21.4.11

Haşir bahsi-Bir ve İkinci Suretler

Haşir Bahsi



İHTAR: Şu risalelerde teşbih ve temsilleri hikâyeler suretinde yazdığımın sebebi, hem teshil, hem hakaik-ı İslâmiye ne kadar makul, mütenasip, muhkem, mütesanit olduğunu göstermektir. Hikâyelerin mânâları, sonlarındaki hakikatlerdir. Kinâiyat kabilinden, yalnız onlara delâlet ederler. Demek hayalî hikâyeler değil, doğru hakikatlerdir.



Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
“Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor? Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kàdirdir.” Rum Sûresi,



Birader, haşir ve âhireti basit ve avam lisanıyla ve vâzıh bir tarzda beyanını istersen, öyle ise şu temsîlî hikâyeciğe nefsimle beraber bak, dinle:

Bir zaman iki adam Cennet gibi güzel bir memlekete (şu dünyaya işarettir) gidiyorlar. Bakarlar ki, herkes ev, hane, dükkân kapılarını açık bırakıp muhafazasına dikkat etmiyorlar. Mal ve para meydanda, sahipsiz kalır. O adamlardan birisi, her istediği şeye elini uzatıp ya çalıyor, ya gasp ediyor. Hevesine tebaiyet edip her nevi zulmü, sefaheti irtikâp ediyor. Ahali de ona çok ilişmiyorlar. Diğer arkadaşı ona dedi ki:

“Ne yapıyorsun? Ceza çekeceksin; beni de belâya sokacaksın. Bu mallar mîrî malıdır. Bu ahali, çoluk çocuğuyla asker olmuşlar veya memur olmuşlar, şu işlerde sivil olarak istihdam ediliyorlar. Onun için sana çok ilişmiyorlar. Fakat intizam şediddir. Padişahın her yerde telefonu var ve memurları bulunur. Çabuk git, dehalet et” dedi.

Fakat o sersem inat edip dedi: “Yok, mîrî malı değil, belki vakıf malıdır, sahipsizdir. Herkes istediği gibi tasarruf edebilir. Bu güzel şeylerden istifadeyi men edecek hiçbir sebep görmüyorum. Gözümle görmezsem inanmayacağım” dedi. Hem feylesofâne çok safsatiyâtı söyledi. İkisi arasında ciddî bir münazara başladı.

Evvelâ o sersem dedi: “Padişah kimdir? Tanımam.”

Sonra arkadaşı ona cevaben: “Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf kâtipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur? Ve bu kadar çok servet ki, her saatte bir şimendifer (
HAŞİYE : Seneye işarettir. Evet, bahar, mahzen-i erzak bir vagondur, gaipten gelir)gaipten gelir gibi, kıymettar, musannâ mallarla dolu gelir, burada dökülüyor, gidiyor nasıl sahipsiz olur? Ve her yerde görünen ilânnameler ve beyannameler ve her mal üstünde görünen turra ve sikkeler, damgalar ve her köşesinde sallanan bayraklar nasıl mâliksiz olabilir? Sen, anlaşılıyor ki, bir parça firengî okumuşsun. Bu İslâm yazılarını okuyamıyorsun. Hem de bilenden sormuyorsun. İşte, gel, en büyük fermanı sana okuyacağım.”

O sersem döndü, dedi: “Haydi, padişah var. Fakat benim cüz’î istifadem ona ne zarar verebilir? Hazinesinden ne noksan eder? Hem burada hapis mapis yoktur; ceza görünmüyor.”

Arkadaşı ona cevaben dedi: “Yahu, şu görünen memleket bir manevra meydanıdır. Hem sanayi-i garibe-i sultaniyenin meşheridir. Hem muvakkat, temelsiz misafirhaneleridir. Görmüyor musun ki, hergün bir kafile gelir, biri gider, kaybolur. Daima dolar, boşanır. Bir zaman sonra şu memleket tebdil edilecek; bu ahali başka ve daimî bir memlekete nakledilecek. Orada herkes hizmetine mukabil ya ceza, ya mükâfat görecek” dedi. Yine o hain sersem, temerrüt edip, “İnanmam. Hiç mümkün müdür ki bu memleket harap edilsin, başka bir memlekete göç etsin?” dedi.

