5.12.14

Lemalar | On Yedinci Lem’a | On İkinci Nota

Ey bu notaları dinleyen dostlarım! Biliniz ki, ben hilâf-ı âdet olarak, gizlemesi lâzım gelen, Rabbime karşı kalbimin tazarru ve niyaz ve münâcâtını Bazen yazdığımın sebebi; ölüm, dilimi susturduğu zamanlarda, dilime bedel kitabımın söylemesinin kabulünü rahmet-i İlâhiyeden rica etmektir.

Evet, kısa bir ömürde, hadsiz günahlarıma kefaret olacak, muvakkat lisanımın tevbe ve nedametleri kâfi gelmiyor. Sabit ve bir derece daim olan kitabın lisanı daha ziyade o işe yarar. İşte, on üç sene Haşiye evvel, dağdağalı bir fırtına-i ruhiye neticesinde, Eski Said'in gülmeleri Yeni Said'in ağlamalarına inkılâp edeceği hengâmda, gençliğin gaflet uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım bir anda, şu münâcat ve niyaz, Arabî yazılmıştır. Bir kısmının Türkçe meâli şudur ki:

Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim!

Benim sû-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacâletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Bilmüşahede, göre göre, gayet süratle, sağa ve sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden ahbap ve akran ve akaribim gibi, kabir kapısına yanaşıyorum.

O kabir, bu dâr-i fâniden firâk-ı ebedî ile ebedü'l-âbâd yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır. Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünya da, katî bir yakîn ile anladım ki, hâliktir gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede, içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.

Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim!
 "Her gelecek şey yakındır." sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki, yakın bir zamanda, ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarımla veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, Senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kâliyle bağırarak derim: "El-aman, el-aman! Ya Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın hacâletinden kurtar!"

İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh-ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryad edip nidâ ediyorum: "El-aman, el-aman! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halâs eyle!"

İşte, kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyîciler beni bırakıp gittiler. Senin af ve rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmüşahede gördüm ki, Senden başka melce ve mence yok. Günahların çirkin yüzünden ve mâsiyetin vahşî şeklinden ve o mekânın darlığından, bütün kuvvetimle nidâ edip diyorum:

"El-aman, el-aman! Ya Rahmân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Yâ Deyyân! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar! Yerimi genişlettir! İlâhî, Senin rahmetin melceimdir ve Rahmeten li'l-Âlemîn olan Habibin, Senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekvâ değil, belki nefsimi ve halimi Sana şekvâ ediyorum.

"Ey Hâlık-ı Kerîmim ve ey Rabb-i Rahîmim!

Senin Said ismindeki mahlûkun ve masnuun ve abdin, hem âsi, hem âciz, hem gafil, hem cahil, hem alîl, hem zelîl, hem müsi', hem müsin, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedamet edip Senin dergâhına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine iltica ediyor. Hadsiz günah ve hatîatlarını itiraf ediyor. Evham ve türlü türlü illetlerle müptelâ olmuş, Sana tazarru ve niyaz eder. Eğer kemâl-i rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zaten o Senin şânındır. Çünkü Erhamürrâhimînsin. Eğer kabul etmezsen, Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki dergâhına gidilsin. Senden başka hak mâbud yoktur ki ona iltica edilsin."


Senden başka ilâh yoktur. Sen birsin. Senin hiçbir şerikin yoktur. Dünyada son, âhirette ve kabirde ilk söz: Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur; yine şehadet ederim ki Muhammed (s.a.v.) Allah'ın Resulüdür.

Haşiye : Bu risalenin telifinden on üç sene evvel.

30.11.14

Risale-i Nur'da Tevbe

-Tevbe dahi, meyelan-ı şerri keser, tecavüzatını kırar. (26. Söz)

-Senin manevî bir nedamet, gizli bir tevbe ve zımnî bir istiğfar hükmünde olan kusurunu bilmen ve o haslette haksız olduğunu anlaman; onun şerrinden seni kurtarır.(22. Mektub)

-Ey hasta kardeşler! Siz gayet nâfi' ve her derde deva ve hakikî lezzetli kudsî bir tiryak isterseniz, imanınızı inkişaf ettiriniz. Yani tevbe ve istiğfar ile ve namaz ve ubudiyetle, o tiryak-ı kudsî olan imanı ve imandan gelen ilâcı istimal ediniz.(25. Lema)

-Hakikî imanın kudsî ilâçlarından ve nurlarından tevbe ve istiğfar ile, dua ve niyaz ile istimal ediniz.(25. Lema)

-Bu dehşetli haps-i ebedîden kurtulmanın kolayı, çaresi; bu dünyevî hapsimizden istifade ederek elimiz mecburiyetle yetişmeyen çok günahlardan kurtulduğumuzla beraber, eski günahlardan tevbe edipfarzlarımızı eda ederek herbir saat bu hapisteki ömrümüzü bir gün ibadet hükmüne getirmekle o ebedî hapisten necatımız ve o nurani Cennet'e girmemiz için en iyi bir fırsattır. (12. Şua)

-Güneş'in mağribden çıkması bedahet derecesinde herkesi tasdike mecbur ettiğinden, tevbe kapısı kapanır; daha tevbe ve iman makbul olmaz.(5. Şua)

-Risale-i Nur ekser müvazeneleriyle küfür ve dalaletin dünyadaki elîm ve ürkütücü neticelerini göstermekle, en muannid ve nefisperest insanları dahi o menhus, gayr-ı meşru lezzetlerden ve sefahetlerden bir nefret verip aklı başında olanları tevbeye sevkeder. (7. Şua)

-Sakın! Çok dikkat ediniz, içinize bir mübayenet düşmesin. İnsan hatadan hâlî olamaz, fakat tevbe kapısı açıktır. Nefis ve şeytan, sizi kardeşinize karşı itiraza ve haklı olarak tenkide sevkettiği vakit deyiniz ki:
-"Biz değil böyle cüz'î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saadetimizi, Risale-i Nur'un en kuvvetli rabıtası olan tesanüde feda etmeye mükellefiz. O bize kazandırdığı netice itibariyle dünyaya, enaniyete ait herşeyi feda etmek vazifemizdir." deyip nefsinizi susturunuz!
-Medar-ı niza' bir mes'ele varsa, meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız, herkes bir meşrebde olmaz. Müsamaha ile birbirine bakmak, şimdi elzemdir.(Kastamonu Lahikası)

-Büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir.(Emirdağ Lahikası)
-Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.(2. Lema)

-Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur.(13. Lema)

-Mü'minde dahi bir maraz-ı asabî bulunuyor veya maraz-ı kalbî var. O dahi ehl-i dalalet gibi, ehemmiyetsiz şeylere ziyade ehemmiyet verir. Lâkin çabuk kusurunu anlar, istiğfar eder, ısrar etmez.(Barla Lahikası)

17.11.14

Birçok defa dua ediyoruz, kabul olmuyor (mu)?

