassa arasında çok kuvvetli bağlar,etkileşim,çağrışım ve işleyiş yakınlığı var. Bu bağlar ve irtibat manevi hayatı temin eden, sağlıklı ruh halini netice veren bir rahmet eseridir. Buradaki manevi şeraite uymak, fıtrata uygun davranmak hilkaten emredilmiş ,kavanin-i maneviye içine derç edilmiş sıla-i rahimdir.

 

Evet, konuya ilgili bab metninden devam edersek ,arz edilen mesaile mütemmim bir hakikat cümlesini görürüz. Orada devamen demiş:

 

Mesela, her bir hâsse için bir ibadet vardır.

Onun hilafında kullanılması dalalettir.

Mesela, baş ile yapılan secde Allah için olursa ibadettir, gayrısı için dalalettir.

 

Biz bu konuya yine sila-i rahim üzerinden  İşarat’ül -İ’caz babından devam edeceğiz.  Şöyle ki:

 

"O fasıklar, Allah'ın akrabalar ve mü'minler arasında emrettiği bağları keserler." Bakara Sûresi, 2:27.

 

Bu cümledeki emir, iki kısımdır.

 

Birisi, teşriîdir ki, sıla-i rahim ile tâbir edilen akraba ve mü'minler arasında şer'an emredilen muvasala hattıdır.

 

Diğeri, emr-i tekvînîdir ki, fıtrî kanunlarla âdetullahın tazammun ettiği emirlerdir.

 

Meselâ, ilmin i'tâsı, mânen ameli emrediyor; zekânın i'tâsı, ilmi emrediyor; istidadın bulunması, zekâyı; aklın verilmesi, marifetullahı; kudretin verilmesi, çalışmayı; cesaretin verilmesi, cihadı mânen ve tekvînen emrediyor.

 

 

İşte o fâsıklar, bu gibi şeylerin arasında şer'an ve tekvînen tesis edilen muvasala hattını kesiyorlar. Meselâ akılları mârifetullaha, zekâları ilme küs olduğu gibi, akrabalara ve mü'minlere dahi dargın olup, gidip gelmiyorlar…………

 

Görüldüğü  üzere gerek emir bağlamında gerek fıtrat bağlamında insanın mükellef kılındığı ,sosyal ve bireysel hayatını fayda üzerine dengeleyen  yaratılış kanunları tüm hayatı kuşatmıştır.

 

İnsanın itikadi olsun ,şahsi hayatı olsun bu hikmet bağlarına müraat etmesi saadete,hafife alması veya bu ilişki düzeni bozması kaçınılmaz bir şekilde şekavete neden olur………bu noktada mektubattan bir iki işari satır alalım.. orada demiş: ………… Cenâb-ı Hak, Hakîm ismi muktezası olarak, vücud-u eşyada, bir merdivenin basamakları gibi bir tertip vaz etmiş. Sabırsız adam, teennî ile hareket etmediği için, basamakları ya atlar düşer veya noksan bırakır, maksut damına çıkamaz. Onun için hırs mahrumiyete sebeptir…….

 

Evet , Cenab-ı Hak C.C Avamdan havas idrak meratibinde bulunan basamaklar adedince;  vusul, usul, rıza, huzur bağları ile tüm hayatı istidat,idrak,inkişaf ,iştiyak,itaat,müraat ilişkileri ile örmüştür. Aklını kullanan hikmet talipleri bundan nasiplenir ve müstefid ve ……….. Ebedî hayatı isteyenler, misafirhanedeki vazifelerine dikkat gösterdikleri nispette memnun edilirler. (Tarihçe H.) buyrulduğu üzere mesrur olurlar.

 

Bu tavır ve mukabelenin dışında davranarak bu rabıtalar kesilse, sıla-i rahim bağları kopartılsa , aza ve hassalar maksadı dışında kullanılsa  her şey ilgili metnin aşağıda geçen satırında da ifade edildiği gibi hem dalalet hem ihanet hesabına geçer…….. Orada şairlerin mübalağalar ile yaptıkları işler için demiş:

 

Kezalik şuaranın hayalen yaptıkları hayret ve muhabbet secdeleri dalalettir.

Hayal, onun ile fâsık olur.

(Mesnevi-i Nuriye 199.sh - Risale-i Nur)

 

Yani,  haddi aşmış ,kendi anlayış, algı ve nazarına göre gördüğünü söze dökmüş, mahlukat ve mevcudatın hukuklarını zayi etmiş……….. Meselâ biri demiş: "Güneş mahbubumun hüsnünü görüp utanıyor; görmemek için bulut perdesini başına çekiyor." Hey âşık efendi! Ne hakkın var, sekiz İsm-i Âzamın bir sahife-i nuranîsi olan güneşi böyle utandırıyorsun?...( Sözler) ..buyrulduğu gibi masnuatın vazife mazhariyetlerini taşkın telakki ve müvazenesizlik perdesine sarmış ifadeler , gerek ifrat gerek tefrit saikiyle olsun dalalettir. Bu bir hayal hastalığı ve de hakikati tağyir eden bir bozgunculuk girişimi olarak bir ifsadat çeşididir.

 

Evet, anlaşıldığı üzere her bir aza ve hassanın istikameti onu mükellef olduğu daire içinde kullanmaktır. Bu istimal fıtrat ile tenasübü olan bir hayat dengesini ve müstakim amelin makbul neticesini meydana getirir.

 

Bu meyanda yukarıda da adı geçen HAYAL adlı mühim bir hassaya dikkat çekmek isteriz.

 

Hayalin ifsadı insanın tefekkür âlemine yapılmış en büyük sabotajdır. İnsanın hayali batılı tasvir ve tasvir edilen batıl tarafında idlale uğramakla en büyük hasarı alır. Belki insanda onarılması en müşkül hassa hayalin kırımıdır. Eğer hayal bir şekilde hasar aldı ve ………… Hattâ kalbin hâdimlerinden bulunan hayal, meselâ en zayıf, en kıymetsiz iken, hapiste ve zindanda kayıtlı olan sahibini bütün dünyada gezdirir, ferahlandırır. Ve şarkta namaz kılanın başını Hacerü'l-Esvedin altına koydurur. Ve şehadetlerini Hacerü'l-Esvede muhafaza için tevdi ettirir……. (Mesnev-i Nuriye) vazifesinden ıskat olmuş ise , zararı durdurmak ilk yapılacak şeydir. Hayalin ifsadına neden olan, malayani şeyler, meşru olmayan şeylere nazar etme , kendini hakikaten ilgilendirmeyen şeylerle meşgul olma, haset ve gıybet gibi hayal ve iman duvarını yıkan ateşlerden uzak durma iradesini ortaya koymak gayet ehemmiyetlidir.

 

Böylelikle umulur ki bu hassas şifa bulsun velev çok yara almış olsa sağlam kalan yanı kuvvetlenerek zayıf yanını ikmal etsin…

 

Bunu için ise fena şeylerden içtinap güzel manzaralar, hoş sohbetler, güzel hülyalar ile kalbini ve fikrini beslemek gayet gereklidir…

 

…………Aynen bunun gibi, Cenâb-ı Hak sana ibâha suretinde verdiği hayatı intiharla hâtime çekemezsin, gözünü çıkaramazsın ve mânen gözü kör etmek demek olan gözü verenin rızası haricinde harama sarf edemezsin. Ve hâkezâ, kulağı ve dili ve bunlar gibi cihazâtı harama sarf etmekle mânen öldüremezsin. Ve eti yenilmeyen hayvanını lüzumsuz tâzip edip katledemezsin. Ve hâkezâ, bütün sana verilen nimetler, bu misafirhane-i dünyanın sahibi olan Mihmandar-ı Kerîm-i Zülcelâlin kavânîn-i şeriatı dairesinde tasarruf etmek gerektir…. Barla L.

 

 

 

Mütalaa Ders notları 9: Hüsn-ü Zan..

 

 

Konunun anlam bağı üst satırlarda olduğundan ilgili bölümü tümden alacağız.

 

Orada demiş:

Saniyen:

 

“ Kadere iman eden gam ve hüzünden emin olur ” sırrıyla,

 

“ Herşeyin güzel cihetine bakınız ” kaidesinin sırrıyla,

 

“ Sözleri dinleyip, en güzeline tâbi olup fenasına bakmayanlar, hidayet-i İlâhiyeye mazhar akıl sahibi onlardır ” meâlinde…………….. bizler için şimdi herşeyin iyi tarafına ve güzel cihetine ve ferah verecek vechine bakmak lâzımdır ki, mânâsız, lüzumsuz, zararlı, sıkıntılı, çirkin, geçici haller nazar-ı dikkatimizi celb edip kalbimizi meşgul etmesin… Şualar

 

İnsanın Rabbi ile arasında en mühim münasebet; akli, kalbi, ruhi, hissi münasebete taalluk eden   HÜSN-Ü  ZAN’dır.

 

Çünkü insanın fiillerine, düşünce ve niyetlerine karşı gerçekleşen Rabbani muamelat , “Kulum Beni nasıl tanırsa, onunla öyle muamele ederim." şeklinde buyurulduğu üzere kulun Rabbine olan zannı nispetindedir.

 

Bu bağlamda hikmet ve hikmetin asıl kök nedeni olan Marifetullah , yani Allah’ı bilmek, onu tanımak, isim ve sıfatları ile marifetine ulaşmak, insanın hem kendi yaratılışı, hem alemin yaratılışı hem de hadisatın cereyanı hakkındaki hakikat bilgisine erişmekle ilgilidir.

 

Kişi bu bilgi bilinci yolunda ilerlerken elinde olması gereken sual tarzı  , itham şeklinde ..yani sorgulamak değil, istifhâm (Haşiye)  şeklinde..yani anlamak üzerine olmalıdır.