Bunun üzerine, emin arkadaşı dedi: “Madem bu derece inat ve temerrüt edersin. Gel, had ve hesabı olmayan delâil içinde, On İki Suret ile sana göstereceğim ki, bir mahkeme-i kübrâ var, bir dâr-ı mükâfat ve ihsan ve bir dâr-ı mücazat ve zindan var. Ve bu memleket, hergün bir derece boşandığı gibi, bir gün gelir ki, bütün bütün boşanıp harap edilecek.”

BİRİNCİ SURET

Hiç mümkün müdür ki, bir saltanat, bahusus böyle muhteşem bir saltanat, hüsn-ü hizmet eden muti’lere mükâfatı ve isyan edenlere mücazatı bulunmasın? Burada yok hükmündedir. Demek, başka yerde bir mahkeme-i kübrâ vardır.


Dersin başlangıcında olan karşılıklı münazara içerisinde izah edilen,görünen manzara ile ilgili talimlerden anlaşıldığı üzere,inat eden nefsine kapılmış,gözü hakikati görmeyen,muntazam misafirhanedeki işleyişi derk etmeyen,aklını köreltmiş,meşgul olduğu şeylerle idrakini kaybetmiş,her şeyi tesadüfe tabiata vermek meyliyle,hevasına tabi olarak her şeyi başıboş zannederek onlardan adeta hayvan gibi istifade edebileceğini düşünen zata karşı,mütefekkir arkadaşının getirdiği deliller içerinde ,bu çarkın işleyişini tarif ederken.

Bu görünen alemin bir manevra meydanı olduğu,burada bulunanların birer vazifeleri bulunduğu ve her şeyin o vazife yolunda çalıştığını..o meydan üzerinde olan hareketliliğin bir kanun ve nizama bağlı olarak vuku bulduğunu,o işleyicilerin hiç birinin başı boş olmadığını hem hiçbir şeyin başı boş olamayacağını ifadeyle, Sonra arkadaşı ona cevaben: “Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf kâtipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur? Diyerek,mevsimlerden baharın ellerini hazine-i gaybdan doldurup getirmesi gibi,harika icraatlara dikkat çeker.Fakat onun bu muhteşem meşherin faaliyetleri anlayacak intizama,nizama delillere ama olan aklı,anlamadığı şeye olan düşmanlığı,hem hazır keyfini bozmamak arzusu hem cehaletinin inadını tahrik etmesi ile direnmiş.O direnişine karşı arkadaşı,kıyamete kadar o zaman bu değişim ve hareketliliğin mahiyetinden bahsetmiş.

O ise mütemerrid bir şekilde idarine omuz silkitmeye devam edince..Bu esrara nüfüz eden ,ve kainat kitabını okuyan,ve mevcudat üzerindeki yazıları okuyan,o sesleri işiten,aklı,kalbi nurlu,vicdanı uyanık olan imanlı zat ise..bu var edilişin bir maksadının olduğunu,yüksek gayelerle vazife gördüklerini,bu manzarada görünen icraatın bir sebebi ve manzarayı teşkil edenlerin bir neticeye hizmetleri bulunduğunu..hiç bir mükemmelliğin ve düzenin başıboş olamayacağını,ve bu vazifedar memurların vazifelerini itmam ettikten sonra başka bir aleme gönderileceklerini,gelenlerin gitmesi yerine yenilerinin gelmesiyle bu fabrikanın baki bir alemin mensucatını dokuduğunu isbat edecek delillerini,on iki surette,on iki hakikatla söyleyeceğini ifade etmiş.

Hem birinci suretinde gösterdiği vecihle ise;Böyle bir muhteşem saltanatın emri altında,o saltanat sahibinin razı olduğu bir hal üzerinde itaat edip güzelce hizmet edenlerine mükafatı,bu mükemmel hizmet yerine tahrip eden ,bozan vazife görmeyen isyankarlara ise bu yaptıkların karşılığının olmaması mümkün değil demiş.

Burada o cezanın görünmemesi,yapılan işlerin karşılığının burada görünmemesi ise onların olmadığı anlamına gelmeyeceğini,büyük bir mahkemede hesap görüleceğini söylemiş.