Bismillahirrahmanirrahim

BEŞİNCİ NOKTA

İman, duayı bir vesile-i kat’iye olarak iktiza ettiği ve fıtrat-ı insaniye onu şiddetle istediği gibi, Cenâb-ı Hak dahi, “Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?” meâlinde, قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبِّى لَوْلاَ دُعَاۤؤُكُمْ  ferman ediyor. Hem اُدْعُونِىۤ اَسْتَجِبْ لَكُم  ْ emrediyor.

Eğer desen: Birçok defa dua ediyoruz, kabul olmuyor. Halbuki âyet umumîdir; ‘Her duaya cevap var’ ifade ediyor.”

Elcevap: Cevap vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her dua için cevap vermek var. Fakat kabul etmek, hem ayn-ı matlubu vermek, Cenâb-ı Hakkın hikmetine tâbidir.

Meselâ, hasta bir çocuk çağırır: “Ya hekim, bana bak.”

Hekim “Lebbeyk,” der. “Ne istersin?” Cevap verir.

Çocuk “Şu ilâcı ver bana” der.

Hekim ise, ya aynen istediğini verir, yahut onun maslahatına binaen ondan daha iyisini verir, yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez.

İşte, Cenâb-ı Hak, Hakîm-i Mutlak, hazır, nazır olduğu için, abdin duasına cevap verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat insanın hevâperestâne ve heveskârâne tahakkümüyle değil, belki hikmet-i Rabbâniyenin iktizasıyla, ya matlubunu veya daha evlâsını verir veya hiç vermez.

Hem dua bir ubûdiyettir. Ubûdiyet ise, semerâtı uhreviyedir. Dünyevî maksatlar ise, o nevi dua ve ibadetin vakitleridir. O maksatlar, gayeleri değil.

Meselâ, yağmur namazı ve duası bir ibadettir. Yağmursuzluk, o ibadetin vaktidir. Yoksa, o ibadet ve o dua, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyetle olsa, o dua, o ibadet hâlis olmadığından kabule lâyık olmaz.

Nasıl ki, güneşin gurubu, akşam namazının vaktidir. Hem güneşin ve ayın tutulmaları, “küsuf ve husuf namazları” denilen iki ibadet-i mahsusanın vakitleridir. Yani, gece ve gündüzün nuranî âyetlerinin nikaplanmasıyla bir azamet-i İlâhiyeyi ilâna medar olduğundan, Cenâb-ı Hak, ibâdını o vakitte bir nevi ibadete davet eder. Yoksa o namaz, açılması ve ne kadar devam etmesi müneccim hesabıyla muayyen olan ay ve güneşin husuf ve küsuflarının inkişafları için değildir.

Aynı onun gibi, yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir. Ve beliyyelerin istilâsı ve muzır şeylerin tasallutu, bazı duaların evkat-ı mahsusalarıdır ki, insan o vakitlerde aczini anlar; dua ile, niyaz ile Kadîr-i Mutlakın dergâhına iltica eder. Eğer dua çok edildiği halde beliyyeler def’ olunmazsa, denilmeyecek ki, “Dua kabul olmadı.” Belki denilecek ki, “Duanın vakti kaza olmadı.” Eğer Cenâb-ı Hak, fazl ve keremiyle belâyı ref etse, nurun alâ nur, o vakit dua vakti biter, kaza olur.

Demek, dua bir sırr-ı ubûdiyettir. Ubûdiyet ise, hâlisen livechillâh olmalı. Yalnız aczini izhar edip, dua ile Ona iltica etmeli, rububiyetine karışmamalı. Tedbiri Ona bırakmalı, hikmetine itimad etmeli, rahmetini itham etmemeli.

Bediüzzaman Said Nursî

(Sözler-Yirmiüçüncü Söz)

10.11.14

Merhaba ey hastalığını teşhis edebilen doktor

Merhaba ey hastalığını teşhis edebilen doktorSaid’in bir fıkrasıdır.


(Nur Risalelerine çok müştak ve onların mütalâasından intibaha düşen bir doktora yazılan mektuptur. Bu üçüncü zeyle çendan münasebeti azdır; fakat kardeşlerimin fıkraları içinde bu da benim bir fıkram olsun.)

Bismillahirrahmanirrahim

Merhaba ey kendi hastalığını teşhis edebilen bahtiyar doktor, samimî ve aziz dostum,
Senin hararetli mektubunun gösterdiği intibah-ı ruhî şâyân-ı tebriktir. Biliniz ki, mevcudat içinde en kıymettar, hayattır. Ve vazifeler içinde en kıymettar, hayata hizmettir. Ve hidemat-ı hayatiye içinde en kıymettarı, hayat-ı fâniyenin hayat-ı bâkiyeye inkılâp etmesi için sa’y etmektir. Şu hayatın bütün kıymeti ve ehemmiyeti ise, hayat-ı bâkiyeye çekirdek ve mebde ve menşe olması cihetindedir. Yoksa, hayat-ı ebediyeyi zehirleyecek ve bozacak bir tarzda şu hayat-ı fâniyeye hasr-ı nazar etmek, ânî bir şimşeği sermedî bir güneşe tercih etmek gibi bir divaneliktir.

Hakikat nazarında herkesten ziyade hasta olan, maddî ve gâfil doktorlardır. Eğer eczahane-i kudsiye-i Kur’âniyeden tiryâk-misâl imanî ilâçları alabilseler, hem kendi hastalıklarını, hem beşeriyetin yaralarını tedavi ederler, inşaallah. Senin şu intibahın senin yarana bir merhem olduğu gibi, seni dahi doktorların marazına bir ilâç yapar.

Hem bilirsin, meyus ve ümitsiz bir hastaya manevî bir tesellî, bazan bin ilâçtan daha ziyade nâfidir. Halbuki, tabiat bataklığında boğulmuş bir tabip, o biçare marîzin elîm ye’sine bir zulmet daha katar. İnşaallah bu intibahın seni öyle biçarelere medar-ı tesellî eder, nurlu bir tabip yapar. Bilirsin ki, ömür kısadır, lüzumlu işler pek çoktur. Acaba benim gibi sen dahi kafanı teftiş etsen, malûmatın içinde ne kadar lüzumsuz, faidesiz, ehemmiyetsiz, odun yığınları gibi câmid şeyleri bulursun. Çünkü ben teftiş ettim, çok lüzumsuz şeyleri buldum. İşte o fennî malûmatı, o felsefî maarifi faideli, nurlu, ruhlu yapmak çaresini aramak lâzımdır. Sen dahi Cenâb-ı Haktan bir intibah iste ki, senin fikrini Hakîm-i Zülcelâlin hesabına çevirsin, tâ o odunlara bir ateş verip nurlandırsın. Lüzumsuz maarif-i fenniyen, kıymettar maarif-i İlâhiye hükmüne geçsin.