 

Haşiye:  ( burada kullanılan İstifhâm kelimesinin , edebiyatta kullanılan dikkat çekmek , duygular beslemek için kullanılan şekliyle kinayi ve işar imaları değil, direkt manası olan “anlamak için sormak”  kast edilmiştir)

 

Çünkü anlamak için sormak edep ve hikmetin imtizaç ettiği nitelikli  bir üsluptur. İtirazı işmam eder tarzda sual etmenin karşılığı kaviyyen cevapsızlık  ve istidraç  ile ceza bulmaktır. Allah hiçbir şeye zorlanamaz…

 

Evet, ilgili bölümde davet edilen;

 

Her şeyin iyi tarafına ve güzel cihetine ve ferah verecek veçhine bakmak,

 

Mânâsız, lüzumsuz, zararlı, sıkıntılı, çirkin, geçici olan şekline bakmamak,

 

Ve bu şeylerle lüzumsuz ilgilenmekle ortaya çıkacak olan dikkat çekici meşguliyetlere kapılmamak ve istikametli nazara sahip  düşünce tarzına dâhil ve hissedar  olabilmek için evvel ihtiyacımız olan şeyin marifetten ve marifetullah’tan neşet eden  Hüsn-ü Zan olduğunu anlıyoruz.

 

Çünkü insan fıtrat planında genel olarak imtihanın bir cehalet süreci ile başlar, sonra nefsi arzularının iltihaplı zamanı ile karşı karşıya kalır ve Üstadımızın ………..  hattâ yirmi senede tamamen şerait-i hayatı öğrenemiyor….buyurduğu gibi  hissi ve fikri çok berzahlar arasında bocalar. Eğer bu süreç içerisinde …………….. bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanî alamazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Âdetâ gayr-ı müslim birisinin İslâmiyeti kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabani düşer………..dediği gibi hakikati kavramakta zorlanır…………idrak etmesine mani olan ve nefsinde bu mücadele için bulunan ……….“Şu dünyada insanın hoşuna gitmeyen şeyler daha çoktur.”……..esasından sıyrılıp doğru yöne yönelmek ve sağlam bir duruş gösterebilmek , kendinde ve alakadar olduğu dünyada gerçekleşen olayların karşında ancak iman , marifet ve muhabbet ölçüleriyle durabilir.

 

Yani bir insanın  …….. “Her şeyin en güzelini ve hoş olan yönünü al.”..fıtr-i emrisini anlaması, Her şeyin iyisine bak” kaidesiyle amel etmesi,  “Kaderin her şeyi güzeldir” hakikatini idrak etmesi , “Güzel görüp, güzel düşünerek”  hayatından lezzet alması;  Rabbisine karşı hakiki iman, tevekkül, hikmetine mutlak itimat ile mümkündür.

 

Risale-i Nur tüm dersleri ………… şu taklidi kırılmış ve teslimi bozulmuş asırda………. bu mananın tesisini esas almış ve istikamette bir hakikat yolu açmıştır.

 

Çünkü alemin hadisatı, insanın yaşadıkları ve yaşayacakları, imtihanın çeşitli şubeleri,zorlayıcı yokuşları, hevesatı tehdit eden zevaller, zevklerde bulunan elem,ihtiyarı elden alıp hakim olan hükümlerin tefsiri ancak Kur’an-i bir hikmet dersi ile temin edilebilir. Ve insan ancak tam bir muvafakat ile itminan bulabilir. İşte bu derslerin sadık talebeleri aldıkları ders ve hisselerin sonucunda kendilerini bir emniyet içinde hissederler. Hadlerini ve vazifelerini bilerek kaldıramayacakları ve de mezun olmadıkları yüklerin altına girmezler.

 

Örneğin:

 

“Risale-i Nur’un dairesine sadakatle girenlerdir. Çünkü bunlar, Risale-i Nur’dan aldıkları iman-ı tahkikî derslerinin nuruyla ve gözüyle, herşeyde rahmet-i İlâhiyenin izini, özünü, yüzünü görüp herşeyde kemâl-i hikmetini, cemâl-i adaletini müşahede ettiklerinden, kemâl-i teslimiyet ve rızayla, rububiyet-i İlâhiyenin icraatından olan musibetlere karşı teslimiyetle, gülerek karşılıyorlar, rıza gösteriyorlar. Ve merhamet-i İlâhiyeden daha ileri şefkatlerini sürmüyorlar ki, elem ve azap çeksinler.”……….

 

Yoksa insan kasır fehmi ile bu büyük nizamı, sebep sonuç ilişkisini , hikmetin esasını ,yaratılışın esrarını, varoluş iradesini , Vaad-i İlahiyeyi , Erkan-i İmaniye ve  Rükn-ü islâmiyeyi kavrayamaz, tevilata,tahrifata ve tahribata sapar istikametli yolunu kaybeder, zındıkaya dahil olur.

 

Üstad bu muteriz , münekkid  nazar sahiplerinin su-i zanlarını tekzip için şöyle sesleniyor:

 

"Ey müteşekki! Sen nesin? Neye binaen itiraz ediyorsun? Cüz'î hevesini külliyat-ı kâinata mühendis mi yapıyorsun? Kokmuş olan zevkini nimetlerin derecelerine mikyas ve mizan mı yapıyorsun? Ne biliyorsun ki, zannettiğin nimet nıkmet olmasın. Senin ne kıymetin var ki, sineğin kanadına müvazi olmayan hevesini tatmin ve teskin için, felek çarklarıyla hareketten teskin edilsin!.."…

 

Hem yine teklifi idrak etmemiş, hased etme konusu özelinde  hissiyatına mağlup olmuş bir kısım terbiyeyi nefsiyeden mahrum hasta zihinli olanları şöyle ikaz ediyor:

 

“Hem ona gelen musibetlerden memnun ve nimetlerden mahzun olup, kader ve rahmet-i ilahiyeye, onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor. Âdeta kaderi tenkit ve rahmete itiraz ediyor. Kaderi tenkit eden, başını örse vurur, kırar. Rahmete itiraz eden, rahmetten mahrum kalır." 

 

(Haşiye) Burada bir ayetten hatıra gelen tefsir notunu bilmana olarak paylaşmak gerekti.. …şöyle ki,  birilerine bir vesile ile intikal etmiş bir kısım nimetlere nazar ederek,yani nazarı verilen kişilerin üzerinde ve ellerinde olana bakarak değil… ..kendi istediğini kıyasssız bir şekilde Allah’tan istemek… emir buyurulur…………

 

Evet yine demiş ki;…………….“Teşekki kaderi tenkit ve teşekkür kadere teslimdir."….

 

Hem yine demiş ki;………….. “Mademki her şeyin Allah'tan olduğunu bilirsin ve ona iz'anın vardır. Zararlı menfaatli her şeyi tahsin ve hüsn-ü rıza ile kabul etmek lâzımdır”. …. eğer böyle olmaz ise……. Ve illâ, gaflete düşmeye mecbur olursun……. Çünkü………Kâinat hâdiselerinden insanın heva ve hevesine muhalif olan kısım, muvafık olan kısımdan daha çoktur……………

 

Dolayısıyla insanın heva ve hevesinden kurtulmuş bir iman ancak bu hadisata ve vukuatlara mukabele edebilir ve dayanabilir.

 

Ancak muammayı hilkati keşfedebilen bir yakin istikamet dairesinde yol alabilir.

 

Yine  ancak, sebep ve müsebbeb arasındaki ilişkinin hikmetini idrak edebilen bir akıl Halık ile Mahlukat arasında vaz edilen perdelerin varlığındaki sırları idrak edebilir.

 

Yine ancak, Abd ve Rab arasındaki ubudiyet ve Rububiyet çizgisini; Cenab-ı Hakkın isim ve sıfatları ve de tezahürleri ile ilgili marifete sahip birisi kendi lehinde dengede tutabilir.

 

Yine ancak hakikat bilgisine sahip bir iz’an sahibi……"Kesb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer değildir."… esasını idrak edebilir.

 

Evet , sonuç olarak ..

 

“ Kadere iman eden gam ve hüzünden emin olur ” …………….sırrıyla bakarsak ; her şeyin bir kontrol planı ve hakim bir iradenin tasarrufu altında olduğundan emin oluruz. Tesadüf ve sahipsizlik keşmekeşinden kurtulur çaresiz hüzünler içinde kalmayız.

 

“ Herşeyin güzel cihetine bakınız ” ……………kaidesinin sırrıyla hareket edersek; iman ve  dine iktida ile sahip olduğumuz  güzel ahlak penceresinden teneffüs eder ..rahmet tecellilerini, varlığın hakikatini, seyrin ve merasimin anlamını idrak eder bize ebedi refakat edecek sevaplı ve nurlu manzaralarla ilgilenir , gönül midemizin bulanmasının önüne geçer ,kalbimizin  güzel hatıralardan inşirah nefesleri almasına mazhariyet kazanırız.

 

Eğer bir insanın nazar ve efkârı sadece her şeyin bu yönüyle ilgilenmede bir muhakeme istidadı, bir huy , bir duygusal  refleks  kazansa , aleminde fena şeyler barınamaz ve tutunamaz.  Bunun için kalp aynasını cilalayıcı olan, istiğfar ,tefekkür, zikir,fikir,şükür gibi haller üzerinde olmak iktiza etmektedir.

 

Evet,

 

“ Sözleri dinleyip, en güzeline tâbi olup fenasına bakmayanlar, hidayet-i İlâhiyeye mazhar akıl sahibi onlardır ” …………….irşad-ı Kur’aniyesine  muvafık yaşasak ..malayani şeylerin gaflet veren durumlarında uzaklaşır, uyanık vicdanımızın sesini duyar, ebedden ve ebedi olan zattan başka hiçbir şeyden razı olmayız.  Ve hak ile batılın bir birinden ayrıştırılması olan hidayetin vicdani lezzetini ve ruha cennet olan keyfiyetini tüm letaifimizde hisseder sönmez bir nur ve iştiyak kapısından gireriz.