Burada bu mahkemeye işaret ettiği delil ise;muhteşem saltanat..Önce bu saltanatın varlığı ve varlığındaki muhteşemliği ve her işinin bir emre bir iradeye bir ilme ve kudrete bağlılığı ve neticelerinde hikmetin,varlık nedenleriyle olan irtibatı ve meyvesinin mutlak maslahatı gibi harika intizam içindeki nizamın başıboş olmaması ve saltanat sahibi bir iradenin tasarrufuyla daim olduğu gibi manaların delaletiyle,halk etmede ki kasd ve hadsiz güzellik gösteriyor ki;bunu böyle tanzim edenin ve o marziyatı üzerinde çalıştıranın bu işten beklediği bir şey var.Hem de bu büyük icraatin diliyle ifade ettirdiği açıdan ise ,bu saltanat sahibi her şeyi yapmaya muktedirdir.Her gidenin yerine yenisini yapmasıyla gösterirki saltanatı daimidir.İşte bu gibi manaları idrak edip..onbirinci sözde buyurulduğu gibi;O hilkatin maksadını tarif talim eden zata giden ahalinin “«Esselâmü Aleyke ya Eyyühel Üstad! Hakkan, şöyle bir muhteşem sarayın, senin gibi sâdık ve müdakkik bir muarrifi lâzımdır. Seyyidimiz sana ne bildirmişse lütfen bize bildiriniz.»

Diyerek hilkat sırlarını yaratılış muaamasını anlamaya müşteri olmalarıyla onlara o anlayış ve itaat ve muvaffakiyet kapıları açılmış.Ve saadeti dareyne mazhar edilmişler.

Aynen bunu gibi;muhalif manasıyla bu hakikate müşteri olmayan ve bu davete kulak tıkayan ve bu vazifedarları vazifesizlikte suçlayan,tabiata esbaba veren gürüh ise bu karşılığın tam tersi olan bir cezayla karşı karşıya kalmışlar.

Evet,kısaca..şu imtizam kendi nizamına uyanları taltif edecek,çünkü asarın şehadetiyle bu iltifatın binde biri burada görünmüyorsa bu numunelerin nağamatından işitiyoruz ki onların yerleri başkadır.Şu şu asarın bahtındaki fena bunu bekaya tebdil edilmişilik lisanıyla ifade ediyor.

Aynı şekilde bu imtizam ve değişim ve o değişimdeki süreklilik ve sanat ve görünen dikkat ifade ediyor ki;sizin yapmış olduğunuz cinayet öyle büyük ki,bu fani meydanda bu muvakkat meşherde binde birinin olması mümkün değil.O baki alemde ki sonsuzluk içindeki karşılık ancak bu katlinizin karşılığı olacaktır.Size vaad edilmiş zamana kadar oynayın oyalanın,emrettiği gibi “yakında bileceksiniz”…Bu kadar vazifesine önem veren ve kendilerinde olan mahiyet üzere işleyen hadsiz mevcudatı başı boş zannetmek,o vazifedarların haklarını talep etme hakkını ortaya koyar.İşte şu görünen alemdeki ,hilkatte ki adalet,yani her yaratılmışa ne lazımsa onu veren hikmet,ve her şeyin özelliğine göre bir elbise biçen kudret elbette onların akıbetleriyle ve adil hilkatlerin adilane akıbetiyle ciddi alakadardır.Bir mahkemeyi Kübra kuracaktır.Buna kudreti muktedirdir…

İKİNCİ SURET

Bu gidişata, icraata bak:

*Nasıl en fakir, en zayıftan tut, ta herkese mükemmel, mükellef erzak veriliyor.

Kimsesiz hastalara çok güzel bakılıyor.

*Hem gayet kıymettar ve şahane taamlar, kaplar, murassâ nişanlar, müzeyyen elbiseler, muhteşem ziyafetler vardır.

Bak, senin gibi sersemlerden başka herkes vazifesine gayet dikkat eder.

*Kimse zerrece haddinden tecavüz etmez.

*En büyük şahıs, en büyük bir itaatle, mütevaziâne bir havf ve heybet altında hizmet eder.

Demek, şu saltanat sahibinin pek büyük bir keremi, pek geniş bir merhameti var. Hem pek büyük izzeti, pek celâlli bir haysiyeti, namusu vardır.

*Halbuki kerem ise, in’âm etmek ister.

*Merhamet ise ihsansız olamaz. İzzet ise gayret ister.

*Haysiyet ve namus ise, edepsizlerin te’dibini ister.

Halbuki şu memlekette o merhamet, o namusa lâyık binden biri yapılmıyor. Zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor.