Zeki dostum, kalb çok arzu ederdi, ehl-i fenden envâr-ı imaniyeye ve esrar-ı Kur’âniyeye iştiyak derecesinde ihtiyacını hissetmek cihetinde Hulûsi Beye benzeyecek adamlar ileri atılsın. Hem madem Sözler senin vicdanınla konuşabilirler. Herbir Sözü, şahsımdan değil, belki Kur’ân’ın dellâlından sana bir mektuptur ve eczahane-i kudsiye-i Kur’âniye’den birer reçetedir farz et. Gaybûbet içinde hâzırâne bir musâhabe dairesini onlarla aç.
Hem arzu ettiğin vakit bana mektup yaz. Ben cevap yazmasam da gücenme. Çünkü eskiden beri mektupları pek az yazarım. Hattâ üç senedir kardeşimin çok mektuplarına karşı bir tek yazdım.

Bediüzzaman Said Nursî

22.9.14

"Tâ ki, makasıdı ona musahhar olsun veya teshirin şükrünü eda etsin."

..cümlesini özellikle de teshirin şükrünü eda etmeyi nasıl anlamalıyız


"Nasıl bir çocuk, eli yetişmediği bir meramını, bir arzusunu elde etmek için ya ağlar, ya ister. Yani, ya fiilî, ya kavlî lisan-ı acziyle bir dua eder, maksuduna muvaffak olur. Öyle de, insan, bütün zîhayat âlemi içinde nazik, nazenin, nazdar bir çocuk hükmündedir. Rahmânü'r-Rahîmin dergâhında, ya zaaf ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla dua etmek gerektir. Tâ ki, makasıdı ona musahhar olsun veya teshirin şükrünü eda etsin. Yoksa, bir sinekten vâveylâ eden ahmak ve haylaz bir çocuk gibi, "Ben kuvvetimle, bu kabil-i teshir olmayan ve bin derece ondan kuvvetli olan acip şeyleri teshir ediyorum ve fikir ve tedbirimle kendime itaat ettiriyorum" deyip küfran-ı nimete sapmak, insaniyetin fıtrat-ı asliyesine zıt olduğu gibi, şiddetli bir azâba kendini müstehak eder."(1)

İnsanın fıtratındaki nihayetsiz acizlik ve fakirlik kainatı kendine teshir ediyor, yani itaatkar edip etrafında dolandırıyor. Güneşi insana mum ve lamba yapan sır, insandaki acizlik ve fakirlik damarıdır. Hava, su, toprak ve sair şeyler insandan ürktüğü ve korktuğu için değil, insan nihayetsiz aciz ve fakir olduğu için Allah tarafından istihdam ediliyor. İşte kainatın insan etrafında hizmet ve istihdam olması, teshir olmak manasına geliyor. 

Öyle ise insan bu acizlik ve fakirliği birer dua ve şefaat vesilesi yapıp Allah’a iltica etmesi gerekir. Ve bu acizlik ve fakirlik sayesinde bütün kainatın insana teshir, yani itaat ettirilmesine çokça teşekkür ve şükretmesi gerekir. İnsan maksadını elde etmek istiyor ise, bu iki damarı çokça işletmek ve istihdam etmek ile elde edebilir. Nasıl çocuk ağlamak ile anne ve babasının şefkatini celp ediyor ise insan da acizlik ve fakirlik dili ile ağlayıp Allah’ın sonsuz rahmet ve şefkatini kendine celp etmelidir; maksada giden en sağlam ve kestirme yol budur.

(1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas.

Kaynak: Sorularla Risale-i Nur

11.7.14

Bediüzzaman - Umuda Dair...


"İKİNCİ KELİME: Ki, müddet-i hayatımda tecrübelerimle fikrimde tevellüd eden şudur:"

"Yeis en dehşetli bir hastalıktır ki, âlem-i İslâmın kalbine girmiş. İşte o yeistir ki bizi öldürmüş gibi, garpta bir-iki milyonluk küçük bir devlet, şarkta yirmi milyon Müslümanları kendine hizmetkâr ve vatanlarını müstemleke hükmüne getirmiş. 

Hem o yeistir ki, yüksek ahlâkımızı öldürmüş, menfaat-i umumiyeyi bırakıp menfaat-ı şahsiyeye nazarımızı hasrettirmiş.

Hem o yeistir ki, kuvve-i mâneviyemizi kırmış. Az bir kuvvetle, imandan gelen kuvve-i mâneviye ile şarktan garba kadar istilâ ettiği halde, o kuvve-i mâneviye-i harika meyusiyetle kırıldığı için, zâlim ecnebîler dört yüz seneden beri üç yüz milyon Müslümanı kendilerine esir etmiş.

Hatta bu yeisle, başkasının lâkaytlığını ve füturunu kendi tembelliğine özür zannedip neme lâzım der, 'Herkes benim gibi berbattır' diye şehamet-i imaniyeyi terk edip hizmet-i İslâmiyeyi yapmıyor."

"Madem bu derece bu hastalık bize bu zulmü etmiş, bizi öldürüyor. Biz de o kàtilimizden kısasımızı alıp öldüreceğiz.

 
"Rahmet-i İlâhiyeden ümidinizi kesmeyiniz." (Zümer Sûresi, 39:53.) kılıcıyla o yeisin başını parçalayacağız.

"Bir şey bütünüyle elde edilmezse, tamâmen de terk edilmez" hadisinin hakikatiyle belini kıracağız inşaallah."

"Yeis, ümmetlerin, milletlerin 'seretan' denilen en dehşetli bir hastalığıdır. Ve kemâlâta mâni ve  "Kulum Beni nasıl tanırsa, onunla öyle muamele ederim" ( Buharî ) hakikatine muhaliftir; korkak, aşağı ve âcizlerin şe’nidir, bahaneleridir. Şehamet-i İslâmiyenin şe’ni değildir. Hususan Arap gibi nev-i beşerde medar-ı iftihar yüksek seciyelerle mümtâz bir kavmin şe’ni olamaz. Âlem-i İslâm milletleri Arabın metanetinden ders almışlar. İnşaallah, yine Araplar ye’si bırakıp, İslâmiyetin kahraman ordusu olan Türklerle hakikî bir tesânüd ve ittifak ile el ele verip Kur’ân’ın bayrağını dünyanın her tarafında ilân edeceklerdir."

Hutbe-i Şamiye

"Ey nâşir-i küfr-ü küfran! 