 

Evet madem,  her şeyin güzel yanı ile ilgilenmenin  ve  kadere iman edip eman bulmanın ve de güzel şeylerle ve güzelliği netice veren işlerle iştigal etmenin bize kazandırdığı ahlak-ı hasene, hüsn-ü zan , huzur, sekinet, emniyet gibi nurlu ve nurani neticeleri var……………….. bizler için şimdi herşeyin iyi tarafına ve güzel cihetine ve ferah verecek vechine bakmak lâzımdır ki, mânâsız, lüzumsuz, zararlı, sıkıntılı, çirkin, geçici haller nazar-ı dikkatimizi celb edip kalbimizi meşgul etmesin……………..

 

Yani gaflet bizi istila etmesin,

Bir dane bir lokma bir nazar  hevasatı ile  ayaklarımız çamura bulanmasın,

Nefs-i nisyan ile yaratılış gerçeğimizi  unutturacak haller, nazarımızı hakikatimizden ve hakiki vazifemizden uzaklaştırmasın,

İmanımız fiillerimizi tanzim eden ve özümüzü koruyan tesirini kaybetmesin.

 

Çünkü Rabbi Rahimimiz bizi yokluk alemlerinden vücut nimetine ,oradan müslim sıfatına,oradan marifet ve muhabbetine ve ebedi saadet gibi bir sonsuz nimete mazhar etmiş…Elbette bu Uluhiyet hukuku ; imanı, marifeti , muhabbeti ,itaati, tevhidi ,tevekkülü  iktiza eder ……….Bu nedenle…………….O ( eşsiz ,benzersiz, ezeli ve ebedi) güzelliğe karşı iman güzelliğiyle ve ubudiyet cemâliyle mukabele etsen çok güzel bir mahlûk oluruz……….. İnşâallah…

 

Haşiye:

 

İman , hakikati itibariyle bir onama ,onaylama  sürecidir.

 

Yani iman ettik demek, tahayyülü olan soyut bir bilinmezliği idrak etmeden kabul etmek anlamında değildir.

 

Bu bağlamda iman şahsi fıtrattan nev’in fıtratına, nev’in fıtratından cinsin yaratılmışlağı üzerinde hakim olan ilim,şrade ve kudret delillerini  ilmel yakin ,aynel yakin, hakkal yakin meratiplerinde say ve mazhariyet ölçüsü hikmet-i hakikat ve marziyatı ile birlikte müşade edip bilinçli ve bizzat ihtiyari bir şekilde şahit etmek ve bunu ikrar etmektir.

 

Bu nedenle imanın altı esası, kendilerine şahitlik eden, hakikatlerini gösteren ve tarif ve de talim  bürhanlar ile birlikte insanları tasdike davet eder.

 

Risale-i Nur ile aldığımız dersler bu şehadet isteyen hakikatlerin izhar ettiği delilleri müşahede etmek , talim ve terbiyelerinde bulunmak , bilerek ve iradi olarak :

 

Âmennâ ve saddaknâ.. "İnandık ve tasdik ettik"..

 

Semi‘nâ ve eta‘nâ.. "İşittik ve boyun eğdik”..

 

“Âmentü billahi ve melâiketihî ve kütübihî ve rusülihî ve'l-yevmi'l-âhiri ve bi'l kaderi hayrihî ve şerrihî mine'llâhi teâlâ; ve'l-ba'sü ba'de'l-mevti hakk eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûlüh” …………“Allah'a, meleklerine, kitaplarına, pey­gamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna iman ettim. Ölümden sonra diriliş gerçektir. Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in onun kulu ve elçisi olduğu­na şahadet ederim.”  …..Şeklinde onama ve bağlılığımızı ilan etmektir…

 

Öyle ise …………… “Elhamdü lillâhi alâ dini'l İslâm ve kemâli'l-îman” (Bize ihsan ettiği İslâm dini ve mükemmel iman nimeti sebebiyle Allah'a hamd olsun.)………..

 

Vesselâm

 

 

Mütalaa Ders notları 8: On dördüncü Lem’anın 2. Makamı giriş bölümünde ;

…..  Besmelenin RAHMET noktasında parlak bir nuru..olarak belirtilen şekliyle  bu dersin Allah’ın RAHMET ve MERHAMET tecellisine yönelik olduğunu anlıyoruz.

 

Bu anlayışımızı ilgili konu nezdinde - Bismillahirrahmanirrahîm – üzerinden biraz daha geliştirmemiz gerektiği düşüncesine nazaran ise ;  Bismillahirrahmanirrahîm ‘i taşıdığı anlam  yönüyle  istidadımızca tanımamız iktiza etmektedir.

 

Bu bağlamda Bismillahirrahmanirrahîm ‘e -özet ve konu özeline ait çerçeve dairesinde- maNAvi  bir şekilde – baktığımızda ;   dilimize “ Rahman ve Rahîm olan Allah’ın ADIYLA”  çevrilen bir karşılık görmekteyiz. Bununla birlikte “ Rahman ve Rahîm olan Allah’ın ADINA”  olarak da çevrilebilmektedir.

 

Söz konusu dizin içerisinde  3 adet Esma-i İlahiye bulunmaktadır.

 

Bunlar:

 

Bütün kemal sıfatlarına sahip bulunan, varlığı zarurî olan ve hakkiyle ibadete layık olan Rabbimizin Zatî ismi olan ALLAH,

 

Sonsuz merhameti ile lûtuf ve ihsanda bulunan RAHMAN,

 

Yaptığı işinde çok merhametli, işleyici ibad ve mahlukatına daima şefkat  eden, en büyük acıma ve esirgemenin faili RAHÎM ‘dir.

 

Yine Bismillahirrahmanirrahîm ‘e -özet ve konu özeline ait çerçeve dairesinde- *maNEvi*  bir şekilde – baktığımızda ; 

 

Allah’ın Zatının , Rahmet ve Rahimiyet tecellisi ile insanlar ile sair yaratılmış olanlar arasındaki , ihtiyaçlar, hacetleri görme , muhtaç oldukları rızık ve şifaları verme, zararları kardırma faydayı tesis etme, hayat yolculuğunun içinde bulunan bir çok tecrübelerde muhatap olanların lehinde bir yol açma, acz ve fakr içinde lisan-ı hal ve kal ile dilekte bulunanların  maddi ve manevi taleplerine şefkat ile karşılık verme gibi bağlantılarını ,

 

Felek çarklarının işleyişine mukabil yaratılanlara isabet eden iş  ve ilişkilere dair  ortaya çıkan faaliyet , etkileşimler,  say, emek, zorunluluk, ekme, biçme, üretme , adetullah kanunlarına riayet , beşeri ve medeni münasebetleri gerekli kılan sosyal yaşam prensipleri,  ve sair manevi ve içtimai yasaların hükmüne fıtraten ve irade yoluyla tabi olmak fiilinin yanında yardımcı bir kuvvet olarak bulunmaya dair muavenet rabıtalarını izleyebiliriz.

 

…………*Meselâ, bütün zîhayatın, hususan acizlerin ve bilhassa yavruların, bütün zeminde ve fezada ihtiyar ve iktidarlarının haricinde gayet harika bir tarzda hiçten ve mütemasil çekirdeklerden ve su katrelerinden ve toprak habbeciklerinden yetiştiriyor. Hatta ağacın başındaki yuvada kanatsız, zayıf kuşçuklara annelerini emirber nefer gibi gezdirir, rızıkları getirttirir. Ve aç bir arslanı yavrusuna musahhar eder, elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna yedirir. Ve sair hayvanatın ve insanın yavrularına memeler musluğundan Ab-ı Kevser gibi hoş, mugaddî, safî, halis, beyaz sütleri kırmızı kan ve mülevves fışkı içinden bulaşmadan, bulandırmadan imdatlarına gönderir, validelerinin şefkatlerini yardımcı verir. Ve bir nevî rızık isteyen umum ağaçlara, münasip rızıklarını onlara pek harika bir tarzda koşturduğu gibi, bir nevî maddî ve manevî rızık isteyen insanın duygularına, akıl, kalb, ruhlarına dahi pek geniş bir sofra-i erzak onlara ihsan ediliyor*.

 

*Güya kâinat, gül çiçeğinin yaprakları ve mısır sünbülünün gömlekleri gibi birbiri içinde sarılı, yüz binler ayrı ayrı, çeşit çeşit sofralardır ki, o sofralar adedince ve onlardaki taamlar ve nimetler miktarınca diller ile ve ayrı ayrı, küllî ve cüz’î lisanlar ile bir Rahman-ı Rezzak’ı, bir Rahîm-i Kerîm’i bütün bütün kör olmayana gösterir*…… Şualar

 

Evet , görülüyor ki Allah yarattığı kainatın işleyişinde , yükümlülüklere tabi tuttuğu eser ve irade sahiplerinin bu külli kanunlar altında ihtiyaç duyacakları her şeyi , Hadsiz Rahmet ve sonsuz Rahimiyet sahibi olması iktizasınca  onlara vermiştir.

 

Bu nedenle halk edilmiş olan canlı cansız, şuurlu veya şuursuz her şey ; bu şefkat ve merhamet kuşatmasından medet alır, o tezahüre dayanır, hayatları o  tecellilerin yardımı ile devam eder, tüm mevcudat ,mahlukat ve masnuat bu lutf-u şahaneden, in’amı uluhiyet ve ihsan-ı rububiyetten faydalanır.

 

Haşiye: Eğer dünya hayatında  bu tecelli ve tezahüre yönelik imani bir farkındalık olursa bu ihatanın  ebediyetteki asli kaynağından sonsuz bir şekilde istifade edilmesi umulur…

 

Evet, konuya ilgili bölümdeki satırlarla devam edelim:

 

BİRİNCİ SIR:

 

   "Bismillahirrahmanirrahîm"in bir cilvesini şöyle gördüm ki: Kâinat sîmasında, arz sîmasında ve insan sîmasında birbiri içinde birbirinin numunesini gösteren üç sikke-i rububiyet var.