Evet, İcraat-ı Rububiyet’te ki harikalığa dikkat çekiyor.O rububiyet içerisindeki merhamet ve Hâkimiyeti gösteriyor.Herşeye gücünün yettiğini,her yaratılmışın kontrol altında olduğunu ve onların neye ihtiyacı varsa onları bulduğunu,hacetlerini giderdiğini hem onların yaratılış özellikleriyle dahi cihazlandırıldığını hem de o cihazlara ne lazımsa onunda karşılandığını ifade ediyor.Kainatta ki muavenete,dayanışmaya işaret edip gösteriyor.herkesin diline göre bir tat,ihtiyacına göre bir nimet var edildiğini ve o ihsanın harika bir şekilde yapıldığını,mükemmel paketlendiğini,harika boyandığını,benzersiz tatlandırıldığını,eşsiz süslendirildiğini gösteriyor.ve bütün var edilmişlerin kendilerindeki özelliklerle tam uygun şekilde vazife gördüklerini isbat ediyor.Sadece vazifesini idrak etmemiş sersemlerin bu işleyiş içerisinde yer almadıklarını,fıtratlarını bozduklarını,hadlerini aştıklarını söylüyor.

O sultanın emrini dinleyen onun mülkünde padişahta olsa,onun Azamet-i Rububiyeti Kebir Uluhiyeti altında başını eğmiş emrine uygun hareket ettiğini,hizmetini o marziyata göre tekmil ettiğini ifade ediyor.Çünkü anlamışlar ki;bu alem her şeyi ile birinindir..Ve görmüşler ki o bir’in yaptığı her iş,yarattığı her şey,her şeyi ile onun birliğini ve yatarttıklarının ona ihtiyacını ve onunda onların ihtiyaçlarını cevaplandırdığına idrak ederek şehadet etmek ve ne istiyor nasıl emrediyorsa o nun rızası dairesinde hareket etmek elzemdir.Çünkü bu zat her şeyi ile Ubudiyete layık bir Sultan-ı Azimüşşandır.

Hem bu levha gösteriyor ki;Bu zatın pek büyük cömertliği ihsanı vardır.Bütün kainat yüzünde bu cömertlik ve ihsan ,hava zerrelerinden kuş tüylerine kadar,her şeyin hakkını yerine getirmekle kendini gösteriyor.Bir ekilip bin alınan tohumlar ve meyveler,denizlerden nehirlere kadar ağaçlardan bitkilere kadar olan hadisiz nimetler.ve Onları anlayıp tadacak ölçücüklerle tanzim ve tezyin edilmiş bütün ihtiyaç sahiplerini memnun edecek,görüntüsü,kokusu ,faydası,tadı gibi çokça neticeler o sultanın sehavetinin dellallarıdırlar.

Hem kainat zerreden kürelere kadar onun celalini..hem bütün emirleri ise onun izzetini..şerefli şeyleri sevmesi ve emretmesi izzetinde ve celalinde na mütanahi bir hasiyetin bulunduğunu gösterir.

Bu sonsuz keremin isteği ise sonsuz ihsan etmektir.Çünkü bu zat,zatında kerimdir.Ebedi ikram etmek ister.Çünkü bu ihsan etmek,nimetlendirmek onun vasfıdır.O bu hakimiyet üzerinde mütecellidir.Onun Vermek istemesi,istemenin hadsiz kanatlarını açtırmıştır.

Hem bu zat sonsuz merhamet sahibidir.Sonsuz merhamet etmek ister.Şeref şereflendirmek,ebedi olarak bu sıfata mazhar olanların izzet ile süslendirilmesini ister.

Ve haysiyet,onur ise ;bunların karşılık ve karşısında duran edepsizlerin cezalandırılması ister ve iktiza eder.

Evet,işte bu dünyada ise bu kerem,sehavet,izzet gibi ali hallerin ve sıfatların tecellisinde binde biri görülmüyor.Demek ki;Bu kadar özen bu kadar dikkat,bu izzet bu şeref bu hasiyetin sonsuzluğunu, burada tartacak kabiliyette bir mahiyet yoktur.

Görünen kadarıyla imtihanlar olunuyor.Her kes kendi çekirdeğini bu mezrada ekiyor.Ebedi ağacının semaratını almak için,sonsuzluğu ebediyeti ile kaldırabilecek alem-i bakiye sevk oluyor,Mahşer meydanına dökülüyor.

Biz bu hasiyetlerin dillerinden anlıyoruz ki; Bu perdelerde görünen izzet,ve zilletin hakikatini görülmesi ve gösterilmesi için zalimler ve mazlumlar bir sefer içerisisindedirler.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.