Ayâ, hiç câiz olur mu ki, bir adamın akıl ve kalbi ve vicdan ve ruhu müthiş bir derecede musibet içinde olduğu halde, cismen zâhirî bir derece refah ve ziynet içinde bulunmasıyla o adama mesut denilsin ve saadetine hükmedilsin? Görüyoruz ki, bir adam, inkisar-ı hayale uğrasa veya bir emel-i vehmîden meyus olsa veya bir emr-i cüz'îden ümidi kesilse, nasıl dünya ona darlaşır. Onun tatlı şeyleri, ona nasıl acı gelir. Acaba, bütün âlâmın menşei ve bütün âmâlin hâdimi olan senin bu şeametin ve bu dalâletinle hasta olup yeis ve yetimlikle mânevî bir cehenneme düşen bir kalb ve bir ruh sahibi, nasıl bir cennet-i kâzibe-i zâile içinde mesut olabilir?"

Nur’un İlk Kapısı,On Birinci Ders


"Sıkıntı sefahetin muallimidir. Yeis dalâlet-i fikrin, zulmet-i kalb ruh sıkıntısının menbaıdır."

Mektubat,Hakikat Çekirdekleri

"Yeis, mâni-i herkemâldir. 'Neme lâzım, başkası düşünsün.' istibdadın yadigârıdır."

Divan-ı Örfî,Hakikat


"Ey mü'minler! Hep birden, bütün günahlarınızdan ALLAH'a tövbe ediniz ki, felaha, kurtuluşa eresiniz." (Nûr, 24/31)

7.6.14

Sultan'ı Kâinat Birdir...

3.6.14

Ömür Sermayesi..

2.5.14

24'ncü Söz,Beşinci Dal'dan bir meyve...

Beşinci Dalın "Beş Meyve"si var.
Birinci Meyve: Ey nefisperest nefsim, ey dünyaperest arkadaşım! 

Muhabbet, şu kâinatın bir sebeb-i vücududur, hem şu kâinatın râbıtasıdır, hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan kâinatın en câmi' bir meyvesi olduğu için, kâinatı istilâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine derc edilmiştir. İşte şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemâl sahibi olabilir.

İşte, ey nefis ve ey arkadaş! İnsanın, havfa ve muhabbete âlet olacak iki cihaz, fıtratında derc olunmuştur. Alâküllihâl, o muhabbet ve havf, ya halka veya Halıka müteveccih olacak. Halbuki halktan havf ise, elîm bir beliyyedir; halka muhabbet dahi belâlı bir musîbettir. Çünkü, sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhâmını kabul etmez. Şu halde, havf elîm bir belâdır.

Muhabbet ise, sevdiğin şey, ya seni tanımaz, Allaha ısmarladık demeyip gider (gençliğin ve malın gibi); ya muhabbetin için seni tahkir eder. Görmüyor musun ki, mecâzî aşklarda yüzde doksan dokuzu mâşukundan şikâyet eder. Çünkü, Samed aynası olan bâtın-ı kalb ile, sanem-misâl dünyevî mahbublara perestiş etmek, o mahbubların nazarında sakîldir ve istiskâl eder, reddeder. Zîrâ fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar. (Şehevânî sevmekler, bahsimizden hariçtir.) Demek, sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor, ya seni tahkir ediyor, ya sana refâkat etmiyor, senin rağmına müfârakat ediyor. Mâdem öyledir, bu havf ve muhabbeti, öyle birisine tevcih et ki, senin havfın lezzetli bir tezellül olsun, muhabbetin zilletsiz bir saadet olsun.

Evet, Halık-ı Zülcelâlinden havf etmek, Onun rahmetinin şefkatine yol bulup ilticâ etmek demektir. Havf, bir kamçıdır; Onun rahmetinin kucağına atar. Mâlûmdur ki, bir vâlide, meselâ, bir yavruyu korkutup, sînesine celb ediyor. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü, şefkat sînesine celb ediyor. Halbuki, bütün vâlidelerin şefkatleri, rahmet-i İlâhiyenin bir lem'asıdır. Demek, havfullahta bir azîm lezzet vardır.
Mâdem havfullâhın böyle lezzeti bulunsa, muhabbetullahta ne kadar nihayetsiz lezzet bulunduğu mâlûm olur. Hem, Allah'tan havf eden, başkaların kasâvetli, belâlı havfından kurtulur. Hem, Allah hesâbına olduğu için mahlûkata ettiği muhabbet dahi, firâklı, elemli olmuyor.
Evet, insan evvelâ nefsini sever, sonra akâribini, sonra milletini, sonra zîhayat mahlûkları, sonra kâinatı, dünyayı sever; bu dairelerin herbirisine karşı alâkadardır. Onların lezzetleriyle mütelezziz ve elemleriyle müteellim olabilir. Halbuki, şu herc ü merc âlemde ve rüzgâr deverânında hiçbir şey kararında kalmadığından bîçare kalb-i insan, her vakit yaralanıyor. Elleri yapıştığı şeylerle, o şeyler gidip ellerini paralıyor, belki koparıyor. Dâimâ ıztırap içinde kalır, yahut gaflet ile sarhoş olur.

Mâdem öyledir, ey nefis, aklın varsa bütün o muhabbetleri topla, hakiki sahibine ver, şu belâlardan kurtul. Şu nihayetsiz muhabbetler, nihayetsiz bir kemâl ve cemâl Sahibine mahsustur; ne vakit Hakiki Sahibine verdin, o vakit bütün eşyayı Onun nâmiyle ve Onun aynası olduğu cihetle ızdırapsız sevebilirsin. Demek, şu muhabbet doğrudan doğruya kâinata sarf edilmemek gerektir. Yoksa, muhabbet, en leziz bir nimet iken, en elîm bir nikmet olur............

32'nci Söz'den bir haşiye:

"Gayr-i meşrû bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azab çekmektir" kaidesi sırrınca, siz, fıtratınızdaki Cenâb-ı Hakkın zât ve sıfat ve esmâsına sarf edilecek muhabbet ve mârifet istidadını ve şükür ve ibâdât cihazâtını nefsinize ve dünyaya gayr-i meşrû bir sûrette sarf ettiğinizden, bilistihkak cezasını çekiyorsunuz. Çünkü, Cenâb-ı Hakka âit muhabbeti nefsinize verdiniz; mahbubunuz olan nefsinizin hadsiz belâsını çekiyorsunuz. Çünkü, hakiki bir rahatı, o mahbubunuza vermiyorsunuz. Hem onu, hakiki mahbub olan Kadîr-i Mutlak'a tevekkül ile teslim etmiyorsunuz, dâimâ elem çekiyorsunuz. Hem, Cenâb-ı Hakkın esmâ ve sıfatına âit muhabbeti dünyaya verdiniz ve âsâr-ı san'atını âlemin esbâbına taksim ettiniz; belâsını çekiyorsunuz. 