 

Yukarıda ifade edildiği üzere Bismillahirrahmanirrahîm mahiyetinde bulundurduğu özellikler ve tecelli edip gösterdiği kuşatıcılığın bir cilvesini gördüğünü..

 

Bu cilve de :  ( Sima ibaresi anlamı itibariyle tevafuk ettiği manaya göre tabir edilmiştir)

 

Zerrelerden kürelere kadar geniş bir daire ile yaratılan kainatta ,

 

Arz yüzüne serpilmiş olan mahlûkat, mevcudat ve sanat eserlerde,

 

Şahsiyet-i insaniyenin sima-i maneviyesi ve suret-i ahsen-i takvimiyesi üzerinde   bir biri içine girmiş ,bir birine şahit bir şekilde  mahzar oldukları bu ulvi rahmet ve merhamet bağlantılarının numunelerini  gösteren ; her zaman, her yerde ve her mahluka, muhtaç olduğu şeyleri veren,  onları yetiştirip büyüten , besleyip geliştiren, ihtiyaç duydukları şekil ve sureti, silah ve elbiseyi ihsan eden,  halk ettiği ne varsa onlara sahip çıkan Allah’ın varlık ve keyfiyetli iradesini ifade eden 3 damgayı müşahede ettiğini nazara veriyor..

 

Bunlardan ,

 

v  Biri: Kâinatın heyet-i mecmuasındaki teavün, tesanüd, teanuk, tecavübden tezahür eden sikke-i kübra-i uluhiyettir ki, "Bismillah"  ona bakıyor.  

 

Yani en geniş olan ve her şeyi kendi içinde toplayan sistemin varlık ve işleyiş bütünlüğünde görünen:

 

Yardımlaşma, dayanışma, omuz omuza verip bir birinin ihtiyacına cevap verilmesi … - şems ve kamerden tut, tâ nebâtât hayvânâtın imdadına ve hayvânât insanın imdadına, hattâ zerrât-ı taamiye hüceyrât-ı bedenin imdadına ve muavenetine koşturulan düstur-u teâvün, kanun-u kerem, namus-u ikram…. Sözler -  Allah’ın ilim, irade, kudret, sem, basar, kelam ve hayat sıfatları dâhilinde olduğudur.

 

Bismillahirrahmanirrahîm’ deki Bismillah ( Allah’ın adıyla, Allah’ın namıyla  anlamına gelen kısım ) bu tezahürü ifade ediyor.…………………….. Öyle de, herşey Cenâb-ı Hakkın namına hareket eder ki, zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler, başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar…………Sözler

 

 

*Atıf manasıyla*:

 

………….. *Eğer kâinattan bir dakikacık olsun o nisbet-i kayyûmiyet* ( bu makamda Bismillahirrahmanirrahîm  külli kayyumiyetin bir bağıdır. Maadi ve manevi bu rabıta ) *kesilse, kâinat mahvolur*….lem’alar

 

Bu Rahmet ve Merhamet Damgalarından,

 

v  İkincisi: Küre-i arz sîmasında nebatat ve hayvanatın tedbir ve terbiye ve idaresindeki teşabüh, tenasüb, intizam, insicam, lütuf ve merhametten tezahür eden Sikke-i Kübra-i Rahmaniyettir ki,  "Bismillahirrahman" ona bakıyor.

 

Yani , Allah’ın yerküre üzerine serpiştirdiği, yayıp geliştirdiği, büyütüp kemal noktasına ulaştırdığı, ihtiyaçları karşıladığı, can  ve vazife verip hayata hizmetkâr kıldığı bitkiler ve hayvanların idaresinde görünen ; 

 

Bir birine benzetilerek temin edilen nev ve türler arasında ünsiyet, birlikte yaşama ve ırkın devamı için bir araya gelme ile birlikte nevler arasında tasnif edilen sınıflar ile tefrik edilen nizam altına alınan düzen,

 

Coğrafi uyumluluk ile temin edilen sanatsal intizam ve bütünsel estetik,

 

Arzın kendine münasip varlıklar tezyin edilip süslenmesi,

 

İşleyici ve seyircilerin hacet ve nazarlarına münasip bir şekilde vücuda getirilmesi Allah’ın Rahmetinin her şeyi kuşattığını ibraz eden büyük bir damgası, lütuf ve merhametini gösteren azim bir mührüdür.

 

Bismillahirrahmanirrahîm’ deki "Bismillahirrahman" ibaresi bu rahmet damgasını ifade etmektedir.

 

……………..Öyle de, herşey Cenâb-ı Hakkın namına hareket eder ki, zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler, başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek herbir ağaç "Bismillâh" der; hazine-i rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor.

 

Herbir bostan "Bismillâh" der, matbaha-i kudretten bir kazan olur ki, çeşit çeşit pek çok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor. Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar "Bismillâh" der, rahmet feyzinden birer süt çeşmesi olur. Bizlere Rezzak namına en latîf, en nazif, âb-ı hayat gibi bir gıdayı takdim ediyorlar. Herbir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları "Bismillâh" der, sert taş ve toprağı deler, geçer. "Allah namına, Rahmân namına" der; herşey ona musahhar olur………… Sözler

 

…………."Gökten de bir su indirdi ki, onunla sizin için rızık olarak meyvelerden bitirdi. Onun emriyle denizde seyretsinler diye gemileri sizin hizmetinize verdi. Nehirleri de yine sizin hizmetinize verdi. • Birbiri ardınca dönüp duran güneşi ve ayı da sizin hizmetinize verdi. Geceyi ve gündüzü de sizin hizmetinize verdi. • O, sözünüz ve halinizle istediğiniz herşeyden size verdi. Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız, saymakla bitiremezsiniz." İbrahim Sûresi, 14:32-34.

 

Şu kâinattaki mevcudatın birbirine teâvünü, tecavübü, tesanüdü gösterir ki, umum mahlûkat birtek Mürebbînin terbiyesindedirler, birtek Müdebbirin idaresindedirler, birtek Mutasarrıfın taht-ı tasarrufundadırlar, birtek Seyyidin hizmetkârlarıdırlar. Çünkü, zemindeki zîhayatları levazımat-ı hayatiyeyi emr-i Rabbânî ile pişiren güneşten ve takvimcilik eden kamerden tut, tâ ziya, hava, mâ, gıdanın zîhayatların imdadına koşmalarına ve nebâtâtın dahi hayvânâtın imdadına koşmalarına ve hayvânat dahi insanların imdadına koşmalarına, hattâ âzâ-yı bedenin birbirinin muavenetine koşmalarına ve hattâ gıda zerrâtının hüceyrât-ı bedeniyenin imdadına koşmalarına kadar câri olan bir düstur-u teâvün ile, câmid ve şuursuz olan o mevcudat-ı müteâvine, bir kanun-u kerem, bir namus-u şefkat, bir düstur-u rahmet altında, gayet hakîmâne, kerîmâne birbirine yardım etmek, birbirinin sadâ-yı hâcetine cevap vermek, birbirini takviye etmek, elbette, bilbedâhe, birtek, yektâ, Vâhid-i Ehad, Ferd-i Samed, Kadîr-i Mutlak, Alîm-i Mutlak, Rahîm-i Mutlak, Kerîm-i Mutlak bir Zât-ı Vâcibü'l-Vücudun hizmetkârları ve memurları ve masnuları olduklarını gösterir…… Sözler

 

 Allah’ın C.C Rahmet ve Merhamet Damgalarından Üçüncüsü:

 

v  Sonra insanın mahiyet-i câmiasının sîmasındaki letaif-i re'fet ve dekaik-ı şefkat ve şuâat-ı merhamet-i İlahiyeden tezahür eden sikke-i ulyâ-i rahîmiyettir ki, "Bismillahirrahmanirrahîm"deki "Er-Rahîm" ona bakıyor.

 

Yani,   İnsanın çok vasıfları içinde toplayan yaratılış özelliği  ve  kapsamlı iç yapı niteliğinin manevi yüzünde görünen şefkat ve merhamete ait incelik ,zarafet ve güzellikler; Cenab-ı Hakkın şefkat ve merhametine ait pırıltıları  ( hem mazhar olma hem de Allah’ın sıfatları ile ahlaklanma – tahalluk-  ) cihetiyle göstermesi cihetiyle  Rahimiyetinin ne kadar yüksek olduğunu ifade eden yüce bir damgasıdır.

"Bismillahirrahmanirrahîm"deki "Er-Rahîm" bu şefkati ifade eden Allah’ın merhamet sıfatıdır.

 

……………Demek bu kâinatta bulunan bütün güzelliklerin envâı ve çeşitleri, âlem-i gayb arkasında tecellî eden ve kusurdan mukaddes, maddeden mücerret bir cemâlin esmâ vasıtasıyla cilveleri ve işaretleri ve emârâtlarıdır…… Şualar

 

………………Cemîl-i Zülcelâlin nihayet derecede güzel olan Esmâ-i Hüsnâsının güzellikleri dahi ayrı ayrı olduğundan, mevcudatta bulunan hüsünler ayrı ayrı düşmüş.

 

Eğer Cemîl-i Zülcelâlin esmâsındaki hüsünlerin mevcudat âyinelerinde bir cilvesini müşahede etmek istersen, zeminin yüzünü bir küçük bahçe gibi temâşa edecek bir geniş, hayalî gözle bak. Ve hem bil ki, rahmâniyet, rahîmiyet, hakîmiyet, âdiliyet gibi tâbirler, Cenâb-ı Hakkın hem isim, hem fiil, hem sıfat, hem şe’nlerine işaret ederler.

 

İşte, başta insan olarak bütün hayvanatın muntazaman bir perde-i gaybdan gelen erzaklarına bak, RAHMÂNİYET-İ İLÂHİYENİN cemâlini gör.