Çünkü, o hadsiz mahbublarınızın bir kısmı size Allahaısmarladık demeyip, size arkasını çevirip, bırakıp gidiyor. Bir kısmı sizi hiç tanımıyor, tanısa da sizi sevmiyor, sevse de size bir fayda vermiyor; dâimâ hadsiz firâklardan ve ümitsiz dönmemek üzere zevâllerden azab çekiyorsunuz.

Menevi-i Nuriye'den bir haşiyecik:

Ey nefs-i emmare! Kat'iyen bil ki, senin hususî ama pek geniş bir dünyan vardır ki, âmâl, ümit, taallûkat, ihtiyacat üzerine bina edilmiştir. En büyük temel taşı ve tek direği, senin vücudun ve senin hayatındır. Halbuki o direk kurtludur. O temel taşı da çürüktür. Hülâsa, esastan fâsit ve zayıftır. Daima harap olmaya hazırdır.

Evet, bu cisim ebedî değil, demirden değil, taştan değil; ancak et ve kemikten ibaret birşeydir. Âni olarak senin başına yıkılıyor, altında kalıyorsun. Bak zaman-ı mâzi, senin gibi geçmiş olanlara geniş bir kabir olduğu gibi, istikbal zamanı da geniş bir mezaristan olacaktır. Bugün sen iki kabrin arasındasın; artık sen bilirsin.

Nurdan Bir Mektup...

Aziz, sıddık kardeşlerim, 

Kat iyen şek ve şüphemiz kalmadı ki, bu hizmetimizin neticesi olan Risale-i Nur'un serbestiyetini değil yalnız biz ve bu Anadolu ve alem-i İslam alkışlıyor, takdir ediyor; belki kainat memnun olup cevv-i sema, feza-yı alem alkışlıyor ki, üç dört ayda yağmura şiddet-i ihtiyaç varken gelmedi ve Denizli de mahkemenin bilfiil teslimine karar vermesi, yine leyle-i Miraçta aynen Risale-i Nur'un bir rahmet olduğuna işareten leyle-i Regaibe tevafuk ederek kesretli melek-i ra dın alkışlamasıyla ve rahmetin Emirdağında gelmesi o teslim kararına tevafuk etmesi ve bir hafta sonra, demek Denizli de vekillerin eliyle alınması hengamlarında yine aynen leyle-i Miraca ve leyle-i Regaibe tevafuk ederek aynen onlar gibi Cuma gecesinde kesretli rahmet ve yağmurun bu memlekette gelmesi, o tevafuklarıyla kat i kanaat verdi ki:
Risale-i Nur'un müsaderesine ve hapsine dört zelzelelerin tevafuku küre-i arzca bir itiraz olduğu gibi, bu Emirdağı memleketinde dört ay zarfında yalnız üç Cuma gecesinde-biri leyle-i Regaip, biri leyle-i Miraç, biri de Şaban-ı Muazzamın birinci Cuma gecesinde-rahmetin kesretli gelmesi ve Risale-i Nur'un da serbestiyetinin üç devresine tam tamına tevafuk etmesi, küre-i havaiyenin bir tebriki, bir müjdesidir ve Risale-i Nur'un da manevi bir rahmet ve yağmur olduğuna kuvvetli bir işarettir. 
(Emirdağ Lâhikası | 43)

6.4.14

Abdulkadir Geylani Hz.(k.s) Münacatı

Münacaata besmele çekip tek ilâhın adı ile başlayıp ve yine müracaatı Onu hamd etmekle süslendirip son vereceğim.

Kendisinden başka ilâh olmadığına şehadet eder ve kemalat bakımından akılların ihata edemeyeceği kadar eksik ve noksanlardan münezzehtir.

O ilâh ki, kendisine uyulmak üzere Ahmed’i (a.s) bizlere hak peygamber olarak gönderdi. O Ahmed ki, cismi gittiği halde hakikatı Muhammediyesi devam etmektedir.

O Peygamber ki, bütün hayırları teyit ederek bizlere bildirdi. Aramızda ilmi, hilmi ve Allah’a yaklaştıracak ameli açıkladı.

Ey Allah’tan izzet ve yükseklik hazinesine ulaşmak isteyen talip O’nun yüce isimleriyle dua ve münacatta bulun.


Mütevazı bir kalple temizlenip namazdan sonra de ki: 

(Bu münacaat'a üstadımızın tarzında başlamak niyetiyle,O'nun aşina ve makbul sadasını buraya başlık nevinden ekleyerek sonrasına devam edelim;

O;Dergah-ı İlahiyeye Gavs'ül Azamın makbul ve tanınan sesiyle şöyle seslenmişti:

Allah'ım! Günahlar dilimi tuttu, emrine itaatsizliğim utancımdan ne diyeceğimi bilemez hâle getirdi, şiddetli gaflet sesimi kıstı. Rahmet kapını çalıyor ve efendim, dayanağım olan Şeyh Abdülkadir Geylânî'nin Sence makbul ve kapıcın yanında tanınan sesiyle mağfiret kapında durarak şöyle sesleniyorum:

Allah’ım esma-ı hüsna hakkı için acilen yardım dilerim.


Ya Rahmân: (Ey kullarına acıyıp dünyada merhamet eden Allah’ım) 

..bana acıyıp merhamet eyle.

Ya Rahîm: (Ey ahiret hayatında yalnız müminlere sonsuz merhamet eden Allah’ım) 

..bana merhamet ederek halimi güzelleştir.

Ya Mâlik: (Ey âlemlerin tek sahibi ve maliki.)

Ya Kuddüs: (Ey bütün noksan sıfatlardan, ayıplardan, kusurlardan, hatadan münezzeh olan Allah’ım) 

..kalbimi bütün kötü sıfatlardan temizleyerek mukaddes kıl.

Ya Selâm: (Ey kullarını tehlikelerden, sıkıntılardan, selâmet ve huzura eriştiren Allah’ım) 

..zatımı ayıplardan, sıfatımı noksanlardan, işlerimi şerden koru ve vücuduma selâmet verip, belâ ve musibetlerden muhafaza eyle.

Ya Mü’min: (Ey mümin kullarını ahirette gazap ve azaptan emin kılan Allah’ım) 

..gazabından ve azabından emniyet ihsan eyle.

Ya Müheymin: (Ey kullarını devamlı gözetleyen ve himayesi altında bulunduran Allah’ım) 

..beni himaye edip, her türlü tehlikeden muhafaza eyle.

Ya Azîz: (Ey mağlûbiyet bilmeyen daima galip ve güçlü olan Allah’ım) 

..nefsimdeki zilleti giderip aziz eyle.

Ya Cebbâr:
(Ey hükmünü ve dilediğini hakkıyla yerine getiren Allah’ım) 

..iyileşmesi zor, çözülmesi müşkül, tedavisi olmayan her sıkıntıdan koru.

Ya Mütekebbir: (Ey izzet, şeref ve saltanatından dolayı ihtişam ve büyüklüğünde tek olan Allah’ım) 

..kibirlenip din ve din ehline düşmanlık edenleri zelil eyle.

Ya Hâlik:
(Ey bütün mahlûkatı yoktan var edip yaratan Allah’ım) 

..şerrin her çeşidinden uzaklaştırarak muhafaza eyle.

Ya Bâri:
(Ey eşyayı örneksiz yaratan, icat edip var eden Allah’ım) 

..fazlını, keremini ve nimetlerini bize ihsan eyle.

Ya Musavvir:
(Ey her şeye dilediği şekilde suret ve şekil veren Allah’ım) 

..suretimi güzelleştirdiğin gibi siretimi de güzel eyle.

Ya Gaffâr:
(Ey kulların günahlarını bağışlayan mağfireti çok olan Allah’ım) 

..günahlarımı bağışlayarak tövbemi kabul eyle.

Ya Kahhâr:
(Ey bütün güçleri yenen, isyankârları kahreden, mağlup eden Allah’ım) 

..şeytanımı mağlup ederek kahreyle.

Ya Vehhâb: (Ey nimetlerini karşılıksız veren, bağışta bulunan Allah’ım) 

..bağışta bulunarak ilim ve hikmeti ihsan eyle.

Ya Rezzâk:
(Ey mahlûkata ve kullarına ihtiyaçları olan rızkı veren Allah’ım) 

..kolaylıkla helâl rızk ihsan eyle.

Ya Fettâh:
(Ey kullarına rahmet, hayır, ilim, rızk ve sır kapılarını açan Allah’ım) 

..basiretimi açarak hayır kapılarının açılmasını ihsan eyle.

Ya Alîm: (Ey her şeyin başını ve sonunu, açık ve gizlisini hakkıyla bilen Allah’ım) 

..ilimle şereflendirerek faziletleri ikram eyle. (Faziletlere ulaştır.)

Ya Kâbid:
(Ey dilediğinin nefsini, rızkını ve feyzini alan ve tutan, sıkan ve daraltan Allah’ım) 

..her muanidin (inatçının) kalbini göğsünü daraltarak din ve din ehline saldırmasını engelle.

Ya Bâsit: (Ey dilediğinin nefsini rızkını, ilmini onlara veren, onu açan, rahatlandıran ve genişlendiren Allah’ım) 

..nefsimi rahatlat, ilmimi çoğalt, feyzinle kalbimi nurlandır, göğsümü genişleterek rahatlığa kavuştur.

Ya Hâfid: (Ey dilediği şeyi alçaltan, en yukarı dereceden en aşağı dereceye indiren Allah’ım) 

..münafıkların (nifak ehlinin) kadir ve kıymetini düşürerek en aşağı dereceye indir.

Ya Râfi:
(Ey dilediği şeyi yükselten, en aşağı dereceden en yukarı dereceye kaldıran Allah’ım) 

..esrarınla derecemi âli ve yüksek kıl.

Ya Mu‘iz: (Ey dilediğini aziz, güçlü kılıp şereflendiren Allah’ım) 

..beni ve müminleri buna ehil yaparak aziz eyle.

Ya Muzill: (Ey dilediğini zelil, hor, hakir kılan ve makamlarını en aşağıya indiren Allah’ım) 

..zalimlerin cümlesini (tümünü) zelil, hor ve hakir eyle.

Ya Semi‘:
(Ey her şeyi, gizli açık söylenenleri en iyi bir şekilde işiten, duyan, dua ve ibadetleri kabul eden Allah’ım) 

..dua ve ibadetlerimi dergâhında kabul eyle.

Ya Basîr:
(Ey her şeyi en ince teferruatına kadar en iyi bir şekilde gören Allah’ım) 

..ıslah olunan, kabul görülen kullarından eyle.

Ya Hakem:
(Ey hükmü red edilmeyen tek hâkim, hükmünde hakkı yerine getiren Allah’ım.)

Ya Adl: (Ey verdiği hüküm ve kararlarda hiçbir şekilde adaletsizlik yapmayan tek adil.)

Ya Latîf: (Ey sonsuz lütufkar olan, âlemlerde olan işlerin en ince işlerin sırlarını ve hassasiyetini bilen ve ilahi bir gizlilikte bulunan Allah’ım) 

Hakem, Adl ve Latif isimlerinin hakkı için lütuf ve ihsanlarda bulun.

Ya Habîr: (Ey tüm eşyanın hakikatine vakıf her şeyden tam olarak haberdar olan Allah’ım) 
Sen sır ve sırrın ötesini bilensin.

Ya Halîm: (Ey hilm sahibi, bekleyişi geniş ve yumuşak, suçluları hemen cezalandırmayan Allah’ım) 

..Senden hilm ister ve tek dayanağım da hilmindir.

Ya Azîm:
(Ey akıl ve idrakin erişemeyeceği derecede büyük ve azamet sahibi Allah’ım) 

..büyük kerem ve ihsanından bize nasip eyle.

Ya Gafûr:
(Ey kullarını çok bağışlayan, mağfireti ve yargılaması çok olan Allah’ım) 

..günahkârların günahlarını bağışlayarak af eyle.

Ya Şekûr
: (Ey kendisine itaatkâr olan kullarından razı olan, verdiği nimetleri onlara karşı daha çok artıran Allah’ım) 

..bana ve sevdiklerine, nimetlerini artırarak ulaştır.

Ya Aliy:
(Ey derecesinin ve yüksekliğinin sonu olmayan Allah’ım) 

..benim ve sevdiklerinin makamlarını âli kıl.

Ya Kebîr:
(Ey ululuk ve kibriyası hiç kimsenin erişemeyeceği büyüklükte olan Allah’ım) .

..hayır ve kereminle bizi mükâfatlandır.

Ya Hafîz:
(Ey semaları ve arzın içindekileri koruyan muhafaza ve hıfz edip hiçbir şeyi unutmayan Allah’ım) 

..bizleri arazi ve semavî afetlerden muhafaza eyle.

Ya Mukît: (Ey yarattıklarını geçindiren, barındıran, her canlının rızkını veren Allah’ım) 

..zahiri ve manevî rızıklarınla bizleri rızıklandır.

Ya Hasîb:
(Ey cümle mahlûkatın ihtiyacını gören, herkesi hakkıyla hesaba çeken Allah’ım) 

..ihtiyaçlarımı giderip bana kâfi ol.

Ya Celîl:
(Ey büyük, ululuk, yüce, azamet ve celalet sahibi olan günahkâr kullarına kızan Allah’ım) 

..düşmanlık ve mücadele ettiğim şeytanı korkutarak çekindir ve kaçındır.

Ya Kerîm:
(Ey kullarına çok cömert, keremi ve ihsanı bol olan Allah’ım) 

..mevhibelerinden bol bol ihsan eyle.