 

Hem bütün yavruların mu’cizâne iaşelerine ve başları üstünde ve annelerinin sinelerinde asılmış tatlı, sâfi, âb-ı kevser gibi iki tulumbacık süte temâşâ eyle, RAHÎMİYET-İ RABBÂNİYENİN câzibedar cemâlini gör.

 

……….

 

Demek, Bismillâhirrahmânirrahîm, sahife-i âlemde bir satır-ı nuranî teşkil eden üç sikke-i ehadiyetin kudsî ünvanıdır ve kuvvetli bir haytıdır ve parlak bir hattıdır.

 

Yani..Demek ki Bismillâhirrahmânirrahîm ;  kainat kitabının alemler sahifesinde nurani bir satır oluşturan üç  Ehadiyet damgasını  ( Allah’ın her bir varlık üzerinde, Halıkı ,Rabbi , Müdebbiri, maliki rezzakı gibi  tüm esması ile tecelli eden birliğini gösteren )  mührünün unvanıdır.. O’nu hakim-i mutlak, her şeye her şeyden , kendi nefislerinden bile yakın, tek yaratıcı, bilici  ve idareci olarak  tanıtan parlak  bir levhadır.

 

Yani, Bismillâhirrahmânirrahîm, yukarıdan nüzul ile, semere-i kâinat ve âlemin nüsha-i musaggarası olan insana ucu dayanıyor. Ferşi Arşa bağlar, insanî arşa çıkmaya bir yol olur……………. On Dördüncü Lem’anın İkinci  Makamı

 

Bu nokta da kısa bir izahla iktifa edilecek ve bu satıra ait şekli olarak bir tarife işaret edilecek ..

 

Şöyle ki;

 

İnsanın  mazhar olduğu mahiyet ve ahsen-i hilkat olması, hilafet-i arz hasiyetiyle sahip olduğu seçkinliği, kainatın ekser mahlukatının ona musahhar edilmesi ve tüm bu yaratılışta insanın merkez neden olarak belirlenmesi ile bu derece yüksek bir keyfiyetin ona verilmesinin sebebi Allah’ın kuluna olan rahmet ve merhametinin en cami bir tezahüdür… Bu yönüyle yeri arşa bağlar… Bunun farkında olabilenler için… acz ve fakr ile  Allah’ın şefkat ve merhametine sığınarak, Rahmetinin tecellisinden kulca ubudiyetle istifade etmekle birlikte  teşekkür ve tefekkür ile mukabelede bulunarak  rızasına ulaştıracak bir  yoldur…

 

 

Efendimizin Besmelenin hat olarak temsil ettiği ehemmiyeti gösteren ve önemi belirten bir hadis-i şerif :

 

Vahiy kâtibi Muâviye b. Ebû Süfyân’a,

 

 “Hokkaya lika (ham ipek) koy, kalemi usulüne uygun aç, besmelenin “bâ”sını dik yaz, “sin” harfinin dişlerini açıkça göster, “mim”in gözünü köreltme (kapalı yazma), Allah lafzını özenerek yaz, Rahmân kelimesinde mürekkebi tazele (veya keşîde vererek uzat), Rahîmi de güzelce yaz”…. dediği rivaye edilmektedir…

 

“İnsanın nefsi, rahmâniyetin cilveleriyle, kalbi de rahîmiyetin tecelliyatıyla nimetlendikleri gibi, insanın aklı da hakîmiyetin letâifiyle zevk alır, telezzüz eder.” Lem’alar

 

Rabbimiz ezvak-ı  maneviye ve lezzet-i  maddiyemizi meşru ve bereketli kılsın…Âmin


26.12.25

Mütalaa Ders notları 7: Amelinizde rıza-yı İlahî olmalı.

Amelinizde rıza-yı İlahî olmalı.

İhlâs meselesi bir mü ‘minin hayatının hayatıdır.

Bu esasın anlaşılması, kavranması içselleştirilmesinin ehemmiyeti çok büyüktür.

Bazı kardeşlerimiz ihlas risalesini üstadın “ Bu Lem'a lâakal her on beş günde bir defa okunmalı.” Tensibinden iktibas ile   bir evrad gibi okumak suretiyle iktifa ederler.

Oysa bu tedbir meselesinin idrak edilmesini salık veren bir manaya hamildir.

Tekrardan maksat anlayışın (izdiyadı) ziyadeleşmesi, detayların fark edilmesi, ehemmiyetin temin ve tesis edilmesi ile ilgilidir.

Yine tekrar etmekte teenni (acele etmeden) okuma meselenin özüne nüfuz etmekte bir dikkate işaret eder bir usuldür.

Bu dersin her satırı ,her cümlesi bir ciddi kaideyi nazara verir. Böyle olması nedeni ile de ( kafi miktarda okumuş, kelime ve bölümlere ülfet ve aşina olmuş kişiler için) yavaş ve kontrollü bir mütalaayı zaruri kılar.

Örneğin,

Amelinizde rıza-yı İlahî olmalı.

İşte bu giriş cümlesi tüm risalenin kalbini oluşturmaktadır. Eğer bu cümle doğru noktada konumlanırsa, eserde ders verilen her meselenin niyet fiil düsturunun bilincini ve şuuru ihya olur.

Çünkü fiillerinizde ve fiillerinizi meydana getiren niyetlerinizde Allah’ın rızası gözetilmiyor, onun adına ve namına bir işe başlanmıyorsa o iş güdüktür, verimsizidir.

Eğer hizmetler, bir araya gelmeler, birlikte hareket etmelerde yine Allah’ın hoşnutluğu ve rızası esas alınmıyorsa ve onun rızasına uygun bir davranış yolu tutulmuyor hissiyatla , görenek ve gelenekle hareket ediliyor, dinin temel prensiplerine dikkat edilmiyor, hizmetin ahlak-ı islamiyeden mülhem düsturları alışkanlıklara feda ediyorsa ; kemiyeten bir birliktelik ve çokluk görünse de hakikatte ve keyfiyette o içtimada sıhhat yoktur.

Sıhhati olmayan hizmetler, başıboş hareketler, Keyfe-mâ-yeşâ tavırlar inkişafa manidir. Çünkü usulü terk edilmiş bir yolculuğun vusulü yoktur.

Allah’ın C.C kabul şeraitine uygun olmayan,

Tensip edilmemiş,

Kılavuzca adımları ve ilerleyişi belirlenmiş bir plan ve uygulamaya muvafık hareket etmeyen hiçbir girişim ne kadar büyük iddialar taşısa da.. içinde hüküm elbisesi giymiş teviller bulunsa da  .. kulağa hoş gelse nefisler tarafında kabul edilse de.. herkes bir araya gelip binleri bulsa da , meşru olmayan bir başarı ışığı görünse de çok kısa zamanda mesuliyetli bir karanlığa inkılap eder.

Bu sadetle, her ne yapılıyor ve yapılacaksa ilk soru ve iç muhasebe “ bu yaptığım işte Allah’ın rızası var mıdır veya yapacağım işten acaba Allah razı olur mu? Üzerinde olmalıdır.

Bu anahtar nefsin pek hoşuna gitmeyen hareket dişlilerine sahiptir. Çünkü bir çok parlak fikir görünümlü teşebbüsün önünü keser, bir çok işlenen işin de tashihini ,yeniden düzenlenmesini, belki en başa dönülmesini gerekli kılar. Bu nefisler tarafından bir zorluk olarak göründüğünden tevile sapılır.

Ancak İhlas meselesi Tevil kaldıracak bir mesele değildir. Yalındır ve nettir.

Eğer amelinizde rıza-i ilahi maksad edilmemiş ise teşebbüsünüzde Rıza-i ilahi yoktur.

Allah’ın rızasının olmadığı bir iş bırakın muvaffak olmayı, tedibe tebeddül edecek bir mahiyettedir.

İşte bu ders ihlas cilvesini , AMELİNİZDE RIZA-İ İLAHİ OLMALI diyerek basiretin ve fuad’ın ( kalbin ve latife-i idrakin ruhani boyutunun) göz bebeğine yerleştirmektedir.

Siz bu kandili elinize ve gönlünüze aldığınızda tüm diğer düstur ve talimlerin vermek istediği dersi en tesirli bir şekilde alırsınız.

Evet,

Amelinizde rıza-yı İlahî olmalı.

Çünkü onun rızasını gözeterek, emir dairesinde bir hareket yaptığınızda o sizin bu girişim ve teşebbüsünüzden razı, hoşnut ve memnun olacaktır.

Hem,

Eğer o razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. … Çünkü onun rızası ve hatırı herşeyden daha üstündür ve rızasının gözetilmesi onun kulları üzerinde bir Uluhiyet ve Rububiyet hakkıdır.

Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok….  Çünkü ondan başka her şey helak olucudur… Onunla olan intisap yeryüzündeki tüm ikbal ,hedef ve hayalden değerlidir….Varlıklarının değeri ve etkisi kabir kapısına kadar gelemeyen aciz ve miskinlerin , Onun gözetilen rızasına rağmen yapılanları  tenkid etse, beğenmese, karşı dursa ,eleştirse hiçbir önemi yoktur, bağlayıcı değildir.. ne kadar gürültülü olsa da ehemmiyet de verilmez…

İ'lem eyyühe'l-aziz! Ey nefis! Eğer takvâ ve amel-i salih ile Hâlıkını razı ettiysen, halkın rızasını tahsile lüzum yoktur; o kâfidir. Eğer halk da Allah'ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse, iyidir. Şayet onlarınki dünya hesabına olursa, kıymeti yoktur. Çünkü onlar da senin gibi âciz kullardır. Maahaza, ikinci şıkkı (halkın rızasını)  takip etmekte şirk-i hafî olduğu gibi, tahsili de mümkün değildir. Evet, bir maslahat için sultana müracaat eden adam sultanı irzâ etmiş ise, o iş görülür. Etmemişse, halkın iltimasıyla çok zahmet olur. Maamâfih, yine sultanın izni lâzımdır. İzni de rızasına mütevakkıftır.