Ya Rakîb: (Ey bütün kullarını tek tek gözeten, bütün varlıklar üzerinde görücü olan Allah’ım) 

..düşmanlarıma karşı gözcü ve koruyucu ol.

Ya Mucîb:
(Ey duaları kabul eden, kendisine yalvaranın duasını kabul eden Allah’ım) 

..duada bulunanların duasını kabul eyle.

Ya Vâsi:
(Ey nimeti bol, rahmeti ve ilmi kuşatmış olan, yarattığı âlemlerin ve kudretinin sonuna erişilmeyen Allah’ım) 

..bana ikramda bulunacağın zahiri ve manevî rızıkları geniş eyle.

Ya Hakîm: ( Ey hikmet sahibi her şeyi yerli yerinde ve en iyi bir şekilde yapan Allah’ım) 

..varacağım yeri, meclisi en iyi bir şekilde yapmanı dilerim.

Ya Vedûd:
( Ey iyi kullarını seven bu sevgiyi gönüllere koyan, kendisi de sevilmeye en lâyık olan Allah’ım) 

..Sen bizleri sev, kendini bizlere sevdir.

Ya Mecîd:
( Ey şanı çok yüksek, değer ve şeref sahibi Allah’ım) 

..Senden şeref, saadet, yardım ve sevgi isterim.

Ya Bâis
 : ( Ey kullarına elçi gönderen, ölümden sonra dirilten Allah’ım) 

..nefsimdeki düşmanları gidermeye yardım askerini gönder.

Ya Şehîd: ( Ey mülkünde olan her şeye şahid olan, her yerde hazır bulunan, kendi yolunda ölenlere de edebi hayat veren Allah’ım) 

..dirilip varılacak yeri güzelleştir.

Ya Hakk:
( Ey gerçekten var olan âlemleri hak olarak yaratan, varlığı hiçbir zaman değişmeyen Allah’ım) 

..hakikat meşrebine ulaştırıp içenlerden eyle.

Ya Vekîl:
( Ey kullarının işlerini gören, onların menfaatlerine kafi olan Allah’ım) 

..ihtiyaçlarımı gidermek için sen vekil ol.

Ya Kaviy:
(Ey zaafa ve zayıflığa uğramayan çok güçlü ve kuvvetli Allah’ım) 

..Senin gibi birinin vekil olması elbette yeterlidir, vekil ol ya Rab.

Ya Metîn:
(Ey çok sağlam ve mukkavim olan, hiç bir zaman sarsılmayan Allah’ım)

..zafiyetimi giderip yardımını göndererek kuvvetli kıl ya Rab.

Ya Veliy: (Ey sevdiği kullarına yardım eden, iyi kullarına gerçek dost olan Allah’ım) 

..Seni severek duada bulunan kullarına yardım ederek, sen de sev ve yardımlarında bulun.

Ya Hamîd:
(Ey her âlemde, her lisanda, her varlığın dilinde hamd ile övgü ve sena edilen Allah’ım) 

..Senin varlığına birliğine inanarak hamd ederim.

Ya Muhsi:
(Ey bütün eşyayı kavrayan yarattığı her şeyin sayısını bir bir bilen Allah’ım) 

..kullarının hatalarını adil bir şekilde sayıldığı günde adaletle değil rahmetinle muamele eyle.

Ya Mubdi: (Ey bütün eşyayı ilk kez var edip, yaratan Allah’ım) 

..kereminle hidayet ve rahmet kapılarını aç.

Ya Muîd:
(Ey bütün eşyayı hayattan sonra ölüme ve ölümden sonra hayata çeviren ve buna devam eden Allah’ım.)

Ya Muhyi: ( Ey kullarını dirilten hayat veren, ömür bağışlayan, yaşamaları için sağlık veren Allah’ım) 

..afiyet içinde güzel bir yaşam ihsan eyle.

Ya Mumît:
( Ey kullarını öldüren, canlarını alan, ölümü yaratıp kullarına ölüm acısını tattıran Allah’ım) 

..din-i mübine düşmanlık edenleri acilen öldürüp helak eyle.

Ya Hayy
: (Ey daima diri olan, gerçek olarak yaşayan, sonsuz hayat sahibi olan Allah’ım) 

..ölü kalplerimizi sana zikrederek dirilt.

Ya Kayyûm:
(Ey bütün varlıkları, gökleri, yeri ve her şeyi ayakta tutan Allah’ım) 

..sırlarımı muhafaza ederek kendine ulaştır.

Ya Vâcid:
(Ey hazinelerinde hiç bir şey eksilmeyen, dilediğini dileği vakit bulan Allah’ım)

..beni sevindirecek şeyler ihdas eyle.

Ya Mâcid:
(Ey şan ve şeref sahibi, şan ve şerefi akılların alamayacağı kadar muhteşem olan Allah’ım) 

..sen bana işlerimde yardımcı ve vekil ol.

Ya Vâhid:
(Ey tek olan, zatında ulûhiyet sıfatlarında ve yaptığı işlerinde tek olan Allah’ım)

Ya Samed: (Ey bütün mahlûkatı için başvurduğu tek merci, kendisi ise hiçbir ihtiyaç ve talebi olmayan Allah’ım.)

Ya Kâdir: (Ey kadiri mutlak olan hiç bir mahlûkatın yapma güç ve kudreti gösteremediği şeyleri ve imkânları var edip yerine getiren Allah’ım) 

..düşmanlarımızı helâk ederek yok eyle.

Ya Muktedir:
(Ey iktidar sahibi, her şeyi üzerinde istediğini yapma kuvvet ve kudretine sahip olan Allah’ım) 

..bize hasetlikte bulunanlara azap eyle.

Ya Mukaddim:
(Ey dilediğini öne geçiren, istediğini ileri alan Allah’ım) 

..sırlarımı yücelterek öne al.

Ya Muahhir:
(Ey dilediğini geri bırakan, istediğini arkaya alan Allah’ım) 

..beni geri şeylerden koruyup afiyet ihsan eyle.

Ya Evvel:
(Ey başlangıcı olmayan tek varlık olan Allah’ım) 

..hayır ve hasenat yapıp gönderenlerden eyle.

Ya Âhir:
(Ey nihayeti olmayan, ezelden ebede kadar var olan Allah’ım) 

..kelime-i şahadeti getire getire ömrüme son verip ruhumu al.

Ya Zâhir:
(Ey varlığı aşikâr olan, yarattığı eserleri ile güneş gibi varlığını kabul ettiren Allah’ım) 

..açık ve zahiri nimetlerinden bize ihsan eyle.

Ya Bâtın:
(Ey varlığını gizli tutan, sıfat ve eser tecellileri ile zatı ilâhîsini gizleyen Allah’ım)

..Seni bilin ve tanıya ariflerden eyle.