Hem,

O razı olduktan ve kabul ettikten sonra,

İSTERSE ( iradesi hiçbir iradeye ram olmaz) ve HİKMETİ İKTİZA ( halk ettiği, prensiplerini belirlediği ve ilişkilendirdiği bir denge ve ölçüye uygunluğuna muvafık görür ve müsaade) ederse,

Sizler İSTEMEK TALEBİNDE ( yani hiçbir şeyi onun rızasından üstün tutmadığınız ,onun rızası dışında bir beklenti içinde ) OLMADIĞINIZ HALDE, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder.

Evet,   o razı olduğunda razı olmayanları da razı ettirir. Ve sizi böyle de memnun eder.

Çünkü Allah kendisi için yapılan hiçbir şeyi cevapsız bırakmaz, her feda edilene misli ile ihsan eder.. Allah onun rızasını gözeterek gerçekleştiren veya girişilen hiçbir şeyin altında kalmaz.. bereketle, inayetle, sıhhatle, afiyetle, muvaffakiyet ile mukabele eder.

Onun için,

Şimdi Amelinizde rıza-yı İlahî olmalı… miftahını hizmetimizde istimal edersek;

……….bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenab-ı Hakk'ın rızasını esas maksad yapmak gerektir.

Ki, vazifemizn sadece onun adıyla,namıyla işlemek olduğunun bilinci ile kalkıştığımız küçük büyük her işte onun yarenliğini yanımızda hissedelim ,desteğinin yardımı ile sarsılmadan yolumuza devam edelim…

Evet, ihlası kaybetmeye neden olan , kudsi mana kuşlarını kaçıran, ittihadı bozan, birlikteliğin tadını kaçıran süfli hisler, enaniyetli inatlar, şan şöhret ve şeref gibi beklentiler, tekebbür, tekeffül gibi sıhhatsiz hastalıklı haller, uhuvvet ve muhabbeti rencide eden tavırlar, kırılganlığı arttıran nazlar sitemler, ilgi beklentileri, saygı istekleri gibi ruhi marazlar, iki yüzlülüğe sürükleyen rekabetlerden mürekkep sağlıksız duygu ve düşüncelerden kaçınmak gayet ehemmiyetlidir.

Öyleyse bu büyük hasaretler içine düşmemek için Amelimizde rıza-yı İlahî olmalı… ve minallahi't-tevfik…

..

.

Mütalaa Ders notları 6: Yalnız Bir'i iste...

 - Üçüncü lem’a ile bu dersin mana bütünlüğü ve bir birine mütemmim niteliği vardır. Bu nedenle o derse yapılan: 

*Bu Lem'aya bir derece hiss ve zevk karışmış. Hiss ve zevkin coşkunlukları ise aklın düsturlarını, fikrin mizanlarını çok dinlemediklerinden ve müraat etmediklerinden bu Üçüncü Lem'a mantık mizanları ile tartılmamalı*…  şeklindeki tanımlama KISMEN  bu ders içinde geçerlidir.

- Bu bağlamda bu derste , hisse tercüman olan ;kalb lisanının terennüm ettiği tabirlere, nefsin gördüğü muamelat ile tezkiye ve terbiye dairesinden istifade  ifadelerini gösteren kelimelere ve cümle içindeki yerlerine , sıralı terkiplerine biraz dikkat etmek önemlidir.

Yine bir anlamda bu tür derslerde azami ifade , hissin muvafakatıdır.

Örneğin:

- Risale-i Nur, sair kitaplara muhalif olarak başta perdeli gidiyor; gittikçe inkişaf eder. Hususan bu risalede "Birinci Mertebe" çok kıymettar bir hakikat olmakla beraber çok ince ve derindir. Hem bu birinci mertebe, bana mahsus gayet ehemmiyetli bir muhakeme-i hissî ve gayet ruhlu bir muamele-i imanî ve gayet gizli bir mükâleme-i kalbî suretinde mütenevvi ve derin dertlerime şifa olarak tebarüz etmiş. BANA TAM TEVAFUK EDEN TAM HİSSEDEBİLİR, YOKSA TAM ZEVK EDEMEZ. Şualar 


Hem yine üstadın tabiriyle HİSSESİZ DE  KALMAZ.


- Bu tevafuakat anlık olarak olmasa da ,insan yaşayışı içinde bu dersteki mutabakata mutlaka muhatap olur.İnsanın bir ömür boyu arayışı ve hakikat ve anlam üzerinde programlı olduğundan ; VELEV BİR DERSTE alsa ebediyen kâfi olabilir.


- Yine üstadın bu meyanda kuvvetli hayal ve hislerine ait dalga boyutunu merak edenler, ON ÜÇÜNCÜ ricanın giriş bölümüne bakabilirler.


-

- Şimdi bu ders kalp dairesinde talim ettiren ,  harekete geçen hissiyatı konuşturan ve bu mahsus lisana tercümanlık yapan ibarelere rasat ederek kapıdan içeri girelim İnşâallah.

- Derse  tarafımızdan çok izah yapılmayacak. Yukarıda olduğu gibi kısmen dikkat noktaları nazara verilecek ki, muhatap olanlar kendi kalp ve ruhlarında bulunan, hislerinde çekirdek olarak duran,marifetlerinde derç edilmiş noktaları  kendi teveccühleri ile harekete sevk ve teşvik etsin…


بِسْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم


“[Yıldız] batıp gidince, [İbrahim] ‘Ben batıp gidenleri sevmem’ dedi.” En’âm Sûresi, 6:76.

İbrahim Aleyhisselâmdan sudur ile KÂİNATIN ZEVÂL VE ÖLÜMÜNÜ İLÂN eden nây-ı  ‘ Ben batıp gidenleri sevmem ’   beni ağlattırdı.

- Bu nokta büyük harfle belirtilen ifade de görüldüğü üzere  , ‘Ben batıp gidenleri sevmem’ ifadesine Bediüzzamanın muhatabiyeti ; KAİNAT NİSBETİNDEDİR. Bu meyanda alakadarlık dairesinin vüsati şefkati ile mecz olduğundan oluşturduğu tesir YAKICIDIR.


- Buraya hadisenin veya idrakin kalp üzerinde yaptığı hüzün etkisi, elem tahrikinin şiddeti nefsi sakinleştiren, heva ve heves yönünü tehdit eden,  durumun tacizinden kurtulma için kulak kestiren , uyanıklığını temin eden, algıyı besleyen  bir işleyiş sistemine işaret eden bir pasaj alıntılayalım : 

…. *ve o yakıcı vaziyetten bir hakikat kapısı açıldı. Ve o hakikatı tam kabul etmeye nefis hazırlandı. Evet nasılki bir demir ateşe sokulur; tâ yumuşasın, güzel ve menfaatdar bir şekil verilsin. Öyle de o hüzün-engiz halet ve o dehşetli vaziyet ateş oldu, nefsimi yumuşattı*.   Lemalar


- Evet ilgili metinle devam ediyoruz:

Onun için KALB GÖZÜ AĞLADI ve AĞLAYICI KATRELERİ döktü. 

Kalb gözü ağladığı gibi, döktüğü herbir damlası da o kadar HAZİNDİR; AĞLATTIRIYOR, 

Güya KENDİSİ DE AĞLIYOR. 

O damlalar, gelecek Farisî fıkralardır.

*TEVİL-İ HAYAL BÖLÜMÜ*


- Hissiyatın hayat kaynağında ,ilgi şefkat toprağındaki pınarlar harekete geçti, binler münasebet zerresi ve rikkat katresi ile kalp gözüne geldiler. İrade kirpikleri onların önünü kesemediler. Kalp kendi rahminde bulunan  hasseleri n misalini her bir damlaya yükledi. Ortaya çıkan bu kat be kat hüzün ,hem kendi ağlıyor hem de ağlattırıyor.



- O mayi damlalar, ihrakın  hararetinden lisana geldiler. Ateşin kelimeler döndüler. Keder alevinin ruh sarayını sarması yakın olduğu bir zamanda ,letaife dehlizlerine cennet lisanlarından bir lisan olan Farisi bir seda ile seslenerek  ikaz ile diri kalmayı telkin ve ihtar etmeye başladılar…  

Güzel değil batmakla gaib olan bir *MAHBUP*. Çünkü zevâle mahkûm, hakikî güzel olamaz. Aşk-ı ebedî için yaratılan ve âyine-i Samed olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli.

Bir *MATLUP*  ki gurupta gaybûbet etmeye mahkûmdur; kalbin alâkasına, fikrin merakına değmiyor. Âmâle merci olamıyor. Arkasında gam ve kederle teessüf etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki, kalb ona perestiş etsin ve ona bağlansın, kalsın!

Bir *MAKSUT*  ki fenâda mahvoluyor; o maksudu istemem. Çünkü fâniyim. Fâni olanı istemem, neyleyeyim?

- Çünkü:

*Ruh-u beşeri en ziyade sıkan, ayrılmalardan neş'et eden elemlerdir*.  Şualar

Bir *MÂBUD*  ki zevâlde defnoluyor; onu çağırmam, ona iltica etmem. Çünkü nihayetsiz muhtacım ve âcizim. Âciz olan, benim pek büyük dertlerime devâ bulamaz, ebedî yaralarıma merhem süremez. Zevâlden kendini kurtaramayan nasıl *MÂBUD* olur?

Evet, zahire müptelâ olan akıl, şu keşmekeş kâinatta perestiş ettiği şeylerin zevâlini görmekle meyusâne feryad eder. Ve bâki bir *MAHBUBU* arayan ruh dahi, ‘Ben batıp gidenleri sevmem’  feryadını ilân ediyor.