Ya Vâli:
(Ey bütün eşyada tasarruf sahibi olan, tek başına bütün âlemlerde olanları idare eden Allah’ım) 

..bizlere acıyıp nasihat edecek kişileri başımıza getir.

Ya Müteâlî:
(Ey her şeye tam kudreti ile faik, mahlûkat sıfatlarından âli ve münezzeh olan Allah’ım) 

..başımızdakileri ıslah edip doğru yola ilet.

Ya Ber:
(Ey kullarına karşı ikramı ve iyiliği bol, mahlûkata karşı çok kayırıcı olan Allah’ım) 

..vergilerinden, nimetlerinden bize de ihsan eyle.

Ya Tevvâb:
(Ey kullarının tövbelerini kabul eden günahlarını bağışlayan Allah’ım) 

..günahlardan tevbe etmeyi nasip edip tövbemi kabul eyle.

Ya Muntakim:
(Ey düşmanlarından öç ve intikam alan mücrimleri cezalandıran Allah’ım)

Ya Afuv: (Ey affı bol olan bağışlaması ve affetmesi çok olan Allah’ım) 

..bize acıyarak fazl ve kereminle günahlarımızı affet.

Ya Raûf:
(Ey son derece merhametli, acıması ve şefkati bol olan Allah’ım) 

..dua ederek sana sığınan kullarına şefkat ederek dualarını kabul eyle.

Ya Mâlike’l-Mülk:
(Ey mülkün ve bütün varlığın tek sahibi ve devamlı malıki olan Allah’ım) 

..Sana ihtiyaçlarını arz edenlerin ihtiyaçlarını giderirsin.

Ya Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm:
(Ey celal, büyüklük, azamet, ikram ve iyilik sahibi Allah’ım) 

..yağmur gibi yağan iyilik ve ikramlarından nasiplendirerek istifade edenlerden eyle.

Ya Muksit:
(Ey adaletten şaşmayan âdil, tüm işlerini denk, uygun, yerli yerinde yapan Allah’ım) 

..Görüş ve yönümü hak üzerine sabit kıl.

Ya Cami’:
(Ey mahlûkatı toplayan, bir araya getiren, dilediğini istediği yerde toplayan Allah’ım) 

..mahlûkatını topladığın kıyamet gününde kemalatları toplayarak sana gelmeyi nasip eyle.

Ya Ğaniy: (Ey her şeyden müstağni olan, hiç bir şeye muhtaç olmayan tek zengin) 

..fakirliğimi gidererek, zenginlik ihsan eyle.

Ya Muğni:
(Ey kullarına zenginlik veren, istediğini dilediği kadar zengin eden Allah’ım) 

..hayırlardan yoksun, müflis, nefsimi iflâstan kurtarıp zengin eyle.

Ya Mâni:
(Ey öne geçmiş fiiliyatları önleyen, bir şeyin olmasını istediği zaman mani olan Allah’ım) 

..nefsimi günah hastalığından kurtarıp şifa ihsan eyle.

Ya Dar:
(Ey zarara uğratan, elem, keder ve zarar veren şeyleri yaratan Allah’ım) 

..bize bilerek kasten hasetlik edenleri kına.

Ya Nâfi:
(Ey kullarının menfaatine uygun olan şeyleri veren, faydalı ve yararlı şeyleri yaratan Allah’ım) 

..öyle bir ruhla menfaatlendir ki, o her türlü kemalatı tahsil etsin.

Ya Nûr:
(Ey eşyayı aydınlatan ve onlara ışık veren, istediği gönüllere nur yağdıran Allah’ım) kalplerimizi nurlandır.

Ya Hâdi: (Ey sapıtmış olan kullarına yol gösteren, dilediği kullarını hidayete erdirerek sıratı müstakime yönlendiren Allah’ım) 

..kalbimi nurlandırarak hidayete erdir.

Ya Bedi’:
(Ey numune ve emsali bulunmayan, hayret verici şeyler yaratan ve icat eden Allah’ım) 

..feyz ve keremini dileriz.

Ya Bâki
: (Ey varlığında devamlı olan, fani olmayan, varlığının sonu olmayan Allah’ım.)

Ya Vâris: (Ey bütün varlığı devam ettiren servetlerin ve mülkün gerçek sahibi Alllahım) 

..beni Kur’an ilmine varis eyle.

Ya Reşîd: (Ey kullarını irşad edip kurtuluş ve hidayet yollarını onlara gösteren Allah’ım)

..irşad edip kendi yoluna ilet.

Ya Sabûr: (Ey çok sabırlı olan, günah işleyen kullarına ceza vermekte acele etmeyen, sonucu bekleyen Allah’ım)

Allah’ım; ayetlerini vesile ederek en güzel isimlerinle müracaatta bulundum.

..Allah’ın bu güzel isimlerin hakkı ve fazileti için Senden kemalat dilerim.

Allah’ım; Senden gelen rıza ile rica ve dualarımı kabul edip içinde yaşayacağım zaman dilimi içinde bana kâfi ol.

Allah’ım nefsimdeki hastalığı giderip yardım eyle. Beni hayra ulaştırıp aklıma zarar verecek şeylerden koru.

Allah’ım ana-babamı, müslüman kardeşlerimi ve bu isimlerle dua ve müracaatta bulunanlara merhamet eyle.

Ben aslen Hz. Hasan’ın soyundan olup Kadir olan Allah’ın kuluyum. Büyük soy ağacında (secere) Muhyiddin diye çağırılırım.

Allah’ım sevgili dedem Hz. Muhammed’e (a.s) âline ashabının tümüne salât ve selâmın en güzeli ve en mükemmeli ile salât (rahmet) eyle.

Amin.


12.3.14

Öyle mecnunuz ki,

"Muarrâdır fezâ-yı feyzimiz şeyn-i temennâdan."
Bizim feyzimiz temiz ve ulvi olan İslam’dan gelir, kusur ile alude olan edebsiz edebiyata eyvallahımız ve minnetimiz olmaz.
"Bize dâd-ı ezeldir zîrden bâlâdan istiğnâ."
İslam terbiyesi bize ezeli bir kaynak ve müstakim bir rehberdir. Bu terbiye sistemi onların aşağı yukarı mevhumlarından münezzeh ve mukaddestir.
"Çekildik neşve-i ümitten, tûl-i emellerden, / Öyle mecnunuz ki, ettik vuslat-ı Leylâdan istiğnâ."
İnsan mecazi şeylerden ne kadar sıyrılır ise o nispette yükselir ve ulviyet kazanır. Biz ilahî aşk hesabına mecazi aşklardan ve arzulardan istiğna ettik, edeb ve edebiyatımız da ilahî aşk merkezlidir.
Bediüzzaman

Fehimtü ve Sadakte Ey Üstad...