*Bütün firaklardan gelen feryadlar, aşk-ı bekadan gelen ağlamaların tercümanlarıdır*.  Lemalar

İstemem, arzu etmem, tâkat getirmem mufarakati!

Der-akap zevâlle acılanan mülâkatlar, keder ve meraka değmez; iştiyaka hiç lâyık değildir. Çünkü zevâl-i lezzet elem olduğu gibi, zevâl-i lezzetin tasavvuru dahi bir elemdir. Bütün mecazî âşıkların divanları, yani aşknameleri olan manzum kitapları, şu tasavvur-u zevâlden gelen elemden birer feryattır. Herbirinin bütün divan-ı eş’ârının ruhunu eğer sıksan, elemkârâne birer feryat damlar.

İşte, o zevâl-âlûd mülâkatlar, o elemli *MECAZÎ MUHABBETLER* derdinden ve belâsındandır ki, kalbim İbrahimvâri ‘Ben batıp gidenleri sevmem’  ağlamasıyla ağlıyor ve bağırıyor.

*AŞK, ŞİDDETLİ BİR MUHABBETTİR; FÂNİ MAHBUBLARA MÜTEVECCİH OLDUĞU VAKİT YA O AŞK KENDİ SAHİBİNİ DAİMÎ BİR AZAB VE ELEMDE BIRAKIR VEYAHUT O MECAZÎ MAHBUB, O ŞİDDETLİ MUHABBETİN FİATINA DEĞMEDİĞİ İÇİN BÂKİ BİR MAHBUBU ARATTIRIR; AŞK-I MECAZÎ, AŞK-I HAKİKÎYE İNKILAB EDER*. Mektubat

Eğer şu fâni dünyada BEKÀ İSTİYORSAN, bekà fenâdan çıkıyor. NEFS-İ EMMÂRE CİHETİYLE FENÂ BUL Kİ, BÂKİ OLASIN.

* ”Bâki-i Hakikî yalnız sensin. MASİVA FÂNİDİR. Fâni olan elbette bâki bir muhabbete ve ezelî ve ebedî bir aşka ve ebed için yaratılan bir kalbin alâkasına medar olamaz." manasını ifade ediyor. Madem o hadsiz mahbubat fânidirler, beni bırakıp gidiyorlar; onlar beni bırakmadan evvel ben onları ‘Ya Baki Entel Baki’  (Ey Baki olan Rabbim. Baki olan ancak sensin) demekle bırakıyorum. Yalnız sen bâkisin ve senin ibkan ile mevcudat beka bulabildiğini bilip itikad ederim. Öyle ise senin muhabbetinle onlar sevilir. Yoksa alâka-i kalbe lâyık değiller." demektir. İşte bu halette kalb, hadsiz mahbubatından vazgeçiyor. Hüsün ve cemalleri üstünde fânilik damgasını görür, alâka-i kalbi keser. Eğer kesmezse, mahbubları adedince manevî cerihalar oluyor*. 

*İkinci cümle olan ‘Ya Baki Entel Baki’  (Ey Baki olan Rabbim. Baki olan ancak sensin) o hadsiz cerihalara hem merhem, hem tiryak oluyor. Yani: Ya Baki "Madem sen bâkisin, yeter; herşeye bedelsin. Madem sen varsın, herşey var." Evet mevcudatta sebeb-i muhabbet olan hüsün ve ihsan ve kemal, umumiyetle Bâki-i Hakikî'nin hüsün ve ihsan ve kemalâtının işaratı ve çok perdelerden geçmiş zaîf gölgeleridir; belki cilve-i esma-i hüsnanın gölgelerinin gölgeleridir*. Lemalar

Dünyaperestlik esasatı olan ahlâk-ı seyyieden tecerrüd et, fâni ol. Daire-i mülkünde ve malındaki eşyayı MAHBUB-U HAKİKÎ yolunda feda et. MEVCUDATIN ADEMNÜMÂ AKIBETLERİNİ GÖR. Çünkü şu dünyadan bekàya giden yol, fenâdan gidiyor.

Esbab içine dalan fikr-i insanî, şu zelzele-i zevâl-i dünyadan hayrette kalıp meyusâne fîzar ediyor. Vücud-u hakikî isteyen vicdan, İbrahimvâri ‘Ben batıp gidenleri sevmem’  enîniyle MAHBUBAT-I MECAZİYEDEN ve MEVCUDAT-I ZÂİLEDEN kat’-ı alâka edip MEVCUD-U HAKİKÎYE ve MAHBUB-U SERMEDÎYE bağlanıyor.

Ey nâdan nefsim! Bil ki, çendan dünya ve mevcudat fânidir; fakat her fâni şeyde, bâkiye îsal eden iki yol bulabilirsin ve can ve canan olan Mahbub-u Lâyezâlin tecellî-i cemâlinden iki lem’ayı, iki sırrı görebilirsin. An şart ki, suret-i fâniyeden ve kendinden geçebilirsen...

*Şimdi hayatının saadet içindeki kemali ise: Senin hayatının âyinesinde temessül eden Şems-i Ezelî'nin envârını hissedip sevmektir. Zîşuur olarak ona şevk göstermektir. Onun muhabbetiyle kendinden geçmektir. Kalbin göz bebeğinde aks-i nurunu yerleştirmektir*.  Sözler

Evet, nimet içinde in’âm görünür, Rahmân’ın iltifatı hissedilir. Nimetten in’âma geçsen, Mün’imi bulursun. Hem, her eser-i Samedânî, bir mektup gibi, bir Sâni-i Zülcelâlin esmâsını bildirir. Nakıştan mânâya geçsen, esmâ yoluyla Müsemmâyı bulursun. Madem şu masnuat-ı fâniyenin mağzını, içini bulabilirsin; onu elde et, mânâsız kabuğunu, kışrını acımadan fenâ seyline atabilirsin.

Evet, masnuatta hiçbir eser yok ki, çok mânâlı bir lâfz-ı mücessem olmasın, Sâni-i Zülcelâlin çok esmâsını okutturmasın. Madem şu masnuat elfazdır, kelimat-ı kudrettir; mânâlarını oku, kalbine koy, mânâsız kalan elfâzı bilâpervâ zevâlin havasına at. Arkalarından alâkadarâne bakıp meşgul olma.

İşte, zahirperest ve sermayesi âfâkî malûmattan ibaret olan akl-ı dünyevî, böyle silsile-i efkârı  hiçe ve ademe incirar ettiğinden, hayretinden ve heybetinden meyusâne feryad ediyor. Hakikate giden bir doğru yol arıyor. Madem uful edenlerden ve zevâl bulanlardan ruh elini çekti. Kalb dahi mecazî mahbuplardan vaz geçti. Vicdan dahi fânilerden yüzünü çevirdi.

Sen dahi, biçare nefsim, İbrahimvâri ‘Batıp gidenleri sevmem.’  gıyâsını çek, kurtul.

*FITRATI AŞKLA YOĞRULMUŞ GİBİ SERMEST-İ CÂM-I AŞK OLAN*  Mevlânâ Câmi, *KESRETTEN VAHDETE YÜZLERİ ÇEVİRMEK İÇİN* , bak, ne güzel söylemiş:

يَكِى خَواهْ، يَكِى خَوانْ، يَكِى جُوىْ، يَكِى بِينْ، يَكِى دَانْ، يَكِى كُوىْ 


demiştir.

 

- BİZDE YUKARIDA MENZİL MENZİL,ODA ODA DEVAM EDEN YOLCULUĞA EŞLİK EDERKEN GÖRDÜK Kİ: 

MASİVA FANİDİR.

MANAYI İSMİYLE SEVİLMEYE LAYIK DEĞİLDİR.

NİHAYETSİZ ACZ VE FAKR YARAMIZA ŞİFA OLACAK BİR MAHİYETLERİ YOK.

ANCAK YARATANINI ANMAKLA MUTMAİN OLABİLEN BİR KALBİ, ONDAN BAŞKASI TESKİN EDEMEZ.

*ÖYLEYSE MEVLANA CAMİNİN İKRARINI TEKRAR EDEN ÜSTADIMIZIN İKRARINI TEKRAR EDELİM*:

Yani;

1. Yalnız Biri iste; başkaları istenmeye değmiyor. 

2. Biri çağır; başkaları imdada gelmiyor.

3. Biri talep et; başkaları lâyık değiller.

4. Biri gör; başkaları her vakit görünmüyorlar, zevâl perdesinde saklanıyorlar.

5. Biri bil; marifetine yardım etmeyen başka bilmekler faidesizdir.

6. Biri söyle; Ona ait olmayan sözler mâlâyâni sayılabilir.

Evet, Câmi’, pek doğru söyledin. *HAKİKÎ MAHBUB, HAKİKÎ MATLUB, HAKİKÎ MAKSUD, HAKİKÎ MÂBUD* yalnız Odur.

ZİYADESİ İLE : 

Elhasıl: 

   Bir Şâir-i Mısrî'nin tarzında deriz:

   Derya olunca nefes

   Parelenince kafes

   Tâ kesilince bu ses

   Çağırırım: 

Yâ Hak! Yâ Mevcud! Yâ Hayy! Yâ Mabud! 

Yâ Hakîm! Yâ Maksud! Yâ Rahîm! Yâ Vedud!.. 

Mektubat

..

.



Mütalaa Ders notları 5: Berk/Burak

 

………

Burada beyan edilen berk ve burak dan maksat, İMAN ve MARİFET SAHİBİ OLUP VE SALİH AMEL İŞLEYEN BİR İNSANIN, EBED YOLCULUĞUNDA KENDİSİNİ BEKLEYEN ALEM VE BERZAHLARI GEÇİŞİNDE KAZANACAĞI SÜRATİ İFADE ETMEK İÇİNDİR.

 

Bunu daha net anlayabilmek için bu paragraftan öne gelen 3 paragrafa bakmamız gerekiyor.

 

*Birinci paragraftan kısmi alıntı ile*: *Kur’ân-ı Hakîm*, (Sâd Sûresi, 38:24; İnşikak Sûresi, 84: 25; Tîn Sûresi, 95:6; Asr Sûresi,103:3. gibi ayetlerin nassı ile bildiriyor ki; )  *İMAN VE AMEL-İ SALİHLE* , *o esfel-i sâfilîne sukuttan, insanı âlâ-yı illiyyîne çıkarır. Ve delâil-i kat’iye ile çıkarmasını ispat ediyor ve o derin kuyuyu terakkiyât-ı mâneviyenin basamaklarıyla ve TEKEMMÜLÂT-I RUHİYENİN* ( ruha ait mükemmel ilerleyiş)  *cihâzâtıyla dolduruyor*.

 

Yine Kur’ân-ı Hakîmin, Meâric Sûresi 1 ve 44 Ayetlerde, Ehl-i İman ve Ehli Küfrün Ahirete hayatına taalluk eden hadiseleri beyanından iktibas edilen *İkinci Paragrafta*: 

 

*Hem beşerin uzun ve fırtınalı ve dağdağalı olan ebed tarafındaki yolculuğunu gayet derecede teshil eder ve kolaylaştırır. BİN, BELKİ ELLİ BİN SENELİK MESAFEYİ BİR GÜNDE KESTİRECEK VESAİTİ GÖSTERİR*.

 

Burada söz edilen ELLİ BİN SENELİK mesafe Meâric Sûresinin:  *Melekler ve ruh, O’na, süresi elli bin yıl olan bir günde yükselir*. şeklinde beyan buyrulan dördüncü ayeti den  zaman ve menzile vasıl olmaktaki suhulete istinaden bu hakikattar manayı nazara vermek için istimal edilmiş.

 

*Üçüncü paragrafta ise*: Hem *SULTAN-I EZEL VE EBED OLAN ZÂT-I ZÜLCELÂLİ TANITTIRMAKLA*,

*İNSANI ONA BİR MEMUR ABD VE BİR VAZİFEDAR MİSAFİR VAZİYETİNİ VERİR*.

HEM DÜNYA MİSAFİRHANESİNDE,

HEM BERZAHÎ VE UHREVÎ MENZİLLERDE *KEMÂL-İ RAHATLA SEYAHATİNİ* TEMİN EDER.

NASIL Kİ, BİR PADİŞAHIN *MÜSTAKİM BİR MEMURU*, ONUN DAİRE-İ MEMLEKETİNDE, HEM HER VİLÂYETİN HUDUTLARINDAN *SUHULETLE VE TAYYARE, GEMİ, ŞİMENDİFER GİBİ SÜR’ATLİ VASITA-İ SEYAHATLE GEZER, GEÇER*.

……………..

Aynen …… *ÖYLE DE*,

Sultan-ı Ezelî'ye İMAN İLE İNTİSAB EDEN ve AMEL-İ SÂLİH İLE İTAAT EDEN BİR İNSAN,

Şu MİSAFİRHANE-İ DÜNYA MENZİLLERİNDEN ve

 ÂLEM-İ BERZAH VE ÂLEM-İ MAHŞER DAİRELERİNDEN ve hâkeza

KABİRDEN SONRAKİ BÜTÜN ÂLEMLERİN GENİŞ HUDUDLARINDAN *BERK ve BURAK SÜR'ATİNDE* GEÇER.

*Yani berk ve Burakla geçer manası değil,  şimşek ve cennet bineği olan Burak’ın sahip olduğu hıza sahip gibi o berzah ve menzilleri süratle geçer demektir.*

Sonuç olarak:

 

Allah’a iman etmiş, O’nu hak mabud bilmiş, Emir ve Yasaklarını Hırz-ı can etmiş, O’nu tanımakla ona bağlanmış ve itaat etmiş ve Rabbinin rızasına ermiş bir kul;

 

*TÂ SAADET-İ EBEDİYEYİ BULUR. VE ŞU HAKİKATI KAT'Î İSBAT EDER VE ASFİYA VE EVLİYAYA GÖSTERİR*.   ( Keşfen ve Şuhudla)

 

Evet:

 

*Ebedî, baki bir cennette, Rahîm ve Kerîm bir Rahmân’ın rahmetinde ve hayal süratinde, ruhun vüsatinde, aklın cevelanında, kalbin bütün arzularında, mülk ve melekûtunda tenezzühe, seyerana ve cevelana muvaffak olduğun gibi, saadet-i ebediyede rüyet-i cemaline de muvaffak olursun*. (Sözler)

 

*Şimdi bu konuya MEYVE olarak bu sürat meselesi hakkında birkaç hakikati alıntılıyalım ve sadet bağlamında kısa bir varidat girelim İnşâallah*.

 

“ *Zaman öyle yaklaşır /peş peşe gelir / hızlanır ki, bir sene bir ay, bir ay bir hafta, bir hafta bir gün, bir gün bir saat, bir saat bir ateş kıvılcımı kadar olur*.”  Hz. Muhammed A.S.M (Tirmizi, Zühd,24)

 

1-      *BEŞER YOLCULUĞU KESİLMİYOR, SÜRAT PEYDA EDİYOR*. SÖZLER

 

2-      *İ’lem eyyühe’l-aziz*!  *Tevfik-i İlahi refiki olan adam, tarikat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet, Kur’an’dan, hakikat-i tarikati, tarikatsiz feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza, maksud-u bizzat olan ilimlere ulüm-u aliyeyi okumaksızın isal edici bir yol buldum*.

 

 

*SERİÜSSEYİR OLAN BU ZAMANIN EVLADINA, KISA VE SELAMET BİR TARİKİ İHSAN ETMEK RAHMET-İ HAKİMENİN ŞANINDANDIR*. Mesnevi-i Nuriye

 

*Aynen öyle de, mânevî bir elektrik olan Resâili'n-Nur dahi gayet yüksek ve derin bir ilim olduğu halde, külfet-i tahsile ve derse çalışmaya ve başka üstadlardan taallüm edilmeye ve müderrisînin ağzından iktibas olmaya muhtaç olmadan, herkes derecesine göre o ulûm-u âliyeyi, meşakkat ateşine lüzum kalmadan anlayabilir, kendi kendine istifade eder, muhakkik bir âlim olabilir*. S.T.Gaybi

 

Aşağıda  3 Nolu olarak paylaşılacak satırlar, Fıtrat ve Fatırı arasında olan kalbi ve ruhi hayattar rabıtaların ;  Allah’ı bulmaya, O’nu tanımaya, O’nu sevmeye, O’na itaat etmeye olan sevk-i inayet-i Rabbaniye olan delâletine ait çok sırrı tazammun eden satırlardır.

 

3-      *Akıl tâtil-i eşgal etse de, nazarını ihmal etse, vicdan Sânii unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de onu görür. Onu düşünür. Ona müteveccihtir*. *HADS—Kİ, ŞİMŞEK GİBİ SÜR'AT-İ İNTİKALDİR* — *daima onu tahrik eder. *HADSİN MUZAAFI OLAN İLHAM*, *onu daima tenvir eder*.

 

*MEYELÂNIN MUZÂAFI olan ARZU ve onun muzaafı olan İŞTİYAK ve onun muzaafı olan AŞK-I İLÂHÎ, onu daima MÂRİFET-İ ZÜLCELÂLE sevk eder*.

 

 

*Şu fıtrattaki incizap ve cezbe, bir hakikat-i câzibedarın cezbiyledir*.

 

Yani; İnsanın fıtratında bir latife-i Rabbaniye olan vicdan, daim hakkı arayan, bundan vaz geçmeyen ve  başka bir şey kanmayan mahiyetiyle Allah’ın varlığının, uluhiyet ve rububiyetinin lehindedir. İnsan bu cevherini su-i ihtiyariyle ref etmediği müddetçe, Allah’ta bu yönelişin lehinde ve karşılık veren veçhindedir. Bu noktada bulunun sevk, ilham, şevk, istek, cezb , cazibe ezelden ebede uzanan sonsuz bir muhabbet hattının cereyanını temin tesis eden hayt-ı nuranidir. Ve O’nu bulmakta, tanımakta, hoşnutluk dairesine girip, muhabbetine mazhar olmakta , HADS—Kİ, ( birden bire, def-i ve ani bir şekilde) ŞİMŞEK GİBİ SÜR'AT-İ İNTİKALDİR ….

 

Haşiye: Risale-i Nur dersleri bu intikal ve sevkleri, meyil ve isaleyi, şevk ile cazibeyi teknik ve manevi bir plan dahilinde içermektedir. Hem usulleri : sadakat, dikkat, teenni, teveccüh , sünnet-i seniye , meşguliyet, şuur, acz-fakr- şeflat –tefekkür, dua, münacat, idrak, tahayyül, hissiyat, hizmet, feragat, isar,ihlas gibi anahtarlar beyninde ilim ve amel bileşenleri talim ve tarif etmektedir.

 

Konular bazen direkt, bazen dolaylı bazen ise aktarımda kaidelerinden olan belagat-ı bir nevi hâl dili meyil, hissiyat gibi melekut veçhine hitap eden manalar içine derç edilmiştir.

 

Bu noktada istifade temel prensip , ciddiyet, ihtiyaç bilinci ile iştiyaka ve kanaat ile sükre bağlıdır. Bu noktada inkişaf ise takvanın prensipleri ile bire bir ilgilidir.

 

Evet,

 

De ki: “ *Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir*.” Âl-i İmrân Suresi - 31 .

 

*Şu âyet diyor ki*: “ *Allah’a (celle celâluhu) imanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz; Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise: Allah’ın sevdiği zâta benzemelisiniz. Ona benzemek ise, ona ittibâ etmektir. Ne vakit ona ittibâ etseniz, Allah da sizi sevecek. Zaten siz Allah’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.* ” Lem’alar